İSTANBUL’DA KÜÇÜK BİR BOĞAZ TURU 4

 

 KANDİLLİ SEMTİ

Görsel zenginliği ile dillere destan olan Küçüksu Kasrı ile Kıbrıslı Yalısı’nı geride bırakıyor, Rahmi Koç’un mülkiyetindeki Kont Ostrorog Yalısı önünden geçerek Kandilli İskelesi’ne yaklaşıyoruz. Cemile Sultan Korusu eteklerinde yer alan Kandilli Vapur İskelesi ufkumuzda beliriyor.

Vapurumuz yavaşça iskeleye yanaşıyor. Kandilli İskelesi Şirketi Hayriye zamanında yapılmış, 1916 yılında yangın geçirmiş ve yenilenmiş. Kandilli Tarihi Sit Alanıdır. Bu semtteki bütün evler anıtlar kurulunda kayıtlıdır. Bütün onarımlar anıtlar kurulunun izni ile aslına uygun olarak yapılmaktadır.

 

Sahil boyunca sıralanan Kıbrıslı Yalısı, Abud Yalısı, Kont Ostrorog Yalısı, Hadi Semi Yalısı ve Edip Efendi Yalısı Kandillinin mücevherlerinden bazılarıdır. İskelenin arkasındaki kandilli Camii, 18. yüzyılda I. Mahmut zamanında yaptırılmıştır.

 

İskelenin eteklerinde bulunduğu Tarihi Cemile Sultan Korusu ve koruda yer alan İstanbul Ticaret Odası tesisleri de ayrı bir güzellik ve değer katmaktadır Kandilliye. Diğer bir tarihi kuruluş da Kandilli Kız Lisesi’dir. Türkiye’nin ilk yatılı Kız Lisesi’dir.

Müslüman kızları batı değerlerine özendirdiği, kızlara piyano ve dans öğreterek geleneklerimize ters düşüldüğü, kızlarımıza siyasi fikirler aşıladığı gerekçeleriyle kız okullarına karşı çıkıldığı bir dönemde ‘’Kandilli Kız Lisesi’’ olağandışı bir girişim ve oluşumdu. Bu girişim ve oluşumu derinden kavrayabilmek için Adile Sultan, Adile Sultan Sarayı ve Adile Sultan Vakfiyesi’nden de söz etmek gerekir.

23 Mayıs 1826 yılında Topkapı Sarayı’nın Harem Dairesinde doğmuş olan Adile Sultan’ın babası II. Mahmud, ağabeyi Sultan Abdülmecid, kardeşi Sultan Abdülaziz, yeğenleri Sultan V. Murad ve Sultan II. Abdülhamid’dir. Ağabeyi Sulatn Abdülmecid tarafından 1828 yılında Kaptan-ı Derya Halil Rıfat Paşa’ya ait olan bina ve korusu satın alınmış.

Kardeşi Sultan Abdülaziz ise 1876 yılında Balyan ailesindeki mimarlara onarımını yaptırıp, Adile Sultan’a yazlık Saray olarak hediye edilmiştir. Kandillide Boğaziçi’ne hâkim bir tepeye yerleştirilmiş olan saray, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Doğu-batı ekseninde kayalık bir zemine oturtulmuş olan yapı; Karadeniz’e bakan kuzey cephesinden üç katlı, Marmara Denizi’ne bakan cephesinde ise iki katlı olarak algılanmaktadır.

İmparatorlukta yenilik ve değişim hareketleri ile iç ve dış savaşların sürdüğü bir dönemde yaşayan Adile Sultan,  olaylara duyarsız kalmamıştır. Öncelikle sosyal olaylara eğilmiş, kurduğu vakıflar yardımıyla okullar yaptırmış, susuz yerlere su götürmüş, işsizlere iş alanları açmıştır. Kurduğu vakıflar yardımıyla okulları teşvik etmiş ve kızların okuması yönünde de beyanlarda bulunmuştur.

1899 yılında öldükten sonra Adile Sultan sarayı Hazine’ye geçmiştir. Bir bekçinin bakımına verilen Saray bakımsız kalmıştır. Diğer taraftan, Adile Sultan’ın vakfettiği mal ve mülkü vakıflar aracılığı ile yönetilmiş ve özellikle okul yapımlarına öncelik tanımıştır. Vakıf tarafından bakımsız kalan ve harabeye dönen saray onarılarak, gerekli izinler alındıktan sonra, 1916 yılında Adile Sultan İnas Mektebi olarak eğitim ve öğretime açılmıştır.

Cumhuriyet döneminde adı Kandilli Kız Lisesi olarak değiştirilmiştir. Kandilli Kız Lisesinden mezun olanların büyük bir bölümü, Avrupa ve Amerika’nın önemli üniversitelerinde okumuşlar ve Türkiye’de önemli görevler üstlenmişlerdir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurucusu olup, genel başkanlığını da yapan Türkan Saylan, ilkokul ve liseyi Kandilli Kız Lisesi’nde okumuştur.

Büyük ilgi gören Kandilli Kız Lisesindeki öğrenci sayısının çok artması üzerine, koru içerisinde yaptırılan binalara 1970 yılında yönetim ve derslikler taşındı. Adile Sultan Sarayı da yatılı kız öğrencilerin yatakhanesi olarak kullanıldı. 1916 yılından itibaren 70 yıl okul ve yatakhane olarak kullanılan saray 1986 yılındaki bir yangınla dört duvar haline gelmiştir.

Kandilli Kız Lisesi’nden mezun olmuş olan rahmetli Türkan Saylan’ın  ve Kandillilerin girişimi ile ‘’Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı’’ kurularak, sarayın onarılması çabaları başlamıştır. Ancak vakfın çabaları yeterli parayı sağlayamamıştır. Daha sonra Hacı Ömer Sabancı Vakfı ve İstanbul Valiliğinin katkılarıyla onarılarak, 2005 yılında ‘’Sakıp Sabancı Eğitim ve Kültür Merkezi’’ne dönüştürülmüştür.

Altın varak işlemeli yüksek tavanlı salonların yer aldığı sarayda; 500 kişilik ziyafet ve toplantı salonu, 200 kişilik 2 adet toplantı salonu, 1 300 m2 lik kokteyl ve sergi salonu, 20 adet 30-40 kişilik seminer salonları, 200 kişilik saray bahçesi olmak üzere 5625 m2 kullanım alanı bulunmaktadır. Kandilli İskelesi’nden yeni yolcular alan vapurumuz, karşı kıyıdaki Bebek Semtine doğru süzülmeye başladı.

Güvertenin sağ tarafına geçiyorum. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü paha biçilemez bir gerdanlık gibi karşımda duruyor. Sağ tarafında Otağtepe, sol tarafında ise Rumelihisarı Semti ve hisarın kuleleri yer alıyor. Muhteşem ve masalımsı bir görüntü ile karşı karşıyayım. Seyrine doyum olmuyor. Bir rüyadan uyanır gibi gözlerimi bu manzaradan ayırıyor ve İstanbul Boğazı’nın diğer güzelliklerini de ölümsüzleştirmek için fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum. Vapurun ön tarafına geçiyorum. Bebek Koyu ve Bebek sırtları bütün güzelliği ile karşımda duruyor.

 BEBEK SEMTİ

 Bebek; İstanbul’un Beşiktaş İlçesi’ne bağlı, İstanbul Boğazı’nın Rumeli yakasında bulunan en görkemli ve en pahalı semtlerinden biridir. Aynı adı taşıyan bir koya sahip olup, koyda yüzlerce yat ve tekne demirlemiş durumdadır. İstanbul Boğazı’na hâkim yamaçlara konuşlanmış olan Bebek Semti, her insanın yaşamını sürdürmek istediği bir mekândır.

Bebek sırtlarından İstanbul Boğazı’nın seyrine doyum olmaz. Boğazın muhteşem ve masalımsı manzarası rüyada olduğunuz duygusu uyandırır. Bebek’ten Rumelihisarı Semti ya da Arnavutköy’e doğru saatlerce yürüseniz de yorulmadığınız gibi boğazın güzelliklerine de doyamazsınız.

Başta Evliya Çelebi olmak üzere bazı kaynaklar, Rumelihisarı’nın yapımı ve kuşatma sırasında asayişi sağlamak üzere Osmanlı Padişahı II. Mehmed, semte Bebek Çelebi’yi bölükbaşı olarak tayin etmiştir. Bebek Çelebi de semtte büyük bahçeli bir köşk yaptırmıştır. Bu nedenle bu semte Bebek Semti adı verilmiştir.

 

Bebek İskelesi’ne yaklaşıyoruz. İskelenin sol tarafında Türkan Sabancı Bebek Parkı yer alıyor. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra halka açık bir park olarak düşünülen Bebek Parkı deniz kıyısında yüzyıllık ağaçların arasında bir huzur yuvasıdır. 1908 yılında hizmet vermeye başlayan Bebek Parkı, Sabancı Vakfı tarafından yenilenerek 13 Ekim 2008′de Türkan Sabancı Bebek Parkı adı ile hizmet vermeye başlamıştır.

Türkan Sabancı Bebek Parkı’nın içerisinde yürüyüş yolları, çocuk oyun alanları, her iki yanı çiçeklerle süslü köpek gezdirme alanları ve parkın ortasında fıskiyeli havuz yer almaktadır. Ayrıca dinlenmek isteyenler için parkta banklar mevcuttur. İskelenin hemen sağında Büyükşehir Belediyesi kuruluşlarından olan Beltur’un işlettiği bir sosyal tesis bulunmaktadır.

Boğaza hâkim bir konumda bulunan Beltur’un işlettiği sosyal tesislerin sundukları yiyecek-içecekler hem kaliteli hem de hesaplıdır. Bu nedenle, halka açık olan bu kuruluşlarda yer bulmak zordur, biraz beklemek zorunda kalırsınız. Bebek Sosyal Tesislerinin hemen sağında da semtin simgelerinden biri ‘’Bebek Camii’’ görüntü alanımıza giriyor. 

Asıl adı ‘’Hümayun-u Abad Camii’’dir. Bebek camii 1912 yılında Mimar Kemalettin tarafından yapılmış. Sekiz kasnak üzerine oturtulmuş olan büyük kubbe, dört yarım kubbe ile desteklenmiştir. Alçak duvarlı bir avlu içinde yer alan cami, kesme taştan yapılmıştır. Kare planlı ve kubbeli olan yapı üç açıklıklı bir son cemaat yerine sahiptir. Minaresi, kare kaideli çokgen gövdeli olup, caminin batı duvarına bitişiktir.

Caminin hemen yanında, denize sıfır olan salaş bir kahve-lokanta (Bebek Cafe) oldukça aranan bir mekândır. Küçük, oldukça samimi ortamlı ve yiyecek servisi yapan bu kuruluş her zaman ağzına kadar doludur. Buram buram deniz kokan bu mekânın sunduğu Türk Kahvesi meşhur olup, tadına doyum olmaz.

 

Eşimle birlikte sıkça uğradığımız bu mekânda, simit ve gravyer peyniri eşliğinde çayımızı yudumlarken, balıkçı tekneleri arkasından uçarak, balık kapmaya çalışan martıları seyrederiz. Bazı martılar da büyük bir yaygara ile kafedeki bazı konukların denize attıkları simit parçalarını kapabilmek için kapabilmek için suya dalarlar.

Bağırış çağırışları görülmeye değer. Bebek Semtinin diğer bir simgesi de boğazın ağız tadı olan ‘’Badem Ezmesi’’dir. Daha ağza götürürken eriyen badem ezmesi, tatlı ile arası iyi olmayanların bile bayıldığı oldukça hafif bir lezzeti var.  Bebek’in en işlek caddesi Cevdet Paşa’da hizmet  vermektedir.

Bebek badem ezmesinin bu kadar ünlü olmasının nedeni yapım hikâyesindedir. Badem ezmesi için önce bademler elde ayıklanıyor, ardından düşük ısıda 12 saat kurutulmaya bırakılıyor. Rendelendikten sonra içine bir miktar su katılmış şekerle birlikte havanda dövülüyor. Ardından mermer üzerinde hamur yoğruluyor, gerekli kıvama ulaşıncaya kadar elde yoğrulan hamur fitillenip kesiliyor. Makine ve katkı maddesi kullanılmayan Bebek bademleri için el emeği göz nurundan sonra ortaya çıkıyorlar.

 

 

 

 

Posted in Genel | 89 Comments

İSTANBUL’DA KISA BİR BOĞAZ TURU 3

 

 

İstanbul Boğazı, İstanbul’un ve Dünyanın en büyüleyici ve masalımsı mekânlarından biridir. İstanbul’a yolu düşen yerli ve yabancı konukların yanı sıra, ülkemizi ziyaret eden devlet ve hükümet başkanlarının da mutlaka görmek ve gezmek istedikleri bir cennet olarak tanımlanabilir. Bana göre İstanbul Boğazı Dünyanın Sekizinci Harikasıdır.

Emirgan İskelesi’nden kalkan İDO ya ait vapurumuz; İstinye, Kanlıca ve Anadoluhisarı kıyılarına yakın bir rota izleyerek muhteşem bir görüntü ziyafeti çekti. Son olarak İstanbul Boğazı’nın inci gerdanlıklarından biri olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü altından geçmiş, köprünün ayakları dibinde yer alan iki ünlü yalıdan, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı ve Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı ile kendimize göz ziyafeti çekmiştik.

Anadoluhisarı kıyılarına yöneliyor vapurumuz. Anadoluhisarı Kulelerinin solunda bulunan Otağtepe, İstanbul Boğazı’nın panoramik fotoğraflarının çekilebileceği en iyi mekân olup, Cemile Sultan Korusunun tam karşısında yer almaktadır.

Otağtepe’den, Boğaz’ın adeta masalımsı bir göle döndüğünü, baktıkça kendinizi bir masal diyarında olduğunuzu hissediyorsunuz. Anadoluhisarı, İstanbul’un Beykoz ilçesinde İstanbul Boğazı kıyısında bir semttir. Kuzeyinde Kanlıca, güneyinde Kandilli bulunur. Adını 1395′te Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’ndan alır.

Hisar, Osmanlılar tarafından Boğaz’da yapılan ve geçişleri kontrol altına almayı hedefleyen ilk hisardır. Büyük Zağanos Kulesi ile Küçük Zağanos Paşa Kulesi’nde yer alan iki kitabeye göre hisar, takriben dört ay gibi kısa bir sürede yapılmıştır.60.000 m² alanı kapsayan anıtın kargir hacmi yaklaşık 57.700 m³ tür.

Dağ Kapısı, Dizdar Kapısı, Hisarpeçe Kapısı ve Sel Kapısı olmak üzere dört esas ve Mezarlık Kapısı adında bir tali kapısı vardır. Saruca Paşa, Halil Paşa ve Zağanos Paşa adlarında üç büyük ve küçük Zağanos Paşa adında bir ufak toplam dört kulesi; 13 adet irili ufaklı burcu bulunmaktadır. Yapıldığı yer boğazın en dar noktası olup, boğazın Rumeli yakasına 660 metre uzaklıktadır.

Anadoluhisarı Kulelerini geçiyoruz.Kandilli kıyılarına ve Cemile Sultan Korusu’na baktığımızda, ilk gözümüze çarpanlar Sabancı Öğretmen Evi, Küçüksu Kasrı ve Kıbrıslı Yalısı oluyor. Sabancı Öğretmen Evi’nin sol tarafında İstanbul Boğazı’na ulaşan Göksu Deresi’nin ucu görülüyor.

Fasıllı sandal sefaları ile ünlü Göksu Deresi şiirlere ve şarkılara konu olmuştur. Anadoluhisarı Kalesi’ni gezdikten sonra, nehir üzerindeki köprüden Göksu deresine baktığımda ‘’ Aman Allah’ım! O ne muhteşem görüntü. Kendimi bir an için Hayaller ve Âşıklar Kenti Venedik ile gondolların dolaştığı kanallarda bulduğumu sandım.’’ Demiştim.

Sabancı Öğretmen Evi’ne yoğunlaşıyorum. Geçmiş aylarda bahçesine girmiş ve çay içmiştim. Muhteşem bir çevre düzenlemesinin olduğu Sabancı Öğretmen Evi bahçesine oturduğunuz anda ufkunuzda Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, sağ tarafında Otağtepe ve sol tarafında da Rumelihisarı Kalesi bütün haşmetiyle beliriverir.

Öğretmen evinin sağ tarafında; Göksu Çayırı’nda, Küçüksu Deresi kıyısında boğaz kıyısı kasırlarının en muhteşemi olan Küçüksu Kasrı yer alır. Küçüksu Kasrı’nı gezdiğimde, anlatılamayacak güzellikte ve zenginlikte olan, sarayların küçüğü olarak tanımlanan bu kasır için yapılan harcamalar nedeniyle, kasrı yaptıran Padişah Abdülmecit’e önce içimden sitem etmiş, sonra da iyi ki yaptırmış demiştim.

Mimarı Nikogos Balyan olan Küçüksu Kasrı’nın uzun kenarı denize paralel, dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yerden 3m kadar yüksekteki bir alt bölüme oturan iki kattan oluşmuş. Deniz cephesi üç düşey parçaya ayrılmıştır. Bunlardan ortadaki düz, yanlardaki dışbükeydir. Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli, iki kollu görkemli bir mermer merdivenle ulaşılır. At nalının iki kolu arasında fıskiyeli mermer bir havuz yer alır.

Kasrın hemen yanı başında da Küçüksu Çeşmesi olarak da bilinen Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi bulunur. 3. Selim, annesi Mihrişah Sultan için 1807′de yaptırmış. Pitoresk üslupla yapılan bu çeşme Boğaziçi resimlerini en çok süsleyen çeşmedir. Göksü ve Küçüksu dereleri arasındaki ünlü mesirenin varlığına bağlı olarak, İstanbul literatüründe özel bir yer taşır. Barok ve Ampir üsluplarının geçiş döneminde yapılmış.

Dikdörtgen planlı olan çeşme, deniz kenarında olduğu için yüksek bir sofa üzerine yerleştirilmiş. Küçüksu Kasrı’nın bulunduğu Göksu Çayırı eskiden mesire yeriymiş. Çimler üzerine yer sofraları kurulmakta ve geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri buralarda sergilenmekteymiş. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprülerinin yapım çalışmaları sırasında şantiye alanı olarak kullanılan Göksu Çayırı büyük zarar görmüş ve çayır olmaktan çıkmış. Çayırın bir bölümü de 1982 yılında Marmara Üniversitesine verilmiş. Yeşillendirme ve eski günlerine geri döndürülme çabaları devam ediyor.

Küçüksu Deresi geçilip, Cemile Sultan Korusu eteklerine ulaşıldığında karşımıza Küçüksu Çayırı ile Kıbrıslı Yalısı çıkar.Üç değişik padişaha sadrazamlık yapmış olan Kıbrıslı Mehmet Emin paşa tarafından yaptırılmış. Eski Küçüksu plajının hemen yanında yer alan Kıbrıslı Yalısı’nın kıyıda 64 metrelik bir rıhtımı bulunmaktadır. Kandilli yamaçlarında bulunan Cemile Sultan Korusu’nun tarihçesine bakalım.

Abdülhamit, Kandilli İskelesi’nin yanındaki Sahil Sarayını koru ile birlikte satın alarak kardeşi Cemile Sultan’a hediye etmiş. 1914 yılında Cemile Sultan’ın ölmesi ve vergilerin ağırlığı nedeniyle Sahil Sarayı yıkılmış. Koru içindeki üç katlı ve 27 odalı köşk de bir yangında yok olunca, koru kendi haline terk edilmiş. Virane haline gelen koru, İstanbul Ticaret Odası tarafından satın alınmış. İstanbul Ticaret Odası ve Sosyal Hizmetler adı altında canlandırılmış. Kurumakta olan yüzlerce ağaç kurtarılmış, 2 000 adet yeni ağaç dikilmiş ve çevre düzenlemesi yapılmış.

Korunun eteklerinde bulunan ve göz kamaştıran bir diğer yalı da Kont Ostrorog yalısıdır. 19. yüzyıl başı. Polonya doğumlu, şeriat hukukunun batılı uzmanı Osmanlı’nın Hukuk danışmanı Léon Ostrorog burayı 1904 yılında satın almıştır. Karısı önde gelen Levanten ailelerden birinin kızıydı. Ostrorog’un kişisel eşyaları ve kitapları hala yalıda sergilenmektedir. Yalı Rahm Koç tarafından satın alınmıştır. Günümüzde, arkasındaki ana caddeden uzun bir merdivenle inilen yalının çiçekli bir bahçe içinde olduğu söylenmektedir. Bahçeden, oldukça geniş bir kapıdan salona geçilmektedir. Salonun bütün kapıları açıldığında ise önden deniz, arkadan da bahçe ve koru ile bütünleşmektedir. Yalının 15 odası olduğu söylenmektedir.

Cemile Sultan Korusu eteklerinde yer alan diğer bir mekân da Kandilli Vapur İskelesi’dir. İskele ufkumuzda beliriyor ve vapurumuz yavaşça iskeleye yanaşıyor bazı yolcularını indirmek ve yeni yolcular alabilmek için. Kandilli İskelesi Şirketi Hayriye zamanında yapılmış, 1916 yılında yangın geçirmiş ve yenilenmiştir.

Sonraki yazımda Kandilli’den Bebek İskelesi’ne  olan yolculuğumu anlatacağım.

 

 

Posted in Genel | 20 Comments

İSTANBUL’DA KISA BİR BOĞAZ TURU 2

Emirgan İDO İskelesi’nden bindiğimiz vapur İstinye Koyu’nun masalımsı güzelliklerini bize gösterdikten sonra iskeleye yanaşmıştı.İstinye İskelesi’nden yeni yolcularını alan İDO ya ait olan vapurumuz, yavaşça İstinye Koyu’ndan uzaklaşmaktadır.

Kuzeye baktığımızda Yeniköy ve kıyıdaki Yeniköy yalıları İstanbul Boğazı’na ayrı bir güzellik katmaktadır.Yeniköy, İstanbul boğazının Rumeli yakasında yer alan en güzel semtlerden birisidir. İlçe olarak, Sarıyer’e bağlıdır. Kuzeyinde Tarabya, güneyinde ise İstinye semtleri ile komşudur.

Mr Walker sahilhanesi 1870 li yıllarda yapılmış olup günümüzde sahibi Eczacıbaşı ailesidir. Kalender caddesi üzerindeki Mühendis Nebil Serter yalısı 19. yüz yılda Sultan Abdülhamid döneminde yaptırılmıştır. Eski Sarıyer adliye binası daha önceleri Polonya büyük elçiliği idi. Bina 19. yüzyıl başlarında inşa edildi. Bu binayı İlhami Özdemiroğlu satın aldıktan sonra, 1960 yılında Sarıyer adliyesi olmuştur. 1972 yılında büyük bir yangın gördükten sonra onarım görmüştür. Cezayirliyan yalısı da tarihi binalardandır. 

İstinye Koyu’nun masalımsı görüntüsünü bırakarak Anadolu yakasına, Kanlıca kıyılarına doğru yaklaşıyoruz.Emirgan’ın karşısında, Anadoluhisarı ile Çubuklu arasında bulunan Kanlıca, boğaza doğru büyükçe bir çıkıntı meydana getirmektedir.

Güneyinde Kanlıca Koyu yer almaktadır. Bizanslılar döneminde Kanlıca, Elasos ya da Olasas olarak adlandırılmış olup, zengin ve saraya yakın olanların yazlık olarak kullandıkları bir mekân olmuştur Kanlıca İskelesi’nde yer alan İskender Paşa Camii, Kanlıca’nın tarihsel değerlerinden biridir.

1550 ibadete açılan bu camiyi yaptıran İskender Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerinden biridir. Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Kanlıca’nın en önemli simgelerinden biri ‘’Kanlıca Yoğurdu’’ dur.

İstanbul Boğazı’nda bir tura katılanlara ilk söylenenlerden biri ‘’Emirgan’ın çayı, Kanlıca’nın yoğurdu, Sarıyer’in mısırı ve İstiklal Caddesindeki Saray Muhallebisi’’ yenmemişse İstanbul eksik kalmıştır biçiminde olacaktır.

Kanlıca’nın yoğurdu meşhurdur.Kanlıca yoğurdu  sahilde Çınaraltı’nda pudra şekeri üzerine konularak yenilir. Yoğurdun özelliği yoğurt yapımında kullanılan süt tozu ve üzerine konulan pudra şekeridir.

Kanlıca kıyılarına yaklaştıkça, kıyılara yerleşmiş olan tarihi yalıların göz alıcı güzellikleri karşısında hayran kalmamak elde değil. Kanlıca yalıları tarihsel bir kimlik ve öneme sahiptir. IV. Murad devri Şeyhülislamı Bahai Efendi’nin yaptırdığı bir yalı dikkati çekmiş ve diğer Osmanlı Sarayı yetkilileri de yalılar yaptırmışlardır.

Bu nedenle Kanlıca Koyu, Bahai Körfezi olarak anılmıştır. Bu yalıların büyük bir bölümü yangınlarla yok olmuş ve yerlerini yenileri almıştır. Yalılar; Boğaz Turu yapanlara göz ziyafeti çekerler ve masalımsı bir hava yaratırlar.

Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın önde gelen devlet adamları yaz mevsimlerini, İstanbul Boğazı kıyılarında yaptırdıkları yalılar ve kasırlarda geçirirlerdi.

Yalılar için en uygun mekânlardan biri de Kanlıca idi. Tanzimat döneminin en önemli paşalarından olan Ali Paşa’nın Kanlıca’daki yalısında çok önemli siyasi görüşmelerin yapıldığı ve anlaşmaların yapıldığı söylenceler arasındadır. Kanlıca’nın en önemli yalılarından biri Saffet Paşa Yalısı’dır. Kanlıca Koyu’nun sol tarafında yer almaktadır.

Üç Osmanlı Padişahının Hekimliğini yapmış olan Hekimbaşı Salih Efendi tarafından yaptırılan ve kendi adıyla anılan Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı İstanbul Boğazı’ndaki güzellik abidelerinden biridir.

Abdülmecit’in de hekimbaşılığını yapan Salih Efendi, iki oda ve bir sofa olarak aldığı yapıyı genişletmiştir.Boğaz turuna katılanlar tarafından en çok fotoğrafı çekilen yalılardan biridir. 1978 yılında aslına uygun olarak yenilenmiştir.

1699 yılında yaptırılan Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı da dikkat çeken yalılardan biridir. Başlangıçta, deniz kenarında 80 metrelik bir cepheye sahip olduğu söylenir. Boğazın iki yakasında eşsiz mücevherler gibi sıralanmış olan yalılarımız her geçen gün azalmakta ve yerlerini betonarme yapılar almaktadır.

Elde kalanlardan bazıları da harap ve bitik bir haldedir. Bunlardan biri de Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı’dır.  Günümüze ulaşan bölümü, selamlık dairesinin divan bölümüdür. Arkasından itilmiş de denize düşmekte iken deniz tarafındaki kazıklarla desteklenmiş gibi görünen yalı, boğazın en pahalı yalılarından biridirNeyse ki bu yalı ile ilgili yenileme çalışmalarının başlamış olması yüreğimizi ferahlattı.

Kanlıca’nın simgelerinden bir başkası da ‘’Mihribat Korusu’’ dur. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan ve III. Ahmed’e armağan edilen Mihribat Kasrı’nın giderek büyümesiyle ortaya çıkan koruya bu ad verildiği söylenceler arasındadır. Mihrabat Korusu’nun, başta Yahya Kemal Beyatlı olmak üzere, çeşitli yazar ve şairlere ilham kaynağı olduğu söylenir.

Otağtepe de Kanlıca’nın önemli ve tercih edilen tarihsel mekânlarından biridir. Otağtepe’de Tema Vakfı’nın düzenleyip, geliştirdiği Doğa Kültür Parkı bulunmaktadır. Mehtabı ile de ünlü olan Kanlıca’da, eski yıllarda boğaz eğlencelerinin düzenlendiğini biliyoruz. 200 civarındaki kayıkla Bülbül Deresi ağzından Kanlıca Koyu’na düzenlenen mehtap gezileri birçok roman ve şiirin konusu olmuştur.

Bir sonraki yazımda Anadoluhisarı ve Kandilli çevrelerini yazmaya çalışacağım.

Posted in Genel | 1 Comment

İSTANBUL’DA KISA BİR BOĞAZ TURU 1

İzmir’den gelen konuğumuz ve aile dostumuz Hülya, eşim Serap ve Ben, İstanbul Boğazı’nda en çok sevdiğimiz mekanlardan biri olan Baltalimanı, Emirgan, İstinye ve Yeniköy Semtlerini ziyaret amacıyla yola koyulduk. Önce 4. Levent Metro durağına sonra da dolmuşla, Armutlu üzerinden Baltalimanı’na indik.

Baltalimanı’ndan Emirgan’a kadar keyifli bir yürüyüşten sonra, öncelikle Emirgan Koru’sunu gezmeyi kafamıza koymuştuk.Emirgan İskelesi’nin yanından geçerken eşim gişe memuruna yaklaşarak yakında bir vapurun olup olmadığını sordu.

20 dakika sonra İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) ne ait bir vapurun geleceğini öğrendik.Üstelik Emirgan’dan sonra İstinye, Kanlıca, Anadoluhisarı, Kandilli, Bebek ve Arnavutköy iskelelerine uğrayacakmış. İDO ya ait vapurun bu seferi, arayıp da bulamadığım türden bir uygulama idi. Boğaz kıyılarının fotoğraflarını yakından çekme fırsatını yakalamıştım.

Hemen az ilerdeki Çınaraltı’nda bulunan Sütiş’ten börekler ve simitler alınarak, gelen vapura kendimizi attık. Vapurumuz, sahile yakın bir rota izleyerek, İstinye’ye doğru harekete geçti.Bir süre sonra, Emirgan Semtinin simgesi olan tarihi Çınaraltı karşımızda duruyordu.Fotoğraf makinem çalışmaya başladı.

Sütiş’in hemen sağ tarafında Sakıp Sabancı Müzesi yer alıyor. Fotoğrafta da görüldüğü gibi ”Rembrandt ve Çağdaşları Sergisi” devam ediyor. 22 Şubat 2012 tarihinde açılmış olan sergi 10 Haziran 2012 tarihine kadar açık kalacak.Birçok sergiyi izlediğim Sabancı Müzesi’nde bu kez, Işık ve Gölgenin Sihirbazı olarak tanımlanan Rembrandt’ın eserlerini iyice hazmedebilmek için sergiyi 5 kez ziyaret etmek zorunda kaldım. Sergide, Rembrandt’ın yanı sıra; Hollanda resminin en önemli isimlerinin bulunduğu 59 sanatçıya ait 73 tablo, 19 desen ve 18 obje olmak üzere toplam 110 eser yer almış.

Vapurumuz İstinye Koyu’na doğru ilerlerken sol tarafta, Ay-Yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı tepede Emirgan Korusu görülüy İstanbul’ un en güzel korularından biri olan Emirgan Korusu ”Uluslararası İstanbul Lale Festivali”ne de ev sahipliği yapmaktadır. 

Tarihi köşkleriyle ünlüdür. Beyaz Köşk, Pembe Köşk ve Sarı Köşk görülmeye değer mekanlardır.Vapurumuz İstinye Koyu’na doğru hareketini sürdürüyor.Emirgan Korusu eteklerinde yer alan erguvan ağaçları pastel renkli çiçekleriyle büyülü bir hava yaratmış.

Bir süre sonra İstinye Koyu’na giriş yaparken karşımıza Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekreteryası’nın hizmet binası çıkıyor.Emirgan Korusu’ndaki pastel renkli erguvan ağaçlarının çiçeklerine uyum sağlayan Sekreterya binası, İstinye Caddesi üzerinde Müşir Fuat Paşa Yalısı’nın yenilenmiş halidir.

Sekreteryanın amacı; Karadeniz’e komşu olan bölge ülkelerinin ekonomik kalkınmasını sağlamak, üye ülkelerin geçiş sürecine katkıda bulunmak; bölgesel projeleri geliştirmek ve finansman sağlamak; üye ülkelerdeki kamu ve özel sektör projelerine ve üye ülkeler arasındaki ticari faaliyetlere diğer bankacılık hizmetlerini sağlamaktır.

Nihayet İstinye Koyu’na giriyoruz. İstanbul’un en büyük koylarından biridir. Eskiden İstinye Tersanesi ile anılırdı. Evliya Çelebi seyahatnamesinde ”Bin parça gemi alır, büyük limanı vardır.” diye tanımlar İstinye Koyu’nu.

Koyda 1912 yılında kurulan tersane 79 yıl hizmet verdikten sonra 1991 yılında kaldırılmış. İstinye Koyu temizlenmiş. Şimdilerde kotralar, yatlar ve araştırma amaçlı gemiler demirler olmuş.Vapurumuz Yeniköy tarafındaki İstinye İskelesi’ne doğru yaklaşıyor.

İstinye Caddesi üzerinde, İstinye hastahanesi’nin sol tarafında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Sosyal Tesisleri bulunmakta.Bu tesislerdeki sabah kahvaltıları hem keseye hem de mideye uygun. Üstelik masalımsı güzellikteki İstinye Koyu eşliğinde sabah kahvaltısı  yaşama sevincimizi arttırıyor..

İskelenin sağ tarafında, Kerametli Sokak ile İstanbul Boğazı arasındaki kahvehaneyi eşimle çok severiz. İstinye’ye her uğrayışta mutlaka çay içip, lokma tatlısı yediğimiz bir mekandır.Çayımızı yudumlarken, İstanbul Boğazı’nın inci gerdanlıklarından ikincisi olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ile birlikte, Boğazın iki yakasındaki büyülü güzellikleri seyrederiz.

Bir sonraki yazımızda, İstinye’den, Anadolu yakasındaki Kanlıca’ya gidip, Kanlıca kıyılarındaki muhteşem yalıları göreceğiz. tekrar buluşmak üzere…

 

Posted in Genel | 14 Comments

GOLDEN HORN HALİÇ TURU 2

RAHMİ KOÇ SANAYİ MÜZESİ

Sveti Stefan Kilisesi

Antik Çağ tarihçi ve yazarlarına göre, İstanbul Kenti’nin büyüsü ve zenginliği Altın Boynuz Haliç ile birlikte vardır. Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlar, İstanbul’un dünyadaki en önemli ticaret merkezlerinden biri olmasını sağlamıştır.33o yılında Roma İmparatoru I. Kostantin tarafından   Roma İmparatorluğunun yeni başkenti, 337 yılında Kostantin’in ölümü üzerine de Kostantin’in kenti anlamında Kostantinepolis adını almıştır. 1453 yılında ise Osmanlı İmparatorluğunun yeni başkenti olmuştur.

 

Fener Rum Patrikhanesi

Korunaklı ve donanımlı limanların yerini günümüzde müzeler, kongre ve kültür merkezleri, Miniaturk gibi gez-eğlen-bilgilen alanları, üniversite yerleşkeleri ve parklar almaktadır. Eyüp Sultan Camii ve çevresindekiler ‘’İnanç Turizmi’’nin gelişmesine katkıda bulunurken, Ayvansaray’daki kentsel dönüşüm çalışmaları ‘’Sultanahmet Meydanı’’ na alternatif olma çabasındadır.

 

 

 

Hasköy’de yer alan Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi ise Türkiye’deki sanayinin gelişmesi ve ulaştığı nokta konusunda bilgiler vermekte ve geleceğe ışık tutmaktadır. Türkiye’de ilk ve tek sanayi müzesidir. Diğer taraftan, Haliç kıyısında adım başı sıralanan parklar Haliç çevresinde yaşayanların hava koridorları konumuna gelmişlerdir.

 

 

Altın Boynuz Haliç, bu yöreye masalımsı bir hava katmış, İDO’nun işlettiği deniz otobüsleri ve vapurları da Eyüp Sultan İskelesinden başlayarak, Haliç’teki önemli semtlerin iskelelerine uğrayıp, Üsküdar’a kadar keyifli bir yolculuk yapılmasını sağlamışlardır.

 

 

Üstelik sadece bir biletle, yani 175 kuruş ödeyerek Haliç Turu yapabiliyorsunuz. İndirimli bilet kullanan ben, Eyüp Sultan’a gelen otobüsten sonra tura katıldığım için, sadece 60 kuruş ödemiştim. Eyüp İskelesi’nden kalkan vapurumuz, açılmış olan Eski Galata Köprüsü arasından geçtikten sonra Sütlüce İskelesine uğrayarak yeni yolcularını almış, Haliç Köprüsü altından geçerek Ayvansaray İskelesi’ne gelmişti.

Ayvansaray İskelesi’ndeki yolcuları da alan vapurumuz, Hasköy İskelesi’ne doğru dümen kırdı. Tam karşımıza Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi görülüyor. Hemen fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Yaklaştıkça karşımıza Hasköy Tersanesi, tersane önünde bir denizaltı ve şehir hatları vapuru, arka planda ise raylı sistemler ve vagonlar, daha arkada da hava üssü öğeleri göze çarpıyordu. Hasköy Tersanesi’ni çok yakından görebilecek biçimde ilerleyen vapurumuz, yavaşça Hasköy İskelesi’ne yanaşarak yolcularının bir bölümünü indirdi ve yeni yolcular aldı.

HASKÖY ÇEVRESİ

Hasköy’ü ilk kez Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi’ni gezmek için gittiğim 2009 yılında tanıma fırsatını bulmuştum. Beyoğlu İlçesi’nin 5 ana semtinden biri olan Hasköy, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesinin kurulmasıyla birlikte tekrar hatırlanan ve yükselişe geçen bir semt haline gelmiştir.

 

Kâğıthane ile Kasımpaşa arasında yer alan Haliç kıyısındaki bu semtte, Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Yahudi ve Rumlar oturmaktaydı. Günümüzde Yahudi ve Rumlar, yok denecek kadar azalmış ve azınlık durumuna gelmişlerdir. Tarihçesine baktığımızda; Fatih Sultan Mehmed,  İstanbul’un fethinde çadırını buraya kurmuş.

‘’Padişaha Özgü Köy’’ anlamına geldiği için, semtin adına ‘’Hasköy’’ denmiştir. Padişahın ünlü hocası Akşemsettin’in de bir süre burada oturduğu söylenceler arasındadır. Osmanlı döneminde bahçeleriyle ünlü olan Hasköy bahçelerinde portakal, limon, turunç ve nar yetiştirilmekteydi.

Daha sonra bu bahçelerin yerini tersaneler ve çeşitli büyüklükteki atölyeler almıştır. Taşkızak Tersanesi ve çevresinde yer alan torna ve tezgâh atölyeleri Hasköy semtinde yaşayanların büyük bir bölümüne iş olanakları sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmed tarafından 1455 yılında kurulan Taşkızak Tersanesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde genişletilmiştir.

Hasköy’den Azapkapı’ya kadar olan sahada yaklaşık 300 geminin yapımının gerçekleştirildiği bir tersane haline gelerek, Görkemli ve Akdeniz sularına hâkimiyet kuran bir donanmanın oluşmasını sağlamıştır. Mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığına ait olan Taşkızak Tersanesi’nin arazileri ve binaları, takas yoluyla İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına devredilmiş.

Böylelikle, bu sahil bandı da düzenlenerek İstanbulluların hizmetine sunulmuş olacaktır.Hasköy’ün Yükselişe geçmesinde önemli bir katkısı olan Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye’de Ulaşım, Endüstri ve İletişim tarihine adanmış ilk önemli müzedir.

 

Haliç’in kıyısında, endüstriyel arkeolojinin önde gelen örneklerinden olan muhteşem binalar içinde yer alan koleksiyonu gramofon iğnesinden gerçek boyutlarda gemilere ve uçaklara kadar uzanan binlerce objeyi içermektedir.Özellikle, otomobillerin bulunduğu galeri muhteşemdir.

Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 12. yüzyıldan kalma bir Bizans binasının temelleri üzerine kurulmuş olan bu eski Osmanlı Lengerhanesi, şu anda ikinci sınıf tarihi eser kapsamındadır. Bina, Sultan III. Selim (1789-1807) zamanında Maliye Bakanlığı’nın kontrolüne verilmeden önce restore edilmiş ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise binaya Cibali Tütün Fabrikası sahip olmuştur.

Lengerhane binasının çatısı 1984 yılında çıkan bir yangında ciddi hasar görmüş ve bina 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzesi ve Kültür Vakfı tarafından satın alınarak yenilenmiştir. Hasköy İskelesi’nden aldığı yolcularla tekrar Haliç ortalarına doğru yol almakta olan vapurumuzdan, Balat ve Balat’taki tarihi binalar görüş alanımıza giriyor ve fotoğraf makinemiz tekrar çalışmaya başlıyor. Kıyıda Balat Musevi Hastanesi, Balat Parkı, Balat İskelesi, Şair Nedim Parkı ve Fener İskelesi yer alıyor.

BALAT VE FENER ÇEVRESİ

Balat ve Fener semtleri Tarihi Yarımada içinde; güneydoğusunda Haliç, Kuzeyinde Eyüp Sultan, batısında Bizans kara surları ve güneyinde ağırlıklı olarak Haliç yer alır. 1923-24 Türk Yunan zorunlu nüfus mübadelesinden önce Rum, Ermeni ve Musevilerin kültürel ve toplumsal odak noktası olan Balat ve Fener’de, günümüzde çoğunluğu Müslüman olan bir nüfus barınmaktadır. Harap yapıların bulunduğu bu semtler, tümüyle yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Öyle sanıyorum ki Ayvansaray’daki Kentsel Dönüşüm Çalışmalarından sonra sıra Balat ve Fener semtlerine gelecektir.

BALAT SEMTİ

Balat, öncelikle İstanbul Musevileri açısından tarihi önem taşımaktadır. İstanbul’un fethinden sonra kente getirilen Makedonya Musevileri ile 1492 yılında İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri bu semte yerleştirilmişlerdir. Bu semtte yaşamış küçük bir Ermeni varlığı ile birlikte Balat, Bizans döneminden beri hep bir Musevi semti olmuş ve halen de öyle bilinmektedir.

2009 Yılı Ağustos ayında Balat’ı gezmiş ve fotoğraflar çekmiştim. Balat’ı, 5 Haziran 2011 Pazar günü tekrar gezme ve fotoğraf çekme fırsatım oldu. Balat, Haliç kıyısında, Tarihi Yarımadada, Ayvansaray ile Fener arasında yer alıyor. Balat’ın tarihi, özellikle Musevi mahallesi olarak Bizanslılara kadar dayanmaktadır.

Osmanlılar döneminde de Yahudi yerleşmesi olan Balat; mimari yapısı, içinde bulunan kilise ve sinagogları, esnafı, hamamı ve çarşısıyla sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan İstanbul’un yaşayan semtlerinin başında gelmiştir. Haliç’teki sahil surlarının arkasından iç kısımlara doğru Eğrikapı yönünde yükselen bölgede kurulmuş.

Semt adını, Rumca “saray” anlamına gelen ‘’’palatiyon’’dan almıştır. Musevi cemaatinden olan komşumuz Yakup beyin önerisi ile ilk ziyaretimi yaptığım Balat’ın, Yahudiler arasında da önemli bir yeri vardır. Daha sonraları Yahudilerin varlıklı olanları, ‘’’Öteki Yaka’’’ Pera’ya, yani Galata ve çevresine yerleşmiş olduklarından, kalanlar varlıksız olanlardır. Konutların ve sokakların görünümü de bu durumu doğruluyor.

FENER SEMTİ

Balat’a komşu olan Fener’de, Fener Rum Patrikhanesi de beğenilen ve en çok fotoğrafları çekilen yapılardan biri. Fener Semtinin dik yokuşlarından bakılınca, Fener’in küçük evleri arasına sıkışmış devasa ve görkemli kırmızı bina göze çarpar. 1881 yılında, Mimar Dimaolis tarafından yapılan Fener Rum Lisesi, diğer adıyla Kırmızı Mektep, çok az sayıda öğrenci ile de olsa halen eğitim veren özel bir erkek lisesidir.

Fener Rum Patrikhanesi’nden dolayı Fener, Bizans döneminden beri Rumların yoğun olduğu bir bölgeydi. Fener Kesme taştan evleri ve zengin süslemeli bina cepheleriyle, 17. yüzyılda seçkinlerin tercih ettiği bir yerleşim mekânıydı. 18. yüzyılda, aristokrat Rum aileleri Fener Patrikhanesi civarında ahşap ya da kâgir villalar yapmışlar.

Ancak yerleşim yapısı 19. yüzyılda önemli ölçüde değişti. Fener’in ileri gelen aileleri semtten ayrılarak Tarabya, Kuruçeşme ya da Arnavutköy gibi bölgelere yerleşti. Geride kalan memur, zanaatkâr ve küçük tüccarlar, bölgedeki yangından sonra boşalan parsellerde inşa edilen sıra evlere yerleşti.

19.yüzyılın sonlarında Adalar, Kadıköy, Şişli gibi semtlere doğru yaşanan ilk göç dalgasıyla nüfus yapısında köklü bir değişim başlamasına rağmen, Fener 1960′lı yıllara kadar bir Rum semti olarak kaldı. 1960′lı yıllarda Rumların ülkeden ayrılmasıyla yaşanan ikinci göç dalgasından sonra semte özellikle Karadeniz bölgesinden gelen düşük gelirli bir nüfus yerleşti. Bu arada sanayileşme nedeniyle semtin karakteristik kıyı özelliği de bozuldu. Fener’in de dâhil olduğu Haliç’in güney kesimi özellikle 1980 yılından sonra çok önemli fiziksel değişimlere sahne oldu. 

Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise)

Diğer taraftan; Sveti Stefan Kilisesi (Demir Kilise) de, Haliç boyunca Balat’tan Fener’e giderken sol kolda, Mürsel Paşa Caddesi ile Balat Vapur İskelesi Caddesi arasında yer alır. Cephesi bezemelerle dolu olan kilisenin adı araştırıldığında; Bulgarca “sveti” sözcüğü, Türkçe’de “aziz” anlamına gelmektedir.Fener tepelerine bakıldığında ise Fener Rum Patrikhanesi, Mesnevihane ve Camiler görülür.

Her türden inanışı temsil eden yapılar ve cemaatlerinin yan yana ve barış içinde bir arada yaşamış olmaları önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı İmparatorluğunun  yönetim anlayışı ve hoşgörüsü örnek alınması gereken bir yöntem gibi göründü bana. Tarihi yarımadada yer alan Balat ve çevresindeki Fener ile Ayvansaray ilginç yerler. Görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Anlatmak yetmiyor. Boş bir zamanda gidin, görün derim.

Balat Hastanesi 

Balat’ta yer alan hastanenin temeli 19.yüzyılın sonlarında dönemin Türk Yahudi Topluluğu liderleri tarafından atılmış, iki yılı süren inşaatın ardından 1898′de ‘Hayatın Işığı’ anlamına gelen Or-Ahayim Musevi Hastanesi hizmete açılmıştır. 

 

Or-Ahayim, yüzyılı aşkın bu sürede, Kurtuluş Savaşı ve I. Dünya Savaşı gibi zor dönemlerde askerlere sağlık hizmeti vermenin yanı sıra en ileri ihtisas hastanelerinden biri olarak Türk tıbbına çok önemli doktorlar yetiştirmiştir. Hastane, Balat’ta deniz kenarındaki caddede yer alır. Vapurumuz Balat ve Fener iskelelerine uğramadan Kasımpaşa İskelesi’ne doğru yolculuğunu sürdürüyor. İskelenin sol tarafında Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın görkemli binası yer alıyor. Ön tarafında, çatının bir bölümü özel bir çatı ile örtülmüş. Sanıyorum yenileme ve dönüşüm çalışmaları yapılmakta. İskelenin sağ tarafında ise Kasımpaşa Sosyal Tesisleri yer almış.

KASIMPAŞA ÇEVRESİ

İstanbul Beyoğlu İlçesi’nin tarihi semtlerinden biridir Kasımpaşa. Haliç’in kuzeydoğusunda bulunan Kasımpaşa, Haliç Tersanesi havuzlarından başlayarak Hasköy’e kadar uzanır. İstanbul’un 1453 yılında fethi ile birlikte, Galata Surları dışında boş bir arazi olan semt, Haliç Tersanesi’nin kurulmasıyla birlikte çevresinde yerleşim başlamıştır.

O dönemde aktif olan Kozluca deresi, Fatih Sultan Mehmed’in gemilerini Haliç’e indirmesinde önemli bir rol oynamıştır. Böylelikle İstanbul’un fethi kolaylaşmıştır. Daha sonra Haliç Tersanesi olarak anılacak olan İstanbul Tersanesi Kasımpaşa’nın Haliç kıyılarında kurulmuştur.

 

Tarihte İtalyanların kıskandığı tersane olarak bilinen, 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan ve günümüzde de dünyanın çalışan en büyük tersanesi olan Haliç Tersanesi;  Osmanlı Devleti’nde, Batı tekniği ve modern bilimin ilk kez uygulandığı bir endüstri merkezi olarak kuruluşundan itibaren her dönemde büyük önem taşımıştı. 1516 yılında Gelibolu tersanesi de Kasımpaşa’ya taşınmıştı.

Canlı ve aranan bir semt haline gelen Kasımpaşa, büyük yangından sonra yaşanamaz hale gelmiş ve eski önemini yitirmiştir. Haliç’in temizlenmesinden sonra semte yapılan yatırımlar artmış ve Kasımpaşa tekrar eski görkemli günlerine dönmüştür.

 

Yatırımlar sonrasında 15 000 kişilik bir stadyuma, bir spor kompleksine, bir kütüphane ve havuza kavuşan semt gelişmesini sürdürmektedir. Haliç kıyısında Kasımpaşa Sosyal Tesisi açılmıştır. Kasımpaşa Semti, Kasımpaşa Futbol takımıyla özdeşleşmiştir. Kasımpaşa denilince ilk akla gelen Kasımpaşa Spor Kulübü olmaktadır.

Kasımpaşa İskelesi’nden uzaklaşırken, fotoğraf karelerime girecek objelere belirlemeye çalışıyorum. Sol tarafımda, öteki yakada Galata Kulesi bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Sağ tarafa, Tarihi Yarımada’ya baktığımda ise ilk gözüme çarpan Eminönü’ndeki Yeni Camii ya da Valide Sultan Camii oluyor. Kıyıya yaklaştıkça, Eminönü İskelesi’nin sağ tarafında İstanbul Ticaret Binası fotoğraf kerelerime giriyor.

EMİNÖNÜ ÇEVRESİ

Eminönü; İstanbul’un Tarihi yarımadası üzerinde yer almaktadır. Kuzeyde Haliç, güneyde Marmara Denizi, doğuda İstanbul Boğazı, batıda ise Fatih ve Zeytinburnu ilçeleriyle çevrilidir. 7 Mart 2008 tarihine kadar ilçe olan Eminönü, bu tarihteki bir yasal düzenlemeyle, Fatih İlçesi’nin bir mahallesi konumuna gelmiştir.

Yaklaştığımız iskelede inebilseydik, Marmara Denizi’ne doğru yürüyecek ve Galata Köprüsü ile Valide Sultan Camii’nin fotoğraflarını çekecektik. Deniz kıyılarındaki Sultan Camilerinin en görkemlisi olan Valide Sultan Camii, Osmanlı Padişahlarından III. Murat’ın eşi Safiye Sultan adına 1597 de Saray Mimarı Davut Ağa tarafından yapımına başlanmıştır. Çok büyük bir alana yayılmış olan Valide Sultan Camii ve külliyesinin yapımı 66 yıl sürmüştür. Eminönü Semtini Karaköy’e bağlayan köprü, Haliç’teki 4. köprü olup, Eski Galata Köprüsü’nün yerine yapılmıştır. 1992 yılındaki yangından sonra onarılarak Hasköy Balat arasına yerleştirilen Eski Galata Köprüsü yerine STFA Şirketi tarafından yapılan 42 metre genişliğindeki köprü yerleştirilmiştir.

Yeni Galata Köprüsü’nden Eminönü Semtine bakıldığında Tarihi Yarımada bütün görkemi ile ufkunuzda beliriverir. Neyse ki ben Eminönü iskelesinde vapurdan inmedim. İskeleden yeni yolcular alındıktan sonra, Yeni Galata Köprüsü altından geçilerek Üsküdar’a doğru yolculuğumuz sürdürüldü.

Kaynaklar:

1)   Vikipedi

2)   İstanbul Büyükşehir Belediyesi internet sitesi

Posted in Genel | 23 Comments

GOLDEN HORN HALİÇ TURU 1

Antik Çağ tarihçi ve yazarları, İstanbul Kenti’nin varlığını ve zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. İstanbul’un önemli bir ticaret merkezi olmasını ve zenginliğini sağlayan ise Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlardır. Altın Boynuz Haliç kıyılarında bulunan semtlerin büyük bir bölümünü karadan dolaşmış ve fotoğraflamıştım. Rahmi M. Koç Müzesi’ni, Balat ve Ayvansaray’ı, Piyer Loti Tepesi ve kahvesini yazarken, Haliç’ten çekilecek fotoğraflara da ihtiyacım olduğunu hissetmiştim. Eksik gördüğüm fotoğrafları tamamlamak için, Göktürk’ten Topkapı’ya giden belediye otobüsüne binerek Eyüp Sultan’da indim. Öncelikle Haliç’in panoramik bir görüntüsünün en iyi olduğu Piyer Loti Tepesine çıktım. İstanbul’da Haliç için en iyi seyir tepelerinden biri olan Piyer Loti Tepesi ve kahvesinden bakıldığında Venedik kanallarını andıran bir masalımsı görüntü ortaya çıkar.   Piyer Loti Tepesi’nden Haliç’e bakıldığında sağ tarafta, Tarihi Yarımada içinde kalan bölümde; Eyüp İlçesi, Ayvansaray, Balat Parkı ve Balat, Şair Nedim Parkı ve Fener, Haliç Sosyal Tesisleri, Kadir Has Üniversitesi Kampüsü, İstanbul Ticaret Üniversitesi Eminönü Kampüsü ve Eminönü ile mistik bir hava yaratan İstanbul Silueti karşımıza çıkar. Sol tarafta, Pera olarak bilinen öteki yakada ise; Sütlüce Kongre ve Kültür Merkezi, Sütlüce Vapur İskelesi, Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Hasköy Vapur İskelesi, Haliç Tersanesi, Kasımpaşa İskelesi ve Sosyal Tesisleri ile Galata Kulesi görüş alanımıza girmektedir.   Piyer Loti Kahvesinden Haliç’e bakıldığında, İki yakayı birleştiren 4 köprüden üçü de görüş alanımızda yerini almaktadır. En önde Eski Galata Köprüsü, arkasında Haliç Köprüsü ve daha ileride de Atatürk Köprüsü fotoğraf karelerimize girebilecek durumdadır ve karelerimizde de yerini alır. Piyer Loti Tepesinden Eyüp Sultan Külliyesinin bulunduğu bölgeye iniyorum. Bölgeyi dolaşıp, gerekli fotoğrafları çektikten sonra Haliç kıyısına, İstanbul Deniz Otobüsleri (İDO) Eyüp İskelesine yöneliyorum.

Golden Horn Haliç

Günümüzden 7000 yıl kadar önce, Alibey Deresi ve Kâğıthane Deresi’nin birleştiği bölgelerin İstanbul Boğazı’ndan gelen deniz sularıyla birleşmesi sonucunda bugünkü Haliç yani Altın Boynuz oluştu. Boğaziçi’nin tabii bir uzantısı olan bu sakin deniz parçası, çevresinde yaşayan insanlara güvenilir bir liman sağlamakta ve etrafındaki verimli topraklardan gelen ürünler kadar, balıkçılık imkânlarından ve bu emniyetli limanın desteklediği deniz ticaretinden de çevresinde yaşayan insanlara çok geniş olanaklar sunmaktaydı. Dünyanın en güvenli tabii limanlarından biri olan Haliç, tarih boyunca bolluğun ve bereketin simgesi oldu. Mitolojiler ve söylenceler bir yana Haliç, Antik çağlardan beri hep Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılmıştır. İstanbul Kenti’nin kuruluşundan bu yana da bu büyük koy, kentle birlikte düşünülmüş ve kentin varlık nedenlerinden biri olmuştur. İstanbul’u ya da ilk adı Bizantion’u görmüş olan Antik Çağ tarihçi ve yazarları, kentin zenginliğini anlatırken, bu zenginliğin başlıca kaynağını ticaret olarak gösterirler. Zenginliği sağlayan ise Altın Boynuz ya da Golden Horn olarak adlandırılan Haliç’teki korunaklı ve donanımlı limanlardır. Haliç’in; doğal bir liman olmasının yanı sıra, balıkçılık da zenginlik kaynaklarından biridir. Diğer taraftan, bolca bulundurduğu palamutların boynuza benzemesi ve Pera üzerinden doğan güneşin suyun üzerindeki altın sarısı rengi nedeniyle de bu körfeze Altın Boynuz ya da Golden Horn adı verildiği düşünülmektedir. Bizantion, İstanbul şehrinin kent olarak ilk atası ve Konstantinopolis’ten önceki adıdır. Bir söylenceye göre; Antik Yunanistan’dan gelenler, bugünkü Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgede, Haliç ve Marmara Denizi’nin arasındaki Tarihi Yarımadanın doğu ucunda kurulmuş bir kenttir. Efsaneye göre; Megara, Argos ve Korint’den gelen kolonici Dor Yunanlılar tarafından İ.Ö. 667′de kurulmuş ve adını kral Byzas ya da Byzantas ‘tan almıştır.Bir zamanlar kokusundan yanına yaklaşılmayan Haliç, nihayet hayata dönmüştür. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ’nin 1994 ten beri yürüttükleri ortak projeler ile 653 Milyon Dolar harcanarak Haliç bataklık olmaktan kurtarılmıştır. Bir zamanlar yanına yaklaşmaya çekindiğimiz Haliç’i kirlilikten kurtarmak için İSKİ, Kuzey ve Güney Haliç Projeleri’ni gerçekleştirmiştir. Bu projeler kapsamında inşa edilen devasa atıksu arıtma tesisi, deniz deşarjı, kara boru hattı, tüneller, kolektörler, terfi merkezleri ve atıksu şebekeleri ile atıksu şebeke yatırımları %99 oranında tamamlanmıştır. Haliç’e ve İstanbul Boğazına evsel ve endüstriyel atıksu girişi önlenmiştir. 5 Milyon m3 çamur taranarak Haliç’in etrafı rahatsız edici kötü kokudan tamamen arındırılmıştır. Son olarak da, Haliç’teki su dolaşımının sağlanması için gerekli yatırımlar yapılmış ve uygulamaya geçilmiştir. Oksijen kalmadığı için, 1996 yılına kadar içinde canlı yaşamın barınamadığı Haliç’te, bugün denizatından lüfere kadar 34 çeşit balık yaşıyor. Sadece balıklara değil çevresine de hayat veren Haliç’te sekiz yeni bitki türü de ortaya çıkmış. Antik çağdaki ‘’Altın Boynuz’’ günlerine her gün biraz daha yaklaşan Haliç’te, sırada İstanbulluların yüzebileceği temizlikte koylar ve sayfiye alanlarının yaratılması düşünülmektedir.

EYÜP ÇEVRESİ

Eyüp İlçesi, İstanbul’un Müslümanlarca kutsal kabul edilen ilçelerinden biridir. Müslümanların Peygamberi Hazreti Muhammed’i tanımış ve O’nun la birlikte savaşmış oldukları için ‘’Sahabe’’ adını alanların mezarları bu bölgede bulunmaktadır. Müslümanlarca İstanbul’un ilk fetih denemesi İ.S 669 yılında olmuştur. Bu savaşta ölenler Müslümanlar açısından Sahabeler ve İslam Şehitleridir. Bölgede yedi sahabenin bulunduğu söylenmektedir. Eyüp Müftülüğü’nün verdiği bilgilere göre, Hz. Muhammet 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, evi yapılıncaya kadar, Ebu Eyyup el-Ensari’nin evinde 7 ay misafir olmuştur. Ebu Eyyup el-Ensari,  Peygamber’in vahiy kâtipliğini yapmıştır. Peygamber ile birlikte çeşitli savaşlara katılmış, 669 yılında da İslam ordusu ile birlikte İstanbul seferine katılmış ve İstanbul Surları dibinde şehit olmuştur. Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethinden sonra, hocası Akşemsettin tarafından Ebu Eyyup el-Ensari’nin kabri bulunmuş ve üzerine türbe yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed türbeyi yaptırdıktan sonra Eyup Sultan Camii’ni yaptırmış ve 5 yıl sonra da 1458 yılında ibadete açmıştır. Bu nedenle, Eyup Sultan Camii ve çevresi yerli ve yabancı turistlerin önemli ziyaret yerlerinden biridir. Müslümanların kutsal aylarında ve Ramazanda, Eyüp Sultan Camii ve türbesi çevresinde mahşeri bir ziyaretçi kalabalığı olur. İğne atsan yere düşmez deyimi tam da burada geçerlidir. Kutsal aylar dışında da hemen hemen her gün yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmekte ve dua edilerek, dileklerde bulunulmaktadır. Eyüp İlçesi de; ismini, sınırları içinde türbesi bulunan ‘’Ebu Eyyub el-Ensari’’ den almaktadır.   İstanbul’un fethinden  sonra  Türklerin sur dışında kurduğu ilk yerleşim merkezi olan Eyüp’te; başta Eyüp Sultan Camii olmak üzere Osmanlı döneminden kalma çok sayıda tarihi eser mevcuttur. III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan’ın inşa ettirdiği imaret 200 yıldan beri faaliyetini sürdürmektedir.

Tarihi Eyüp mezarlığında Osmanlı  Döneminin önemli asker, devlet adamı ve âlimlerinin mezarları bulunmaktadır. Bölgede bir değil yedi ”Sahabe” bulunduğu söylenceler arasındadır. Bu tarihi dokunun korunması ve Haliç’in eski görkemli günlerine dönmesi amacıyla, Eyüp İlçesi’nin Haliç kıyısında bulunan eski fabrikaların tamamı kapatılmış olup; yeşil alanlara, parklara, sportif etkinliklerin yapılabileceği mekânlara ve kültür merkezlerine dönüştürülmüş. Temizlenmiş olan Haliç artık kokmuyor ve Eyüp Sultan önemli bir turizm merkezi olma yolunda ilrliyor.

Yediden yetmişe herkes, haliç kıyısındaki parklar ve kültür merkezlerinde dinlen eğlen etkinliklerine katılmaktadırlar.Eyüp İskelesi’nden bindiğim vapur yavaşça iskeleden uzaklaşıyor. Bu esnada Eyup Sultan Camii ve çevresinin fotoğraflarını çekiyorum.   Vapurumuz Eski Galata Köprüsüne doğru yaklaşırken, Piyer Loti Tepesine ve eteklerindeki Eyüp Sultan mezarlığına bakıyorum. Derken sağ tarafımda, öteki yakada bulunan Sütlüce Kongre ve Kültür Sarayı fotoğraf karelerime giriyor. Sütlüce Kültür ve Kongre merkezi, 1923 tarihli ‘’Sütlüce Mezbahası’’ binasının yenilenmiş ve genişletilmiş halidir. Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi 5 bina ve 73 000 m2 lik alandan oluşmuş. Yenilenme ve genişleme için 60 milyon dolarlık yatırım yapılmış. Haliç’in her iki yakasını da görüntülemeye çalışırken, ortasından deniz trafiğine açılmış olan Eski Galata Köprüsünü geçiyor ve sol taraftaki, öteki yakadaki Sütlüce İskelesi’ne doğru süzülüyoruz. 1912 yılında bir Alman firması tarafından yapılan Eski Galata Köprüsü, 466 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğinde idi. 1992 yılındaki yangından sonra onarılarak, Balat Hasköy arasına yerleştirildi.

SÜTLÜCE ÇEVRESİ

Eski Galata Köprüsünü geçip, Sütlüce İskelesine yaklaşırken fotoğraf makinemle çok sayıda fotoğraf çekmeye çalıştım. Haliç gezisine çıkmadan önce de arşivimdeki bilgileri yanıma almıştım. Fotoğraf çekmekten fırsat buldukça bilgilerimi gözden geçirdim. Arşiv notlarıma göre; Sütlüce, İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’ne bağlı mahallelerden biridir. Kuzeyinde ve batısında Haliç, doğusunda Örnektepe, güneyinde ise Halıcıoğlu bulunmaktadır. Cumhuriyetin ilk yılarında İstanbul’un en büyük hayvan kesimhanesi Sütlüce’de kurulmuş. Kesimhane 61 yıl hizmet verdikten sonra Haliç’te yarattıkları yüksek hava ve su kirliliğinden ötürü kapatılmış. Kesimhanenin kapatılması ile birlikte önemini yitirmiş olan Sütlüce; Haliç’teki kapsamlı temizleme çalışmasıyla birlikte MiniaTurk, Santral İstanbul ve Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi gibi yapıların yenilenmesiyle önem kazandı. Kâğıthane ile birlikte yükselen semtler arasına girdi.   Rahmi M. Koç Müzesi tarafından kurulan ve Hasköy-Sütlüce arasında seferler yapan trenler ile MiniaTurk, bu bölgeye olan ilginin artmasında başlıca etken oldular. Hasköy-Sütlüce arasındaki seferlerini sürdüren özlemli (nostaljik) tren seferlerinde; lokomotifin makas değiştirmesinden, Haliç’in manzarasına, hatta 50 yıl öncesinin traş köpüğü reklamlarına kadar her detay yer alıyordu. İki istasyon arasındaki keyifli ve nostaljik/özlemli tren seferleri 15 dakika sürmektedir. Sütlüce İskelesinden uzaklaşıyor ve Haliç Köprüsü’nün altından geçiyoruz. Ayvansaray ile Halıcıoğlu arasında uzanan Haliç Köprüsü, Boğaziçi Köprüsü çevre yolları üzerinde bulunur. Boğaziçi Köprüsü’nün çevre yolu olan Otoyol 1 Haliç Köprüsü üzerinden geçmektedir. Köprünün altından geçip, Ayvansaray Vapur İskelesi’ne doğru yaklaşıyoruz.

AYVANSARAY ÇEVRESİ

Sütlüce İskelesi’nden yolcu alan İDO ya ait yolcu vapuru iskeleden yavaşça uzaklaşıyor ve Ayvansaray İskelesi’ne dogru dümen kırıyor. Haliç Köprüsünün altından geçer geçmez tekrar fotoğrafını çekiyor ve Ayvansaray İskelesine dönüyorum. Ayvansaray semtinin en iyi fotoğraflarını çekebilmek için, manevra yapan vapurda, sürekli yer değiştiriyorum. Arşiv notlarıma göre; Ayvansaray Semti Fatih ilçe sınırları içinde yer almaktadır. Kara ve Haliç Surlarının Haliç kıyılarında buluştuğu yerde konumlanmıştır. Bu semt Tekfur sarayı civarlarından başlayıp, Ivaz Efendi Cami’ni, Herakleios Surları’nı Anemas Zindanları’nı, Blekherna Kilisesi ‘ni, Cabir Camii’ni ve Lonca, Karabaş gibi mahalleri içine alarak Balat’a kadar uzanır.  Blakhernai Kilisesi ve Ayazma ‘nın varlığı nedeniyle semt, Ortodoks Hıristiyanlar için her zaman önde gelen uğrak yerlerinden biri olmuştur. Ayazma, kentteki üç önemli ayazmadan biridir. Diğer yandan, Arap Kuşatmaları sırasında surlar önünde şehit düşen sahabelerin mezarlarının buralarda bulunması sebebiyle, Müslümanlarca da önemli bir semt halini alır.  Mahallenin adının kökenine ilişkin söylencelerden biri şöyledir. Osmanlı döneminde, saraya ait bazı egzotik hayvanların, özellikle de fillerin buradaki tekfur Sarayında barındırılmasından ötürü bu semte ‘’Hayvan Sarayı’’ dendiği, bunun da zamanla ‘’Ayvansaray’’a dönüştüğü yönündedir. Tamamı SİT alanı olan İlçenin yüzde 20`sini oluşturan 5 bölge, 5366 sayılı Yenileme Yasasına dayanarak kentsel bölge  yenileme alanı ilan edilmiş. Avyansaray Türk Mahallesine turizm ve kültür fonksiyonunun kazandırılması amaçlanıyor. Projeyle, günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilen, ancak risk taşıyan tescilli ahşap binalar aslına uygun olarak yenilenip, kullanılabilir hale getirilecek. Mahallenin bütün olarak yeniden canlandırılmasını amaçlayan projeyle, Tarihi Yarımada’nın kimliğine uygun açık ve yeşil alan düzenlemeleri de gerçekleştirilecek. Kurul onayının ardından uygulama ihalesi yapılmış olan yenileme alanının içinde 18 tescilli eser bulunuyor.   Proje kapsamında Osmanlı-Türk mimarisinin özgün eserleri arasında yer alan bu tescilli eserler aslına uygun olarak yenilenirken, burada yeni yapılacak yapılar da tarihi binalara uyumlu bir şekilde inşa edilecek. Türk mimari ve kültürel kimliğinin korunarak buranın, uluslar arası çerçevede sanatsal ve kültürel etkinliklerin yapıldığı Sultan Ahmet Turizm aksına alternatif bir turizm aksı haline gelmesi amaçlanmış.

Kaynaklar:

1) Vikipedi

2) İstanbul Büyükşehir Belediyesi internet sitesi

 

Posted in Genel | 20 Comments

ADANA İZLENİMLERİ 4

 Altın Koza Film Festivali ile ön plana çıkan Adana, Çukurova’nın merkezidir. Eski simgelerinden biri Taş Köprü’dür. Kentin kuzeyindeki yeni yapılanmayla birlikte ortaya çıkan  Merkez Park ve Sabancı Merkez Camii, Adana’nın yeni simgeleri olma yolundadır.

 ADANA MARKEZ PARK

Hacı Ömer Sabancı Kültür merkezi’nin karşısındaki parktan, fotoğraflar çekerek Seyhan Nehri’nin kıyısına indim. Kıyıda ilerleyerek, uygun gördüğüm yerlerden Taş Köprü’nün fotoğraflarını çekerek yürüyüşümü sürdürdüm. Taş Köprüde ‘’Taş Köprü Etkinlikleri’’ vardı.

 

Köprüden diğer kıyıya, Yüreğir İlçesi bölgesine geçerek Hilton Otele ulaştım. Otelin yanından yürüyerek, Sabancı Merkez Camii’nin tam karşısındaki parka ulaştım. Merkez Camii ve sudaki yansımaları muhteşemdi. Bu görünüm fotoğraf karelerinde yerini aldı. Yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra saat kulesi ile karşısındaki asma köprüye, Sinanpaşa Köprü’süne ulaştım.

Sinanpaşa Asma Köprüsü beni İstanbul Boğazı’ndaki köprülere ve boğazın muhteşem güzelliklerine götürdü. Köprüyü geçtikten sonra ulaştığım Merkez Park ise aklımı başımdan aldı adeta. Sanki bir yeryüzü cennetine ulaşmıştım. Merkez Parkı bir saate yakın gezdim.

 

Bakımlıydı, temizdi ve hepsinden önemlisi de hiç çekirdek kabuğuna rastlamamıştım. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının kulakları çınlasın. Baraj Gölü çevresindeki yapılanmaya Yeni Adana deniyor. Sabancı Merkez Camii ve Merkez Park çevresindeki yapılanma abartılı Hollywood filmlerinden bir sahne olacak kadar güzel görünüyor.

Gölün mavisi ile gökyüzünün mavisi insana dinginlik ve mutluluk veriyordu. Nehrin iki yakasındaki yapıların ve yeşilliklerin sudaki yansımaları da masalımsı bir hava yaratıyordu. Bir an için kendimi, İstanbul Boğazı kıyılarında geziniyor duygusuna kapıldım.Muhteşem bir duyguydu bu. Göğsüm kabardı bu güzellikler karşısında.

Adana’da, Büyükşehir Belediyesi tarafından Seyhan Nehri kıyısında yapılandırılmış olan Merkez Park, 400 bini aşkın 67 tür ağaç ve çalı, 40 tür kaktüs, yer örtücü ve hoş kokulu bitki ile ilin ‘’Açık Hava Bitki Koleksiyonu’’ konumuna gelmiş. 303 bin 993 metrekare genişliğindeki parkın; Seyhan Nehri kıyı bandında uzanan sahili ile yeşil alanın, suyun görsel etkisiyle buluşmasına olanak sağlamakta ve ortama masalımsı bir hava katmaktadır. 

Merkez Park’ın Seyhan İlçesi bölümünde kalan 195 bin metrekare yeşil alan kapasiteli parkta 67 türden 28 bin 378 ağaç ve yeşil çalı, 25 tür kaktüs ve yer örtücü bitkiden 379 bin 724, 15 tür hoş kokulu bitkiden ise 50 bin adet kullanılmış. Kullanılan bitkiler arasında İtalya’dan getirilen, değişik hayvan figürleri verilmiş bitkilerin de yer almaktadır.

Park, Çukurova yöresine uygun bitki çeşitliliğiyle ‘’Bitki Koleksiyonu’’ niteliği kazandırılmış, proje kapsamında parkta 12 adet havuz yapılmış. Parktaki 22 bin metrekarelik çocuk oyun alanında, 0–16 yaş ve engelliler dâhil çocukların bedensel ve zihinsel gelişmelerine olanak sağlayan oyun elemanlarına yer verilmiş.

Her yaş grubu için ayrı planlanan donanımlarda, çocuk sağlığına zarar vermeyecek boyaların kullanıldığı ahşap materyallerden yapılmış. ’Gençlere hizmet veren paten sahası içinde mini amfi ve yer satrancı ile 10 farklı alternatif içeren kültürfizik donanımlar eklenmiş. Parkı çevreleyen 3 kilometrelik yollardan ilki koşu yolu olarak planlanmış ve bazı bölümlerde yetişkinlere yönelik kültürfizik donanım grubu ile desteklenmiş.

İkinci ring ise bisiklet ve gezi faytonu güzergâhı olarak kullanılmak üzere planlanmış. Parkta ayrıca, projede 300 kişi kapasiteli seyir veya gösteri amaçlı bir amfi tiyatro bulunmaktadır. Adanalıların mesire yeri olan Merkez Parkı’nı New York şehri Manhattan ilçesinde yer alan Central Park’a benzettim.

Her yaştan ve her yerden gelmiş olan yüzlerce kişi parkta ve Seyhan nehri kıyısında hoşça vakit geçiriyordu. Su ve çiçek parselleri ile desteklenmiş dinlenme terasları, seyir terasları, iç gölde sandal iskeleleri, yürüyüş ve bisiklet yolları, aktif rekreasyon (eğlen dinlen)  alanları ile hizmet verecek fonksiyon, kapasite, estetik ve özellikte bir kent parkı olmuş.   

SABANCI MERKEZ CAMİİ

1988 yılında yapımına başlanan Adana’daki Sabancı Merkez Camii’nin inşaatı 10 yıl sürmüş olup, 1998 yılında ibadete açılmıştır.4 yarım-kubbe, 5 kubbe, 6 minaresi vardır; bunlar 4 halife ve 4 mezhebe, İslam’ın 5 şartına, imanın 6 şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuran’da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Muhammed’in peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik 6 minare Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.

Adana’nın Reşatbey semtinde; Seyhan Nehri’nin batı kıyısında, Merkez Park’ın güneyinde yer alan Sabancı Merkez Camii’nin proje mimarı Necip Dinç’tir. 20 000 kişi kapasiteli camii, açık alanın da düzenlenmesiyle 28 000 kişilik kapasiteye ulaşabilir. Klasik Osmanlı Mimarisi tarzında yapılan camii; genel görünüm olarak İstanbul’daki Sultanahmet Camii’ne, plan ve iç mekân olarak da Selimiye Camii’ne benzer.

Türkiye’deki 6 minareli camilerden ikincisi olup minareleri, beyaz çimento ile fildişi rengindeki kırma malzeme karıştırılarak elde edilen betondan, betonarme olarak yapılmıştır.65 000 metrekarelik arsası Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye Diyanet Vakfı’na devredilmiş olup, caminin %50 si Adanalıların bağışlarıyla tamamlanmıştır. Geriye kalan %50 si de Hacı Sabancı ve O’nun ölümünden sonra da Sabancı Ailesi tarafından tamamlanmıştır. Bu nedenle, başlangıçta Merkez Camii olarak düşünülen adı Sabancı Merkez Camii olarak adlandırılmıştır.

İç mekân düzenlemesinde kullanılan hat eserlerinin tamamı Hattat Hüseyin Kutlu’ya aittir. Camide kullanılan çiniler, Klasik İznik Çinisi tekniği ile yaptırılmıştır. Caminin kıble cephesinde bulunan 4 adet pano, dünyadaki en büyük cami panolarıdır. Hacı Ömer sabancı Kültür Merkezi yayınlarından öğrendiğimize göre; camideki bütün nakış eserleri ve İznik Çinilerinin desenleri Mimar Nakkaş M. Selim İrteş’e aittir.

Camideki mihrap, minber, kürsü, taç kapı ve diğer kapılar mermerden yapılmıştır. Klasik Osmanlı Camilerindeki kapılarak örneklenerek çizimi yapılan kapıların yapımı Nihat Kartal usta tarafından gerçekleştirilmiştir. Caminin vitrayları Abdülkadir Aydın usta tarafından yapılmıştır. Ahşap kapılar kündekari tarzında olup, Ahmet Yılçay usta tarafından yapılmıştır. Çok özel bir yöntemle ve çok emek verilerek yapılan kündekari uygulamadan da söz etmekte yarar var. Osmanlı sözlüklerinde tutma, kavrama, geçme, oyma gibi anlamları olan kündekari yönteminde dişi ve erkek olarak düzenlenen parçaların çivi ve yapıştırıcı kullanılmadan birbirine bağlanılması yöntemidir.

Kaynaklar:

1)   Vikipedi

2)   Seyhan İlçesi internet sitesi

 

 

 

Posted in Genel | 205 Comments

ADANA İZLENİMLERİ 3

 

ADANA SEYHAN NEHRİ VE BARAJ GÖLÜ

Adana’nın kuzeyinde gerçekleştirilmekte olan yeni Adana, haberler ve belgesel nitelikli görsel yapımlarda ilgimi çekmişti. Adana’nın eski simgesi Taş Köprü ile yeni simgesi Sabancı Merkez Camii’nin yanı sıra Seyhan Nehri ve baraj gölünü görmek istiyordum yıllardır.

14 Nisan 2012 Cumartesi günü, havanın güzel ve güneşli olmasını fırsat bilerek, Mersin’den Adana’ya geldim. Önce İnönü Parkı’nı ziyaret edip, Kennedy Köprüsünün bulunduğu yere ulaştım. Hacı Ömer Sabancı Kültür merkezi’nin karşısındaki parktan, fotoğraflar çekerek Seyhan Nehri’nin kıyısına indim.

Kıyıda ilerleyerek, uygun gördüğüm yerlerden Taş Köprü’nün fotoğraflarını çekerek yürüyüşümü sürdürdüm. Taş Köprüde ‘’Taş Köprü Etkinlikleri’’ vardı. Köprüden diğer kıyıya, Yüreğir İlçesi bölgesine geçerek Hilton Otele ulaştım.

Otelin yanından yürüyerek, Sabancı Merkez Camii’nin tam karşısındaki parka ulaştım. Merkez Camii ve sudaki yansımaları muhteşemdi. Bu görünüm fotoğraf karelerinde yerini aldı. Yaklaşık bir kilometre yürüdükten sonra saat kulesi ile karşısındaki asma köprüye, Sinanpaşa Köprü’süne ulaştım.

Sinanpaşa Asma Köprüsü beni İstanbul Boğazı’ndaki köprülere ve boğazın muhteşem güzelliklerine götürdü. Köprüyü geçtikten sonra ulaştığım Merkez Park ise aklımı başımdan aldı adeta. Sanki bir yeryüzü cennetine ulaşmıştım. Merkez Parkı bir saate yakın gezdim. Bakımlıydı, temizdi ve hepsinden önemlisi de hiç çekirdek kabuğuna rastlamamıştım. Mersin Büyükşehir Belediye Başkanının kulakları çınlasın.

Seyhan Nehri; kaynakları Toros Dağları platoları olup, Akdeniz’e dökülen 4 nehirden biridir. Aksu, kaynağını Isparta yakınlarından alır ve Antalya Körfezi’ne dökülür. Taşeli Platosu’nun kuzeyinden kaynaklarını alan Göksu Nehri iki büyük kolunu Mut yakınlarında aldıktan sonra Silifke Ovası’ndan Akdeniz’e ulaşır.

Maraş Elbistan havzasını kuşatan dağlardan kaynağını alan Ceyhan Nehri, büyük bir yarma vadi ile Kahramanmaraş düzlüğüne ulaşır ve Osmaniye yakınlarında Çukurova’ya girer. İskenderun Körfezi’nin batısında, Yumurtalık yakınlarında Akdeniz’e dökülür.

Uzunluğu 560 kilometre olan Seyhan Nehri’nin su depolama alanı 20 600 km² dir. Beslendiği iki önemli kolu vardır. Uzun olan kolu; Kayseri Pınarbaşı İlçesinden, 1 500 metre yükseklikteki Uzun Yayladan doğan Zamantı Suyudur.

Kayseri’nin Pınarbaşı, Tomarza, Develi ve Yahyalı ilçelerinden geçer. Çukurova’ya inmeden önce, Adana’nın 80 kilometre kuzeyindeki Aladağ İlçesi’nin Akinek Dağı yamaçlarında diğer önemli kolu Göksu Deresi ile birleşir. Seyhan Nehri Adana’ya ulaşmadan önce; üzerinde Yedigöze, Çatalan ve Seyhan hidroelektrik santralleri kurulmuştur.

Elektrik enerjisi üretiminde önemli bir yeri olan Seyhan Nehri’nin, Çukurova’daki tarımsal sulamada da çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Seyhan Nehri’nin özellikle, üretiminde çok suya ihtiyacı olan pamuk üretiminde hayati önemi vardır. Seyhan Nehri, Adana’nın Seyhan ilçesinden adını almaktadır.

Akdeniz’e dökülen en büyük nehirdir. Tarsus Çayı ile birleşerek Adana – İçel sınırında, Deli Burnu’nda Akdeniz’e dökülür. Seyhan Nehri şehre taşmaması için Seyhan Baraj Gölü yapılmıştır. Seyhan Baraj Gölü Seyhan’da deniz görünümlü bir şehir olmasını sağlamıştır.

Doğal olarak Adana’nın eşine ender rastlanabilecek güzellikte bir yer olmasını sağlamıştır. Yapımına 1953 yılında başlanan Seyhan Baraj Gölü 3 yıldan kısa bir sürede tamamlanarak 8 Nisan 1956 yılında su tutmaya başlamıştır. 

Sulama ve elektrik üretim amaçlı olarak kullanılan Seyhan Baraj Gölünün gövde dolgu tipi topraktır. 7.50 hm³ gövde hacmine sahip olan barajın yüksekliği 53.20 metredir. Normal su kotunda göl hacmi 799 m³ olup, gölalanı ise 63 km²’dir.  Seyhan gölü sulama alanı 175.000 hektardır.

Seyhan Baraj Gölü’nde Kurulu bulunan hidroelektrik santrali, biri yedek olmak üzere 3 adet 18 Mw’lık 3 üniteye sahiptir. Toplam kurulu gücü 54 Kw olan elektrik santralinde yılda 350 Gw-h elektrik enerjisi üretilmektedir. Bakanlar Kurulu 13 Eylül 2006 Tarihinde almış olduğu karar doğrultusunda “Adana Seyhan Baraj Gölü Yaban Hayatı Geliştirme Sahası’’ kapsamına almıştır.

Biyolojik çeşitliliğin korunması gereken alanlardan biri haline gelmiştir Seyhan Baraj Gölü. Av hayvanlarının korunduğu, yerleştirildiği, yetiştirildiği ve yaşama ortamlarının iyileştirildiği alan olarak tescil edilmiştir. Rüzgâr sörfü yapılabilmesi ve su kalitesi açısından da ideal bir ortam olarak değerlendiren Seyhan Baraj Gölü, iklim ve rüzgâr açısından yılın 12 ayı sporcuları ağırlayabiliyor.

Seyhan Baraj Gölü, önemli spor organizasyonlarına da ev sahipliği yapıyor. Önümüzdeki yıllarda, su sporlarının önemli merkezlerinden biri olacağının sinyalini veriyor. Türkiye Kürek federasyonu, Kürek Milli takım seçmelerini ve Akdeniz kupası Türkiye şampiyonası yarışmalarını 4-5 Şubat 2012 tarihlerinde Adana’da, Seyhan Baraj Gölü’nde gerçekleştirmiş.

Türkiye Kürek Federasyonu’ndan verilen bilgiye göre, 2013 Akdeniz Oyunları Durgun Su Sporları yarışmaları Adana Seyhan Gölü’nde yapılacakmış. Baraj Gölü çevresindeki yapılanmaya Yeni Adana deniyor. Sabancı Merkez Camii ve Merkez Park çevresindeki yapılanma abartılı Hollywood filmlerinden bir sahne olacak kadar güzel görünüyor. Gölün mavisi ile gökyüzünün mavisi insana dinginlik ve mutluluk veriyordu. Nehrin iki yakasındaki yapıların ve yeşilliklerin sudaki yansımaları da masalımsı bir hava yaratıyordu. Bir an için kendimi, İstanbul Boğazı kıyılarında geziniyor duygusuna kapıldım.

 Kaynaklar:

1)   Vikipedi

2)   Seyhan İlçesi Belediyesi internet sitesi

3) Adana Büyükşehir Belediyesi İnternet Sitesi

 

 

 

 


Posted in Genel | 61 Comments

ADANA İZLENİMLERİ 2

ADANA’NIN SİMGESİ TAŞ KÖPRÜ

Adana, yaklaşık 3000 yıl önce kurulmuş ve uzun yıllar boyunca Yunanlılar ile Persler arasındaki pek çok savaşa tanık olmuştur. Kesin olmamakla birlikte, Hititler ya da Yunanlılar tarafından kurulduğu sanılmaktadır. İlkçağda Adana, Anadolu’yu baştanbaşa geçerek Gülek Boğazından Tarsus’a inen yol üzerinde bir konak yeriydi. Hitit tabletlerinden elde edilen bulgular kentin, Hititler döneminde, Kizzuvatna Krallığı’nın egemenliği altında olduğunu göstermektedir. Adana ve Çukurova bölgesi eski devirlerden beri önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Tarihi belgelerde Kilikya olarak geçen Çukurova’dan, Boğazköy’den çıkarılan Hitit yazılı levhalarında, Uru Adania  (Adana ülkesi) diye söz edilmektedir. Alanya’dan İskenderun’a kadar uzanan bölgeyi temsil etmektedir. Alanya ile Mersin arasında kalan bölge Dağlık Kilikya, Mersin İskenderun arasındaki bölge ise Ovalık Kilikya olarak adlandırılmıştı.Roma İmparatorluğu döneminde Kilikya, Tarsus başkent olacak şekilde Roma’nın bir eyaleti haline gelmişti. Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi ve arkasındaki Sakıp Sabancı Merkez Camii’nin fotoğraflarını çektikten sonra, Kennedy Köprüsü ile Taşköprü arasında, Seyhan Nehri kıyısındaki parkta gezinerek fotoğraflar çekiyorum. Parktaki çevre düzenlemesini beğeniyorum.   Yapay küçük göletler ve fıskiyelerin yanı sıra kameriyeler de yapılmış. Adım başı oturma bankları konulmuş. Parkın ziyaretçileri fıskiyelerden çıkan su sesleri arasında, Seyhan Nehri’nin muhteşem görüntüsüne ya da Sabancı Merkez Camii’nin görkemi karşısında hoşça vakit geçiriyorlar.  Parkın içerisinde Atatürk heykeline rastlıyorum. Sabancı Merkez Camii ile Atatürk heykelini aynı kare içine alacak şekilde fotoğraf çekiyorum. Bildiğim ve anladığım kadarıyla Atatürk, laik bir devlet adamı olarak din ve devlet işlerini birbirinden ayırmıştı. Dine ve gerçek dindarlara karşı olmayıp, din ticareti yapan yobazlara karşıydı.   Parkın içinde ve Seyhan Nehri kıyısında, Adana’nın simgesi olarak kabul edilen Taş Köprü’ye doğru fotoğraflar çekerek yürüyorum. 310 metre uzunluğunda ve 11,40 metre genişliğindeki Taş Köprü 21 kemer gözlü olarak yapılmış. Seyhan Nehri’nin ıslahı sırasında kemer gözlerden 7 si toprak altında kalmış olduğundan, 14 kemer gözlü olarak hizmet vermektedir. Köprüye iyice yaklaştıktan sonra, önce fotoğraflarını çekiyor, sonra da suyun geçiş yaptığı kemerler arasındaki gözleri sayıyorum. Gerçekten de 14 kemer gözü kalmış. Seyhan üzerinde bulunan, Seyhan İlçesi ile Yüreğir İlçesi’ni birleştiren Taş Köprü; Adana’da hüküm sürmüş tüm uygarlıkların eklentilerini ve onarım izlerini üzerinde taşımaktadır. Bir söylenceye göre, Hitit İmparatoru Hattusili’nin Suriye’ye giderken Adana’dan geçtiği ve Seyhan Nehri üzerine bu köprüyü yaptırmış olduğudur.Bir başka söylenceye göre ise köprü, Roma İmparatorluğu döneminde ‘’ Auxentios’ adlı bir mimar tarafından yapılmıştır. Aynı mimarın, İ.S 384 yılında Roma’da da benzer bir köprü yaptığı iddia edilmektedir. Bir üçüncü söylenceye göre ise Taş Köprü, bir Roma Dönemi eseridir. Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yaptırılmış ve diğer bir Roma İmparatoru Justinianus zamanında ciddi bir onarım geçirmiştir. Anadolu’da fethettiği her kentte anıtsal eserler yaptıran Roma İmparatoru Hadrianus, her anıtının girişine Taç Kapı’lar yaptırmıştır. Yaş Köprü’nün girişlerinde de, şu an bulunmayan, iki Taç Kapı yaptırıldığı bilinmektedir. Osmanlı Döneminin değişik dönemlerinde onarım geçiren köprü, 2006 yılında tekrar bakıma alınmıştır. Bir yıllık bir yenileme çalışmasından sonra, 2007 yılında yaya trafiğine açılmıştır.Seyhan İlçesi tarafından Taş Köprüye giriyorum. Köprü üzerindeki kalabalık ve bir etkinlik dikkatimi çekiyor.   Fotoğraflar çekerek yaklaştığımda ilk gözüme çarpan boyanmış ve heykel gibi hareketsiz duran iki sokak sanatçısı oldu. Barselona’nın en ünlü caddesi La Rambla’da rastladığımız sokak sanatçıları önlerine para atıldığında hareketleniyorlardı. Ben de Taş Köprü’deki boyalı sanatçılardan birinin önüne 1 lira bıraktım. Sokak sanatçısı, sanki çok büyük bir eziyet çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu ve ellerini ileri doğru uzatarak, davranışımdan pek hoşlanmadığını gösterdi. Üzüldüm, ancak yapacak bir şey yoktu. Köprüde biraz daha ilerleyince, kurulmuş bir platform üzerindeki bir grup sanatçının, etraflarında toplanmış olan izleyicilere müzik ziyafeti çektiklerini gördüm. Devlet Tiyatroları Uluslar arası Sabancı Tiyatro Festivali kapsamında her yıl Taş Köprü etkinlikleri gerçekleştiriliyormuş. Dört yıl önce başlatılan festival kapsamında; müzik dinletileri, konserler, dans gösterileri, pantomim gösterileri, Hacivat-Karagöz, Halk Dansları, kukla gösterileri, hat sanatı, sergiler, canlı heykeller ve palyoça gibi etkinlikler yer alıyormuş. Bu yıl Tiyatro Festivali kapsamındaki etkinlikler 7 Nisan 2012 de başlamış, 15 Nisan’da sona erecekmiş. Bereket ben 14 Nisan 2012 Cumartesi günü Adana’ya gelerek son etkinliğe yetişebilmiştim.15 Nisan 2012 Pazar günü saat 13.00 de başlayacak ilk etkinlik Müzik Show, saat 15.00 de Klasik Müzik ve saat 16.00 da Flâmenko gösterisi olacakmış. Pazar günü Mersin’den İstanbul’a döneceğimden, bu etkinliklere katılma fırsatım olmadı. Yine de keyifli bir gezi olmuştu Taş Köprü üzerinde.

Kaynaklar:

1)   Vikipedi

 2)   Adana Büyükşehir Belediyesi internet sitesi

Posted in Genel | 100 Comments

ADANA İZLENİMLERİ 1

Mersin’de yaşayan annemi sıkça ziyaretim nedeniyle, Mersin ve yakın çevresini tanımaya ve tanıtmaya çalıştım. 2011 yılında, Mersin’in ilçelerinden biri olan Tarsus’u ‘’Tarsus ve İnanç Turizmi’’ başlıklı yazılarımla tanıtmıştım. Türkiye’de önemli inanç turizmlerinden biri de Osmanlı döneminde, özellikle Mimar Sinan imzalı camilerimizin tanıtımı ve gezdirilmesi biçiminde kendini göstermektedir.

Bunlardan en önemlisi, en görkemlisi ve en çok ziyaret edileni de İstanbul’daki 6 minareli Sultanahmet Camii’dir. Mersin’deki 6 minareli Mugdat Camii’ni gezip gördükten sonra, 6 minareli olan camilerden Adana’daki Sabancı Merkez Camii’ni de görmek istedim. Böylelikle, Türkiye’de bulunan 6 minareli camilerin üçünü de görmüş ve gezmiş olacaktım.

14 Nisan Cumartesi günü, Mersin’den 70 kilometre uzaklıktaki Adana’ya gitmeye karar verdim ve yaklaşık bir saat yolculuktan sonra Adana’ya ulaştım. Kentin oldukça dışında bulunan otobüs terminalinde indikten sonra, kent merkezine ulaşabilmek için ana arterlerden biri olan Turhan Cemal Beriker Bulvarı’na çıktım.

Sonradan öğrendim, Mersin-Adana otobüslerinin kent merkezine servis araçları varmış. Acemilik işte. Bindiğim dolmuş aracı ile yaklaşık 20 dakika sonra kent merkezine yaklaşmış olmalıyım ki Sabancı Merkez Camii’nin 6 minaresi göründü.Taş Köprüden sonra, Adana’nın simgesi haline gelen Sabancı Merkez Camii heybetli bir görüntü içerisindeydi.

Görmek amacıyla gittiğim kentleri ve ören yerlerini tanımanın en iyi yöntemi sokakları ve caddeleri adımlayarak gezmektir. Ben de öyle yaptım. Sabancı Merkez Camii’nin 6 minaresini gördükten sonra, uygun bir yerde, Kurtuluş ve İstiklal Caddelerinin kesiştiği noktada dolmuştan indim.

Kurtuluş Caddesi’nde ilerleyerek Çetinkaya Göbeği’ne ulaştım. Göbekte, Erten Oteli’ni arkama alarak İnönü Caddesi’ne ulaştım. Cadde boyunca ilerleyip, Ziyapaşa Bulvarı’nı geçtikten sonra Atatürk Caddesi ile soldaki İnönü Parkı’na ulaştım.Kalabalık bir araç ve insan trafiğinden sonra karşıma çıkan İnönü Parkı mesire yeri gibi geldi bana.

Her yaştan insanların doluştuğu parktaki su havuzları ve fıskiyelerden çıkan su dinlendirici bir etki yapıyordu. Parktaki çevre düzenlemesiyle ortaya çıkan yeşilin bütün tonları insanlara huzur veriyordu. Zamanımı verimli kullanabilmek amacıyla, parkta oturamadım.

 

Fotoğraflarımı çektikten sonra yürüyüşümü sürdürdüm. Bir süre sonra da Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin bulunduğu alana ulaştım.1976 yılında hizmet vermeye başlayan Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi toplam 15.000 m2 alan üzerinde kurulmuş olup, 5.000 m2 kapalı alana sahiptir.

 

Yapımı Hacı Ömer Sabancı Holding ve Türk Eğitim Vakfı ile ortaklaşa gerçekleştirilen Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin kullanım hakkı Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmiştir. Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nde 200 kişilik kütüphane ve 368 kişilik tiyatro salonu bulunmaktadır.

 

Merkez, 1982 yılında güzel sanatlar galerisi; dinlenmelik, resim ve kurs atölyesi, antik değerler barındıran müze, kitap ve hediyelik eşya dükkânı eklenerek genişletilmiş, ayrıca tiyatro sahnesi de büyütülerek yeni ve modern araçlarla donatılmıştır. Yıl boyunca hizmet veren kütüphane ve sergi salonu ile mevsim boyunca Çukurova Bölge Tiyatrosu’nun misafir tiyatro gruplarının etkinliklerine açık tutulan tiyatro salonu, bölge halkının alternatif sosyal mekân ihtiyacını karşılamaktadır.

Adana; Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’dan sonraki beşinci büyük kentidir. Kent merkezi Çukurova’da, Akdeniz’den 30 kilometre içeride, Seyhan Nehri üzerinde bulunmaktadır. Adana İlinin idari merkezi 5 ilçeden oluşmaktadır. Seyhan, Yüreğir, Sarıçam, Çukurova ve Karaisalı merkez ilçeler olup Adana’yı oluşturur.

 

Adana İli ise toplam 15 ilçeden oluşmaktadır. Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi ve Sabancı Merkez Camii Seyhan İlçesi içerisinde yer almaktadır.Adana; Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa’dan sonraki 5. büyük kentidir. Kent merkezi Çukurova’da, Akdeniz’den 30 km içerde Seyhan Nehri’nin üzerinde bulunmaktadır.

 

Doğudan batıya 100 kilometre boyunca uzanan Adana-Mersin Büyükşehir Bölgesi, 2,87 milyon nüfusuyla Mersin, Tarsus, Adana ve Ceyhan şehirlerini kapsar. Türkiye’deki dördüncü büyük metropolitan alanı olup ülkenin önde gelen bir ticaret ve kültür merkezidir.

 

Adana Büyükşehir Belediyesi ile Adana Sinema Kulübü öncülüğünde ilki 1969 yılında “Altın Koza Film Şenliği” adı altında gerçekleştirilen “Altın Koza Uluslararası Film Festivali”nin 18′incisi 2011 Yılı Eylül ayında sanatseverlerle buluştu. Derlenen bilgilere göre, birincisi 1969 yılında Adana Belediyesi ve Adana Sinema Kulübü öncülüğünde başlatılan “Altın Koza Film Şenliği” Türk Film Arşivinin de katkılarını aldı. 

Adana halkı tarafından ilk yılından itibaren sahiplenilen festival, Türk sineması için önemli etkinlikler arasına girmeyi başardı. İlk Altın Koza ödülünü ise Metin Erksan ‘’Kuyu’’ filmi ile En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında evine götürürken, Fatma Girik, ‘’Ezo Gelin’’ ile En İyi Kadın Oyuncu, Yılmaz Güney ise ‘’Seyyit Han’’ ile En İyi Erkek Oyuncu ödüllerine sahip olan ilk Altın Koza’lı sanatçılar oldu.

 2011 yılı 17 Eylül’de başlayan Adana Büyükşehir Belediyesi 18. Altın Koza Film Festivali, 24 Eylül Cumartesi günü Merkez Park Amfi Tiyatro’da düzenlenen muhteşem bir geceyle sona erdi. Gecede, Onur Ünlü’nün yönettiği ‘Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’ en iyi film ödülüne layık görülürken, Yılmaz Güney Ödülü, Özcan Alper’in yönettiği ‘Gelecek Uzun Sürer’ isimli filme gitti.

En İyi Yönetmen Ödülü, Eylül filmiyle Cemil Ağacıkoğlu’nun olurken, Adana İzleyici Jürisi seçimini Ruhi Karadağ’ın yönettiği Simurg’dan yana kullandı. Yarışmada Hatice Aslan Vücut, Görkem Yeltan ise Eylül filmlerindeki rolleriyle En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştılar. En İyi Erkek Oyuncu ödülü ise Gelecek Uzun Sürer’deki rolüyle Durukan Ordu’nun oldu. Festival jürisi ayrıca, Celal Tan ve Ailesi’nin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nin oyuncularına toplu performans ödülü verdi.

Kaynaklar:

1)   Vikipedi

2)   Adana Büyükşehir belediyesi internet sitesi

Posted in Genel | 26 Comments