1951 Bulgaristan Göç Anılarım Bölüm 6

 

                                                                                                       İLKOKUL YILLARI (1953-1955)…

Eylül 1953’te Niğde Misli/Konaklı’da ilkokul birinci sınıfa başlamıştık. Öğretmenimizin olağanüstü çabalarıyla okuma yazmayı da öğrenerek 1953-54 eğitim ve öğretim yılını başarıyla tamamlayıp tatile girmiştik. Bir taraftan okulda bulabildiğimiz bazı kitaplarla okuma yeteneğimizi arttırmaya çalışırken, diğer taraftan da köydeki mağaraların ve kilisenin gizemlerini çözmeye çalışıyorduk. Derken… Temmuz 1954 sonlarına doğru, bir yıldır Osmaniye’de çalışmakta olan babam gelmiş ve ‘’toplanın Osmaniye’ye gidiyoruz.’’ Demişti.

Yeni bir göç olayı daha mı? Demiştik kardeşimle… Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Ne zaman yerleşik düzene geçecektik? Sorularımız yanıtsız kalmıştı. Çaresiz toparlanmaya başladık. Başladık çünkü Misli Köyünde evimizden başka bir şeyimiz yoktu. Hasılatını yapacağımız ekili dikili bağ, bahçe, tarlamız da yoktu. Evi de yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre Osmaniye’ye gitmek zorundaydık. Kısa sürede toparlanıp 8 km doğudaki Hüyük İstasyonu aracılığıyla, yine 350 km tren yolculuğu yaparak Osmaniye’ye geri dönecektik. Yaklaşık iki ya da üç günlük bir yolculuktan sonra Osmaniye’ye, babamın kiralamış olduğu Karaçay kıyısındaki evimize ulaşmıştık.

Amanos Dağları-Osmaniye Karaçay Deresi

Gözlerimi kapatıp o günlere gidiyorum. Babamın kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor sisler arasında. Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi var dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı bahçeye, Karaçay deresine açılıyor. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst kat bize kiralanmış, iki odası var. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyor. Zemine tahta döşenmiş, gezinirken dikkatli olmak gerekiyor. Alt kattakiler rahatsız etmemek gerekiyor. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan derenin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında. Çiçekleri pembe ve beyaz olarak iki renkte ve dikenli bir ağaç türü olan alıç genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş. Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Meyveleri muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Karaçay Deresi’ne komşu olan Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi kendi halinde insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi. Ev sahibimizin bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize ikram ettiği domates, biber, salatalık ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcan hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek olarak yedirirdi. Diğer taraftan Koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. O yönden de oldukça zengindik. Protein ihtiyaçlarımız böylelikle karşılanıyordu. Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki şimdilerde yanlarından geçmek istemiyorum.

Amanosların en güney ucunda bulunan İslahiye tepelerinden doğan Karaçay Deresi, 42 km’si Osmaniye il sınırları içinde olmak üzere, 70 km’lik bir akıştan sonra Ceyhan Nehri’ne katılıyormuş. Günümüzde Karaçay Deresi ile ilgili ıslah çalışmalarının yanı sıra mesire alanları da yapılmış. Osmaniye İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü internet sitesinden edindiğim bilgilere göre, şehir merkezine 4 km mesafede bulunan Karaçay mesire alanından sonra da 3 500 metre uzunluğunda, tabiat parkı özelliğinde bulunan vadi sonunda Karaçay şelalesi bulunmaktaymış. Karaçay Deresi dik yamaçlardan aşağıya inerken 25 metre yüksekliğinde Karaçay Şelalesini oluşturmaktaymış. Eşsiz güzellik ve manzara arz eden Karaçay Şelalesi buraya ayrı bir güzellik vermekteymiş.

Ev sahibimizin sebze ikramlarıyla Karaçay deresindeki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Bu kez pamuk tarlalarına gitmedik ama çapa ve yerfıstığı hasadına gitmiştik.

 

                                                               İLKOKUL 2. SINIFA BAŞLIYORUZ, OSMANİYE 1954…

Fakir Fukara kesiminin çocuklarına bırakacakları en büyük miras fukaralık ve eğitimsizliktir. Deyimi genelde doğrudur. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk. Yine de düşünüyorum da köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Derken Osmaniye’de okul dönemi geldi çattı. Evimize en yakın okul Osmaniye Cumhuriyet İlkokuluydu. Okul başladığında Misli ’de olduğu gibi burada da doğru dürüst üst baş ve ayakkabımız yoktu. Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük ve kırtasiyelerimizi sağlamıştı. Kendilerine şükran borçlu olduğumuzu hiç unutmadım.

Birinci dönem sonunda ben sınıfın en iyi öğrencisi olmuş, kardeşim de oldukça iyi sonuç almıştı. Sınıftaki başarılı sonuçlar ve fukaralığımız öğretmenlerimizden bazılarını da etkilemişti. Kitap kırtasiye konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Birinci yarıyıl karneleriyle eve geldiğimizde, sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı.

Bu arada, aradan 64 yıl geçmesine rağmen hiç unutamadığım ve her zaman hüzünle andığım bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum. Öğretmenlerimden bir beni çağırmış ve sağ elinin üstüne, değerini anımsayamadığım, madeni bir parayı koyarak bana vermişti. Neden eliyle vermemişti? Aşağılandığımı hissetmiştim. Sanat Enstitüsü ve Teknisyen okullarında çalıştığım sonraki yıllarda, köylerden gelen fakir aile çocuklarına yardım etmek isterken bana yapılan bu davranışı anımsadım hep. Okulun döner sermayesi aracılığıyla öğlenleri birer tas çorba verilmesini sağlamıştım. Böylelikle ben devre dışı kalıyordum.

Zamanla Karaçay Deresi kıyısındaki ahşap evimizi sevmiş, mahalleden arkadaşlar edinmiştik. Kardeşim ve ben uyum sağlamıştık. Birinci yarıyıl tatilinde de arkadaş sayımızı arttırmış, bu moralle okulun ikinci yarıyılına başlamıştık. Tam her şey yolunda gidiyor derken annem oldukça ağır bir biçimde hastalanmıştı. 1951 yılı Şubat ayının soğuk mu soğuk bir gününde Bulgaristan’dan başlayan göç sırasında hastalanan annem Edirne’de iki ay tedavi görmüştü. Hastalığı sık sık kendisini göstermesine rağmen ilk kez bu kadar ciddiyet göstermişti.

Annemin hastalığının ağırlaştığı Mayıs aylarına doğru, teşhis ve tedavinin Osmaniye sağlık kuruluşlarında yapılamayacağı kararı üzerine Mersin Devlet Hastanesi’ne sevki yapılmıştı. Okulumuzun tatile girmesine daha bir ay vardı. Babam da hem iş peşinde hem de ara sıra Mersin’e annemi ziyarete gittiğinden, kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Bakıyorduk da… Yeme içme konusunda ev sahibimizin bize yardımcı olduğunu anımsıyorum. Dayanışmanın önemini yaşayarak öğreniyorduk ve öğrenecek çok şeyimiz vardı.

Annemin hastanede olmasına rağmen kendi başımızın çaresine baktığımız gibi, okul ödevlerimizi de hiç aksatmadan yapmıştık. Osmaniye Cumhuriyet ilkokulunda 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılının ikinci dönemini de  başarı ile tamamlamış ve üçüncü sınıf olmuştuk. Birinci sınıfı Niğde Merkez köylerinden Misli/Konaklı’da tamamlamıştık. Bakalım üçüncü sınıfı nerede nasıl tamamlayacaktık? Dördüncü ve beşinci sınıfları düşünemiyordum bile…

                                                         1855 HAZİRAN SONLARI, MERSİN’E GÖÇÜYORUZ…

Okulun tatile girmesiyle birlikte babam Annemin Mersin Devlet Hastanesindeki tedavisinin oldukça uzun süreceğini, Mersin’e göç etmemiz gerektiğini söylemişti. Alıştığımız Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi, okulumuz ve arkadaşlarımızdan ayrılmak bizi hüzünlendirse de başka seçeneğimiz yoktu. Kabullendik…

Yeni bir okul, huyunu suyunu bilmediğimiz yeni öğretmenler ve arkadaşlar… Uyum sağlamış ve Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda ikinci sınıfı başarıyla bitirmiştik. Üçüncü sınıfı Mersin’de okuyacağımız kesinleşmişti. Acaba dördüncü ve beşinci sınıfları nerede ve hangi koşullarda okuyacaktık?

Osmaniye Karaçay kıyısındaki, kiralık da olsa, evimizi sevmiştik. İyi anlaştığımız arkadaşlarımız olmuştu. Ayrıca ev sahibimiz de her konuda bize yardımcı oluyordu. Üzgün ve kırılgan olduğumuzu gören babam Mersin’e yabancılık çekmeyeceğimizi söylemişti. Yeşilova Köyünden sonra bizimle birlikte Misli ’ye gelen anneannem ve dayılarım, kuraklıktan sonra Bursa Karacabey taraflarına gitmişlerdi. Cemile Teyzem orada Karagöz ailesinden biriyle evlenerek kalmış, Kurtuldu ailesinin diğer fertleri Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla anneannem Mersin’e gelmişlermiş. Kerim dayımla Yusuf dayım çırçır fabrikalarında işe bile girmişler. Bu haber içimizi ferahlatmıştı.

1955 Haziran ayı sonlarına doğru arkadaşlarımız ve bize emeği geçen ev sahibi ve komşularımızla vedalaşmıştık. Bir arabaya yüklenen eşyalarımızla Osmaniye Mamure Tren istasyonunun yolunu tuttuk. Ulaştığımız İstasyon oldukça büyük ve heybetli yapıydı. Bir o kadar da sağlam yapılı görünüyordu. Hayranlık duymuştuk. Hayranlık duyduğumuz Mamure tren istasyonunun Osmanlı döneminde, 1898 yılında İstanbul-Bağdat tren hattı kapsamında Almanlar tarafından yapılmış olduğunu öğrenmiştim görevlilerden.

Her zaman meraklı, öğrenmeye istekli bir çocuk olmam bazen başımı belaya sokuyorsa da genelde olumlu sonuçlar doğuruyordu. Hayranlıkla seyrettiğimiz istasyonda bir süre bekledikten sonra gelen kara tren vagonlarından birine eşyalarımız yüklenmiş ve Mersin’e doğru yolculuk başlamıştı. Osmaniye, Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice, Tarsus rotası izlenerek, yaklaşık 5-6 saat yolculuktan sonra Mersin Garına ulaşılmıştı.

Mersin Garı’nın tarihçesinin 1890 yıllarına kadar uzandığını öğreniyorum sonraki yıllarda. Adana-Tarsus-Mersin demiryolu 1886 yılında işletmeye açılmıştı. Günümüzdeki Mersin gar binasının 50 metre doğusunda bulunan küçük istasyondan Gümrük Meydanı’na ve Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’nde bulunan Bodosaki’ye ait fabrikalara dekovil hattı döşenmişti.

Bu tarihlerde başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya olmak üzere Mersin’de, 12 ülkenin konsolosluğu bulunmaktaymış. Garın yaklaşık 500 metre güneyinde Akdeniz sahili bulunmaktaymış, babam öyle söylemişti. Günümüzde aynı yerde Mersin Uluslararası Liman İşletmesiyle Atatürk Parkı yer almaktadır.

Osmaniye’den ayrılmadan bir hafta önce Mersin Devlet Hastanesi’ndeki annemi ziyarete gelen babam konaklayacağımız yer konusunu, dayılarımın da yardımıyla çözüme ulaştırmıştı. Eski Mersin Devlet Hastanesinin yaklaşık 600 metre doğusunda, tren garının da yaklaşık 1 500 metre kuzeyinde bulunan hazine arazisine yerleşmişler dayımlar ve diğer göçmenler. Babam da bu hazine arazisi üzerinde dayımlara komşu olacak konumdaki bir yere sazlardan bir baraka yapmış. Tren garında tutulan bir atlı arabayla göçmen barakalarının bulunduğu bu yere ulaşıp, eşyalarımız indirildi. Dayılarımın yardımıyla kısa sürede barakamıza yerleştirildi.

Günümüzde Mersin Atatürk Anadolu Lisesi ve çevresinin yer aldığı bu hazine arazisinde portakal ağaçları bulunuyordu. Kardeşim Mustafa ile ben hemen çevreyi keşfe çıkmıştık. Portakal ağaçlarının da bulunduğu bu hazine arazisi içerisinden bir dere de geçmekteydi. Bu iyiydi. Su sorunlarımızın bir bölümü çözülmüş olacaktı. En azından bulaşık ve çamaşır için suyu buradan temin edebilecektik.

Konaklama yerimizden güneye, tren garı tarafına baktığımızda birkaç konut dışında hiçbir yapılanma yoktu. Mersin Tren Garı kolaylıkla görülüyordu. Kuzeye, Toros Dağlarına doğru baktığımızda ise, şimdilerde Toroslar Belediyesinin bulunduğu bu bölgede, şehir mezarlığına kadar birkaç yapı bulunuyordu. Bu yapılardan birinin Kuvayi Milliye İlkokulu olduğunu öğrenecektik bir süre sonra.  Sol tarafımızda, batı yönümüzde ise annemin yatmakta olduğu hastaneyi görmüştük. Aramızda yapı yoktu

Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu

Mersin’in en bakir ve en çok fabrika işçisine ihtiyaç duyduğu zamanlarında gelmiştik buralara. Bu yüzden gecekondulaşmaya ve göçmen barakalarına fazla ses çıkaran olmamıştı. Ne de olsa fabrikalar için işçilere ihtiyaç vardı. Üstelik Mersin de henüz bir köy havasından kurtulamamıştı. 

1800’lerin başında bir balıkçı köyü olan Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlı birer yerleşim birimiydiler. 1830’lardan sonra, bölgede pamuk ekiminin başlamasının ardın ilk çırçır fabrikaları, ardından da tekstil fabrikaları kurulmuştu Tarsus ve Mersin’de. Hem tarımdan sanayiye hem de tarımdaki ırgatlıktan sanayi işçiliğine geçişin ilk adımları ortaya çıkmıştı. Şadi Eliyeşil ’in fabrikalarında yüzlerce sanayi işçisi çalışıyordu. Bunların bir bölümünü de Göçmen barakalarında yaşayanlar oluşturuyordu.

Pamuk tarlalarından elde edilen sanayi ham maddesinin işlenmesi için fabrikalara taşınması gerekiyordu. Üretilen tekstilin de dağıtımı, pazarlara çıkabilmesi için ulaşım ağının genişletilmesi zorunluluğu vardı. Arzu edilen ulaşım ağı Tarsus’tan sağlanamaz olmuştu. Başlangıçta bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti. Bunun bir sonucu olarak 1886’da Bağdat Demiryolunun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısının kurulmasını sağlanmıştı. Sağlanmıştı çünkü Antik Çağ’dan 17. yüzyıla kadar bir liman kenti olan Tarsus bu özelliğini kaybetmişti.  

M.S. 5 yüzyılda Roma İmparatoru Justinaus, özellikle kış aylarında kentte su baskınına neden olduğu için Kydnos/Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmişti. Böylelikle bugünkü Tarsus şelalesinin meydana gelmişti. Gelmişti gelmesine ama kentin içinden geçen nehir yatağı kurumuş, bu suyun ulaştığı Regma Gölü olarak bilinen lagün, yeterli suyu alamadığı için, zamanla bir bataklığa dönüşerek liman olarak önemini yitirmesine neden olmuştu. Yeni bir limana ihtiyaç doğmuştu. En yakın liman da Mersin’de bulunuyordu.

1800’lerin ikinci yarısından sonra üretilen hammaddenin taşınmasına yönelik Adana-Tarsus-Mersin Demiryolu ile Mersin limanının kurulması ile birlikte Tarsus önemini yitirmişti. Mersin önem kazandı ve 1864 yılında, idari birim olarak, kaza oldu. 1869’da Belediye Meclisi kuruldu, 1888 yılında da Sancak oldu. Mersin’de ticaret gelişti, 1900’lü yıllarda, günümüzdeki Atatürk Caddesinin devamı olan, Uray Caddesi ticaretin merkezi oldu. Tüccarların konaklaması için Azak Han, taş Han gibi hanlar yapıldı. Müslim ve Gayrimüslimlerin nüfus olarak artması üzerine kiliseler, camiler, sinagoglar ve konaklar inşa edildi.

Eski Mersin Sahili 1950

1924 yılında il yapılan Mersin 1933 yılında Büyük Mersin İlini oluşturmak için İçel İline katıldı ve ilin merkezi Mersin oldu. 1930’lu yıllardan itibaren başta Ankara olmak üzere birçok kentin şehir planını yapan Hermann Jansen Mersin Şehir planını da yaptı. Böylelikle bir balıkçı köyü olan Mersin modern bir kent olma yolunda emin adımlarla ilerlemeye başladı.

Bizler Mersin’e, köylülükten modern bir kente dönüşmeye başladığı bir dönemde gelmiştik. Hızla büyümeye başlamış olan Mersin; Mesudiye, Mahmudiye, Nusretiye, Kiremithane, Hamidiye ve İhsaniye gibi yeni mahalleleriyle, Tipik Avrupa Akdeniz kentleri görünümündeki yaşamıyla yeni yüzyıla heyecanla, umutla başlangıç yapmıştı. Yılda 300 ton pamuk işleyip 200 ton bez üreten ve buharla çalışan çırçır fabrikalarıyla da göçmen barakalarına yerleşen bizler için de umut kapısı olmuştu. Büyüklerimiz öyle söylemişti, bekleyip görecektik.

 

                                                     AĞUSTOS 1955, GÖÇMEN BARAKALARINDA YAŞAM…

Mersin Tren Garından hareketle Çakmak Caddesi üzerinden kuzeye, Toroslara doğru yaklaşık 800 metre yürürseniz, Çakmak Caddesi 112. Cadde ve 5337. Sokak ile bir kavşak oluşturur. Bu kavşakta birleşen 5 tane yol olduğundan, 1955’te buradaki kahvehaneye ”Beşyol Kahvesi” denirdi.

Beşyol kahvesinin kuzeyinde, Çakmak Caddesi ile sağındaki 112. Cadde arasında kalan ve günümüzdeki Gazi Mustafa kemal Bulvarı’na kadar uzanan bölge 1955’lerde hazine arazisiydi. Üzerinden geçen bir derenin de bulunduğu bu hazine arazisi İş bulmak ümidiyle Mersin’e gelen göçmenlerin çadır kurduğu, sazlar ve tenekelerden kulübeler ve barakalar yaptığı uygun bir yerleşim alanıydı.

Göçmen barakaları olarak bilinen bu yerleşim bölgesine Teneke Mahallesi de denirdi. Denirdi çünkü zamanla çadırların, sazdan ve tenekeden yapılan barakaların sayısı artmış ve 500-600 kişinin yaşadığı bir mahalle olmuştu. Bu mahalle günümüzdeki Nusretiye mahallesinin çekirdeğini oluşturmuştu sanıyorum.

Eski Mersin Devlet Hastanesinde yatmakta olan annemin tedavisinin uzun süreceğinin anlaşılması üzerine, Haziran ayı sonlarında Osmaniye’den Mersin’e göç etme gereği doğmuş, biz de ”Akıncı Ailesi” olarak bu mahallede yerimizi almıştık. Gözlerimi kapatıp 1955 yılını anımsamaya çalışıyorum. Mahallemizin çevresinde doğru dürüst bir yapılaşmanın olmadığını görüyorum sisler arasından. Yapılaşma tren garı ve sahil arasındaydı. Göçmen barakalarının yaklaşık 1 000 metre güneyinde Tren garı ve 1 500 metre güneyinde de Akdeniz sahili bulunmaktaydı.

Tren garına kadar olan bölgede tek tük yapılaşma vardı. Tren garı ile sahil arasındaki bölge, bir bakıma ticaretin kalbinin attığı yerleşim birimiydi. Kiliseler, sinagoglar ve Ulu Cami’nin de bulunduğu bir alandı. Barakalarımızın doğu tarafı portakal bahçeleriyle, batı tarafında ise Devlet hastanesiyle Hastane Caddesi üzerinde sahile doğru sıralanmış bazı konutlar ve çırçır fabrikaları vardı. Kuzeyimiz Toros Dağlarına doğru uzanmakta olup, sonradan 1955-56 Eğitim ve Öğretim yılına başlayacağımız Kuvayi Milliye İlkokulu ile Mersin Şehir Mezarlığı bulunmaktaydı. Bunların dışında portakal bahçelerinin Toroslara kadar uzandığını hatırlıyorum.

Osmaniye’den Mersin’e gelişimizin ertesi günü Mersin Devlet Hastanesine annemi ziyarete gitmiştik. Özlemiştik annemi, O da bizleri özlemişti. Hasret giderdik. Sağlığının iyiye gittiğini söylemişlerdi hemşireler. Hastane kuralları gereği yarım ya da bir saat sonra yanından ayrıldık. Hüzünlenmiştim. Barakalardaki evimize geri döndük. Tek odalı sazdan kulübemizi mümkün olduğunca düzenlemeye ve düzenli tutmaya özen gösterdik. Kalan zamanımızda da çevreyi tanımaya ve arkadaş edinmeye çalıştık.

Bir hafta on gün sonra barakalarda herkes birbirini tanımış ve 10-15 arkadaşımız olmuştu. Arkadaşlarımızdan bazılarının anne ve babaları da dayılarımın çalıştığı çırçır fabrikasında çalışıyorlardı. Babam da çalışmak için başvurmuştu ama işçi alım mevsimleri geçmişti. Başka işler arıyor ve işçi pazarında günlük işlere gidiyordu.

Göçmen barakalarında yaşam hem çocuklar hem de büyükler için zordu. Zordu çünkü çırçır ve iplik fabrikalarına vardiyalı işe gidenlerin küçük çocukları da evde yalnız kalmak zorundaydı. Vardiyalı çalışma sisteminde uykuya uyum sorunları da ortaya çıkardı. Saat 16-24 vardiyası bir süre sonra 24-08 vardiyasına ve sonrasında da 08-16 vardiyasına dönüşürdü. Anneannem kendi çocuklarıyla, dayımlarla birlikte bizimle de ilgileniyordu gücü yettiği oranda. Biz de O’nu yormamaya çalışıyor, bazı işlerinde yardımcı oluyorduk. Eve su getirme, çöpleri uygun bir yere götürüp dökme vd. işlerde yardım ediyorduk.

Sahilde ve sahile paralel sokak ve caddelerde simit ve burma tatlısı satan bizim yaşımızda çocuklar görmüştük. Acaba biz de satabilir miydik? Kardeşimle ben ve diğer çocuklar bir süre sonra ailelerimize ekonomik yönden yararlı olabilir miyiz? Diye düşünmeye başladık.  Babalarımıza açtık simit satma konusunu, uygun buldular ve bizlere birer simit tablası yaptılar. Simit fırınlarıyla konuştular. Peşin parayla iskontolu simit vermeyi kabul etmişlerdi fırıncılar. Bunun üzerine ailelerimiz bizlere 20-30 simit alacak kadar parayı derleyip verdiler.

Sanıyorum Ağustos ayı ilk haftasının sonlarına doğru, güzel bir günün erken saatlerinde, saat 4-4,5 sıralarında göçmen barakalarından 8-10 çocuk simit fırınlarının yolunu tuttuk. Bazılarımız 20 bazılarımız 30 simit alarak Mersin sokaklarına dağıldık. Ben 30 simit almıştım. Tan ağarmakta iken ıssız sokaklarda ”Simiiiiit… Sıcak simit… Sıcak Simiiiiit… El yakmazsa para verme…” Diye bağırdıkça tatlı uykusundan uyanan bazılarınca azarlanıp, kovulmama rağmen simitlerimin 20 tanesini satmıştım. En azından fırına verdiğim parayı çıkarmıştım. Geri kalan 10 simidi de öğleden sonra, akşamüzeri satmak üzere eve dönmüştüm. Kardeşim Mustafa’nın aldığı 20 simidin tamamını satmış olarak eve dönmesi ikimizi de sevindirmişti. Simitçilikte iş var. Demiştik birbirimize…

Simit işinde ustalaşmaya başlamıştık. Aldığımız simitlerin tamamını satıyorduk artık ama yine de çok fazla almamaya özen gösteriyorduk. En azından kendi harçlıklarımızı çıkarmaya başlamıştık. Ailelerimize yük olmaktan kurtulmuştuk. Yaz tatili olduğu ve günler oldukça uzun olduğu için zamanımız boldu. Okul ve eğitimi kurtuluş olarak gördüğümüzden, İstasyon Caddesinde, Tren garının karşısındaki Mersin Halk Kütüphanesine gidiyorduk boş zamanlarımızda. Hem çocuk kitapları okuyor hem de Mersin ile ilgili yazılar bulmaya çalışıyorduk. Ben bulabildiğim her şeyi yutarcasına okuyordum. Her zaman meraklıydım. İlgi alanlarımdan biri de yerleşmeye çalıştığımız Mersin kentiydi.

Bir balıkçı köyünden modern bir kente dönüşmekte olan Mersin’i de tanımaya çalışıyordum. Nasıl olmuştu da bu kadar ilgi çekici ve işçi kentine dönüşmüştü? Sorusu bana aylarca kaldığımız pamuk tarlalarını ve yapılan pamuk hasadını hatırlatmıştı. Hammadde olarak pamuk ile mamul madde olarak iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi ve Mersin limanı oynamıştı.

Pamuk, lifleri için yetiştirilen değerli bir tarım bitkisiydi. Dokuma sanayinin en önemli hammaddelerinden biri olan pamuk lifleri, ucuzluğunun yanı sıra kolayca eğirilebilen doğal bir büküme sahipti. Dokunmadan önce özel bir işlem gerektirmemesi, yıkanmaya karşı dayanıklılığı ve yünden daha sağlam olması gibi üstün niteliklerinden ötürü gerek kumaş, gerek öbür dokumaların üretiminde yaygın olarak kullanılıyordu. Her ne kadar günümüzde, naylon, reyon ve polyester gibi yapay lifler dokumacılık alanında önemli bir yer tutuyorsa da, dünyada hâlâ milyonlarca insan geçimini pamuk tarımından ya da pamukla ilgili bir işten sağlanmaktadır. 

Giderek artan pamuk üretimine karşılık, liflerin tohumlardan ayılması işleminin elle yapılıyor olması pamuğun işlenip satılmasını çok yavaşlatıyordu. Sonunda, 1793’te Eli Whitney adında bir Amerikalı mühendis “çırçır” denen bir makine geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanmasına son verdi. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makineyle 5060 işçinin elle yapabileceği iş kolayca yapılabiliyordu. Whitney’in çırçır makinesi sayesinde pamuk üretiminin hızla artması, elde edilen pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı ve daha nitelikli tezgâhlara gereksinim doğurdu; bu alandaki  yenilikler ve buluşlarla pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük sanayi dallarından biri durumuna gelmişti.

Pamuklu dokuma sanayisi 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin öncü sanayi kollarındandı. Türkiye’de ilk kez 19. yüzyıl başlarında Çukurova bölgesinde ilkel yöntemlerle başlayan pamuk üretimi 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’ nın Çukurova yöresini ele geçirmesiyle gelişmeye başladı. 1860 yılından itibaren Süveyş kanal inşaatının başlaması o güne kadar küçük bir balıkçı köyü halindeki Mersin’i birden öne çıkardı. Suya dayanıklı en sağlam kereste sedir, katran olarak ta anılan ağaçtı. Lübnan’ın simgesi olan bu ağaç Lübnan dağlarının yağmalanması sonucu azalınca, Torosların yüksek tepeleri yeni kaynak olarak gözlerin Mersin’e dönmesine yol açtı…

Mısır’daki Süveyş kanalı başta olmak üzere doğu Akdeniz’in diğer tersanelerinin ihtiyaç duyduğu kereste dağların yüksek yerlerinden kesiliyor özellikle Suntras, şimdilerde can çekişen Efrenk/Müftü deresi üzerinden deniz kıyısına ulaştırılıyordu.  Herhangi bir iskele olmadığı için gelen gemilerin kıyıya mümkün olduğunca yaklaşması ve denize giren taşıyıcı işçilerin sığ sularda gemiyle, kara arasında yük taşıması gerekiyordu. Bu ise önemli gecikmelere ve maliyetlere neden oluyordu. Çözüm Mersin limanının ve iskelelerinin yapılmasından geçiyordu. Böylelikle Mersin dünya ticaretine entegre oluyordu. Bu sonuç yabancıların Mersin’e olan ilgilerini arttırmıştı.

1864’te Fransızlarca kurulan ilk çırçır fabrikasını İngilizler ’in Adana, Mersin ve Tarsus’ta kurdukları öbür fabrikalar izledi ve daha sonra başka pamuk işleme tesisleri kuruldu. Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler tarafından kurulan bir çırçır fabrikası 1944 yılında Mustafa Güleç adında bir işadamı tarafından işletilmeye başlamıştı. Fabrika yılda 500 ton pamuk işleme kapasitesine sahip olup, 64 beygir gücünde bir lokomobil ile çalışmaktaydı. Abdülkadir Perşembe tarafından 1937 yılında kurulmuş diğer bir çırçır fabrikası da 50 beygir gücünde bir dizel motorla çalışmakta olup, yılda 500 ton pamuk işliyordu.

Çukurova Grubu’nun kurucuları Eliyeşil ile Karamehmetler, Tarsus’un büyük toprak sahipleriydi. İki ailenin ilk ciddi girişimi, 1887’de kurulan azınlıklara ait Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikası’nın 1925’te devralınmasıydı. Eliyeşil ve Karamehmetler, Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurarak bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye ilk adım atan Türk ailelerdi.  Türkiye’nin en eski ve en büyük tekstil komplekslerinden biri olan bu tesisler, 1925’te sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik kapasiteye sahipti. 1932’de büyük bir değişim geçiren fabrika, Türkiye’nin ilk modern tesisi hüviyetini kazandı. 1940’lara doğru tarım araçları temsilciliği işine girdiler. Asıl büyük atılım iş makineleri acenteliğiyle geldi. 1949’da işçi sayıları 3 bine ulaşmıştı.

Eliyeşil ve Karamehmetlerin Tarsus ve Mersin’de oluşturdukları sanayi kompleksleri binlerce kişiye iş kapısı olmuştu. 1951 yılında Bulgaristan’daki varlıklarından koparılan bizler 4 yıl sonra hala toparlanamamış ve Mersin’deki Göçmen barakalarında yaşamak ve çırçır fabrikalarında çalışmak, simit satmak ve sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalmıştık. Tek kurtuluşumuz, nasıl ve ne şekilde olursa olsun, iyi bir eğitim görmekten geçiyordu. Geçiyordu çünkü yaşadığımız Göçmen barakaları, özellikle yağmur sonraları iyice yaşanmaz hale geliyordu. Yağmur sonrası barakalarımıza dolan çamurlu suyla mı, yoksa bastığımızda ayaklarımızı kurtaramadığımız çamurla mı yaşayacaktık? Hafakanlar basıyordu. Yine de zamanla alıştık ve olumsuzluklara önlemler almaya başlamıştık. Derken yaz tatili bitti, okula başlama zamanı geldi. Günümüzdeki Kuvayi Milliye Caddesi üzerinde aynı adla anılan ilkokula kaydımız yapılacaktı…

817 total views, 1 views today

Share Button