Göç ve İvriz İlköğretmen Okulu Anılarım Bölüm 10

Ekim1958, İvriz İlköğretmen Okulu…

İvriz’e geleli neredeyse bir ay olmuştu. Okul Müdürümüz Kamil Açan hafta başı törenlerinde eğitimin önemini sürekli vurgulamakta ve ” Eğitim bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydir.” Dedikten sonra ”Sizlere burada öncelikle hayatınızı devam ettirecek her şeyi öğreteceğiz.” Demekteydi. Bizler de okullarımızı bitirip; ilk, orta ve lise dengi okullarda öğretmen ve idareci olarak göreve başladığımızda eğitim ve öğretimin ne denli önemli olduğunun farkına varmıştık.

Gerçekten de ”Eğitimin bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şey olduğunu, bir zamanı mekânın olmadığını, İnsanoğlu ölene kadar eğitimin sürdüğünü yaşayarak öğrenmiştik. Aileden başlayan Eğitim İnsanoğluna kişiliğini, insanı insan olarak sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı, sergilediği davranışları, ahlakı kazandırıyordu. Öğretim ise okullarda gerçekleştiriliyordu. Öğretim, Ülkenin Milli Eğitim bakanlığınca düzenlenmiş Müfredat programları çerçevesinde, bir amaca yönelik olarak yapılan sistemli bir uygulamaydı. Daha yalın bir tanımla eğitim adam etmeyi,  bir başka deyişle insan olmayı, öğretim ise bilgi kazandırmayı amaçlayan süreçlerdi.

Nitekim, ne zaman okul müdürü Kamil Açan’ın odasına gitsem koltuğundan kalkarak karşılardı. Neden kalktığını, bu davranışın beni utandırdığını söylediğimde ”Seni adam yerine koyduğumun göstergesidir.” Demiş ve eklemişti. İdareci ve öğretmen olarak görev aldığınız yerlerde odanıza gelen öğrenci velisi ya da bir başkasını kalkarak karşılarsanız adam yerine konulduğunu anlayacak ve size ona göre davranacaktır. Bu sözü hiç unutmadım. gerek meslek hayatımda gerekse günlük yaşamda, yaşı ne olursa olsun, ayağa kalkarak karşıladım, karşılamaya devam ediyorum. Eğitimden amaç bu olmalıydı…Bu tür davranışları İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu idareci ve öğretmenleriyle Ankara Yüksek Öğretmen Okulu idareci ve öğretmenlerinde de görmüştüm. Köy Enstitüleri eğitimleriyle öğrencilerine ”İnsan Olmayı” öğretiyorlardı.

Okulu, yönetimini, öğretmenlerimizi tanımaya ve kurallarını öğrenmeye başlamıştık. Okulda tam bir kışla havası vardı. İyi ki vardı çünkü 600 civarında öğrencinin olduğu İvriz’de kadrolu çalışan 10-12 görevli bulunurdu. Söz gelimi yemekhanemizde bir aşçıbaşı ile yardımcısı olurdu. Onlar yemekleri hazırlardı.  600 öğrenci ile birlikte okul müdürü ve öğretmenlerin de yemek yediği yemekhanede yemek masalarının hazırlanması, yemekten sonra masadakilerin toplanması ve bulaşıkların yıkanması gibi işler yemekhanedeki nöbetçi olan öğrenciler tarafından yerine getirilirdi.

Yemekhane ve idarede olduğu gibi diğer birimlerde de öğrenciler görevliydi birer hafta süreyle. Her hafta başında, duruma göre, 60-70 öğrenci nöbete çıkar, bir hafta süreyle derslere girmezdi. Ders notlarını derse katılan arkadaşlarından alır, kendi defterine çeker ve çalışırdı. Fırında, çamaşırhanede, yemekhanede, müzikhanede, laboratuvarda, idarede, ziraatta ve diğer birimlerde birer hafta süreyle aldığımız sorumlulukların bizi hayata hazırladığını yıllar sonra yaşayarak öğrenecektik. Öğrenecektik çünkü Eğitim bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydi. Köy Enstitüleri ve devamı olan İlköğretmen okulları bizlere her türlü sorumluluk yükleyerek her şeyi öğrenmemizi sağlıyordu.

Okul yönetim binası ile yemekhane bitişikti. Yöneticiler ve öğretmenler bir ara kapı ile yemekhaneye geçerlerdi. Arazi eğiminden ötürü, yönetim binası ile aynı zeminde olan yemekhanemizin bir de bodrum katı vardı. Yemekhane binamız iki katlıydı yani. Ziraattan gelenler için bodrum, zemin kat oluyordu. Zemin katta mutfak ve gerekli erzakla eşyalar bulunurdu. Zemin üstü bölüm yemekhaneydi.

1958’li yıllarda okullar henüz kalorifer sistemleriyle tanışmamışlardı. Odun ve kömür sobasının da bulunmadığı yemekhanemizde fazla yer kapladığı için sandalye yerine tabureler kullanılmıştı. Yemek sonrası yeterince temizlenemedikleri için üzerine oturduğumuzda bazen pantolonumuza yapışırdı. Tam bir kışla havasının olduğu okulumuzdaki sabah kahvaltılarında herkese çeyrek ekmek verilirdi. Çaylarımızı kazanlardan kepçe ile alır, su bardaklarına koyardık. İkinci bir çeyrek ekmek alma olanağımız olmadığı gibi, ikinci bardak çay alabilmek de mümkün değildi.

Yemekhanemiz aynı zamanda konferans ve diğer sosyal etkinliklerin düzenlendiği yerdi. Etkinliklerin gerçekleştirildiği oldukça büyük bir sahnesi de vardı. Bazı hafta sonları filim gösterileri de, sinema salonuna dönüştürülen yemekhanemizde izlenirdi.

Tam bir demokratik ortamın bulunduğu İvriz’de, öğrencilerle yönetim arasındaki iletişimi gerçekleştirecek öğrenci temsilciliği seçimleri propagandaları da Konferans salonuna dönüştürülen yemekhanede gerçekleşirdi.

Ülke seçimlerinde olduğu gibi üst sınıflardaki ağabeylerimiz, parti seçimlerinde olduğu gibi, bir gruplar oluştururlar, kendilerine bir de ad verirlerdi. Propagandalarını yaparlar, seçim yapılır ve en çok oy alan gurup öğrenci temsilcisi olarak görevlerine başlarlardı. Okul idaresi ile diyalog kurarak köprü görevini üstlenmiş olurlardı. Ayrıca öğrenciler arasındaki sürtüşmeleri gidermek, garibanları desteklemek, gerekirse maddi ve manevi olarak yardımcı olmak gibi görevleri de üstlenirlerdi. Bir bakıma ülke yönetimine hazırlık aşamasıydı öğrenci temsilciliği seçimleri.

İvriz, bir okuldan çok modern bir köyü andırıyordu. İdare binası, öğretmen lojmanları, derslikler, kütüphane, yemekhane ve yatakhaneler, müzikhane, işlikhaneler, laboratuvar dersliklerinin yanı sıra fırın, hamam, odunluk ve kömürlükler olmak üzere çok büyük bir alana ve dağınık olarak yapılanmıştı. Ayrıca ziraat olarak adlandırdığımız bölgede her türlü tarım araçları, bahçelerde kullanılacak alet ve edevatlar. Hayvanlarımız da vardı. Binaların bir ucu taaa Sütunlu Tepesinin eteğindeki dereye, öbür ucu da Uygulama Binasına kadar uzanırdı. . İvriz yerleşkesi Eğitim ve Öğretim yeri olarak biçilmiş kaftandı. Az daha unutuyordum, bir de kantinimiz vardı yukarıda bir yerlerde.

Acemiliğimizi ve ürkekliğimizi henüz üstümüzden tam olarak atmadığımız ilk haftalarda, her konuda bize yardımcı olan öğretmenlerimiz ve büyük sınıflardaki ağabeylerimiz oldukça hoşgörülü davrandılar. Ama herkesin yeri yurdu, sınıfı yatakhanesi belli olduktan ve dersler de iyiden iyiye başladıktan sonra, hayli katı bir disiplin kendini hissettirmeye başladı. Disiplin demek uzunca çalan sert tınılı ziller demekti. Yatma kalkma, kahvaltı yemek, mütalaa ve ders saatlerimizi hep bu ziller haber verirdi.

İvriz’de Eğitim ve Öğretim

Sabahleyin saat 06’da kalk zilinin çalmasıyla birlikte, nöbetçi öğretmen, bazen öğrenci başkanı ya da disiplin başkanı, genellikle ellerindeki bir anahtar ya da bir madeni para ile demir ranzalara vurarak uyanmayanları uyandırırlardı. Uykunun o en tatlı yerinde istemeyerek yataktan doğrulur, gözlerimizi ovuşturarak kalkmaya çalışırken, Öğretmenimiz ya da öteki görevlinin başka koğuşlara gitmesini fırsat bilerek tekrar battaniyelerimizi başımıza çekip birkaç dakika daha kestirmek büyük bir zevkti.

Sabahları saat 06.45’de mütalaa (etüt) zili çalmadan sınıflarımızda olmak zorundaydık. Ödevlerin yapılması ve bir sonraki derse hazırlık çalışmasının yapıldığı zorunlu etütler 06,45-07,45 arasında yapılırdı. Etütten sonra okul meydanında toplanarak, sabah sporu niyetine, milli oyunlar oynardık. Milli oyunlara hazırlık aslında resim öğretmeni olan Mehmet Karaman tarafından gerçekleştirilirdi. Müzik bölümünü de Kemal Çuhalılar öğretmenimiz çözmüştü. Okul bando takımı tarafından müzikleri çalınan milli oyunlar spor olmaktan çıkar, tam bir şölen havasına dönerdi. Ben bando grubundaydım, akordeon çalıyordum. Sonraki yıllarda bando grubu yerine oyun grubu içinde yer almadığıma bir hayli hayıflanmıştım.

Milli oyunlardan sonra bir düzen içinde yemekhaneye, sabah kahvaltısına gidilirdi. Çeyrek ekmek ve bir bardak çay eşliğinde peynir, zeytin,  bazen de pişmiş bir yumurta ile tamamlanan kahvaltı sonrası derslerimiz başlardı.  Dört saatlik değişik derslerden sonra öğle yemeği ve ardından dört saatlik bir ders yapılırdı. Akşam etütlerinden önce, aradaki yaklaşık 2 saatlik serbest zamanda müzikhanede, resimhanede, spor alanlarında ve bütün dünya klasiklerinin bulunduğu kütüphanede bulunurduk. Anımsadığım kadarıyla her hafta en az bir kitap okunur, özeti çıkarılır ve diğer arkadaşlara sunumu yapılırdı.

Akşam yemeğinden önce bir buçuk saat ve yemekten sonra da bir buçuk saat olmak üzere 3 saat etüt çalışmamız olurdu. Sabah etütleriyle birlikte, günde zorunlu olarak 4 saat etüt yapmış olurduk. Nöbetçi öğretmen ve üst sınıflardaki öğrencilerin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen etütlerde bütün ödevlerimiz bittiği gibi ertesi günkü derslerin ön hazırlığı da yapılmış olurdu. Muhteşem ve mükemmel bir uygulamaydı zorunlu etütler. Öyleydi çünkü yapamadığınız soruları sınıf arkadaşlarınıza sorabildiğiniz gibi nöbetçi öğrenci ve öğretmenden de yardım alırdınız.

Etütlerde ödevler ve sonraki günün ön hazırlıkları gerçekleştiğinden, boş kalan zamanların da iyi değerlendirilmesi gerekiyordu. Bu konuda da öğretmenlerimiz çok iyi rehberlik yapmışlardı. Yapmışlardı ki bazılarımız müzik dalında, bazılarımız resim dalında, bazılarımız edebiyat ve spor dalında yetkin hale gelmiştik. İvriz ve diğer İlköğretmen okullarında dünyaya örnek olacak bir eğitim ve öğretim vardı. Ülkemizdeki bütün tanınmış sanatçı, edebiyatçı ve yazarların okullarımız kaynaklı olduğunu bilmek yeterlidir…

İvriz’de Eğitim ve Öğretim Kadrosu

Anımsadığım kadarıyla Eğitim ve Öğretim kadrosunda başta okul müdürümüz Kamil Açan olmak üzere Kemal Çuhalılar, Salih Ziya Büyükaksoy, Mehmet Karaman, Ali Tutal, Nevruze ve Hikmet Göksel, Nevin ve Ömer Canbazoğlu, Sabriye ve Mehmet Ali Aladağ, Mehmet Baş, Hüseyin Seçmen ve Şerif İken bulunmaktaydı. Sonraki yıllarda kadroya İmdat Halvaşi de katılmıştı. Anımsayamadıklarım için affola…

En çok etkilendiğim ve unutulmazlarım arasına girenler başta okul müdürümüz Kamil Açan olmak üzere Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar, Resim Öğretmenimiz Mehmet Karaman, Tarih Öğretmeni Hüseyin Seçmen ile ikinci sınıfta Türkçe Öğretmenim olan Nevruze Göksel ve Matematik Öğretmenim olan Ömer Canbazoğlu’ydu.

Müzik öğretmenimiz olan Kemal Çuhalılar’ın ayrı bir yeri ve ağırlığı vardı.  Müzik koluna Kemal Çuhalılar başkanlık ederdi. Çuhalılar öğrencileri arasında kulakları hassas olanlara ders dışında mandolin ve keman dersleri verirdi. Müzik Kolu her ay öğrencilere ve çevre köy halkına müzik konseri verir ve bunları Ereğli Lisesi’nde de tekrarlardı. Bu nedenle İvriz Köy Enstitüsü mezunu Prof. Feridun Büyükaksoy, Dedeköy’lü Emin Dedeköy gibi birçok öğrenciyi İstanbul çapa Müzik semineriyle Ankara Gazi Müzik bölümlerine yönlendirmiştir. İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik seminerine gönderdiklerinden biri de bendim.

Kısa boylu, minyon yapılı, sarışın, açık kumral saçlı, sert mizaçlı, hemen hemen hiç gülmeyen bir insandı Kemal öğretmenim. Bunda Müzik dersinin ve mutlaka bir enstrüman çalma zorunluluğunun da payı vardı. Mezuniyet sonrası bir köyde görev alacak olan bizlerin, en azından İstiklal Marşı’nı söyleyecek, söyletecek ve idare edecek bilgi ve yeteneği edinmeliydik. Bu nedenle Kemal Bey hiç taviz vermezdi.

Bitirme sınavlarının değişmez sorusu İstiklal Marşı’ydı. Üç yıllık okul hayatımız boyunca öğrendiğimiz şarkı, türkü ve marşların en zoru buydu birçok öğrenci. İstiklal Marşını tek başına hatasız söyleyebilmek de yeterli değildi mezun olmak için. Aynı anda hem söylemek, hem mandolinle çalmak ve hem de ayakla vuruşları hatasız yapmak gerekiyordu. Hele İstiklal Marşı söz konusu olunca Kemal Bey en ufak bir hatayı affetmez, hiç gözümüzün yaşına bakmadan geçersiz notu verirdi. 

Resim Öğretmenimiz Mehmet Karaman İvriz Köy Enstitüsünün direklerden biriydi. Yaşamını köy enstitüsü davasına adamış, ömrünü köy enstitüsü aşkıyla taçlandırmış, yediği ekmeği, içtiği suyu soluduğu havayı İvriz’e taşımıştı. İvriz Köy Enstitüsünün ilk mezunlarından olan Mehmet Karaman İvriz’in taşında toprağında, havasında, suyunda, her şeyinde vardı. Bunu öğrencilerine de aşılamıştı. İvriz sevgisini yerel ve ulusal milli oyunlarla pekiştirmişti. Öyleydi çünkü ustaca zeybek oynayabilen Mehmet Karaman bu yeteneğini bütün İvriz’lilere aktarmıştı. Haftada iki gün, Salı ve Perşembe günleri sabah kahvaltısından önce bütün okul öğrencileri folklor oynardı. Müzik kolunda olanlar da mandolin ve akordeonla müziğini çalardı. Ben akordeon çalanlardan biriydim. Tüm İvrizli öğrencilerin katılımıyla spor niyetine gerçekleştirilen Milli oyunlar tam bir şölen havasına dönüşürdü. Müzik ve hareket bütün yorgunluklarımızı yok eder, bilenmiş olarak derse girerdik.

Aslında Resim öğretmenimizdi Mehmet Karaman… Başta Prof. Dr. Hasan Pekmezci olmak üzere, ülkemizin birçok ünlü ressamımızın yetişmesine önayak olmuştu. Bizlerle olan iletişiminde de söyleyiş üslubu sözcüğün tam anlamıyla harikaydı. Yüz yıllar ötesinden taşıdığı Anadolu aşiret ağzını çok ustalıkla kullanır, iki kişi arasında dahi kullanılması sakıncalı sayılan deyişleri doğal bir ustalıkla söz arasına sıkıştırır, bizi öyle azarlardı. Hiçbir öğrenci bu söylemi yadırgamazdı. Sever ve sayardık kendisini.

Birinci sınıfta Türkçe Öğretmenimiz Şerif İken’di. İlk derslerimizde ”bu okula isteyerek mi geldiniz, yoksa lise de mi okumak isterdiniz? ” Sorularıyla başlamış ve Köy Enstitülerinin erdemini anlatmıştı uzunca bir süre. İkinci sınıftaki Türkçe Öğretmenimiz Nevruze Göksel’di. Çiçeği burnunda, yeni mezun ve çok güzeldi. Bütün öğrencilerin hayranlık duyduğu Nevruze öğretmenimiz bir süre sonra Hikmet Göksel ile evlenmişti. Öğrencileriyle yakından ilgilenir, yardımcı olurdu.

1958-60 yılları arasında İvriz’de görev yapan Ömer Canbazoğlu hem birinci hem de ikinci sınıfta Matematik Öğretmenim olmuştu. Çalışkan ve konusunda uzman kişiliğiyle dersini sevdirmişti. Sonraki yıllarda, Ankara fen Lisesi’nde çalışırken görüşme ve İvriz anılarını konuşma fırsatımız olmuştu.

Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen hayranlık duyduğum öğretmenlerden biriydi. İvriz Kaya Kabartması üzerine araştırma ve çalışmaları vardı. Tarih derslerini onunla sevmiştik. Sevmiştik çünkü küresel bir bakışla konulara girerdi. 18. Yüzyıl Avrupası diye başlar, dönemdeki Avrupa İmparatorluklarını özetledikten sonra Osmanlı İmparatorluğu’na geçerdi. Böylelikle karşılaştırmalı bir tarih ortaya çıkardı. Isparta’da öğretmen olarak çalıştığım 1970 yılında Gönen İlköğretmen Okulunda olduğunu öğrenmiş ve görüşme fırsatım olmuştu. Halen Tekirdağ Çorlu’da yaşıyormuş. Karacaoğlan, Şinasi ve Köroğlu adlı kitaplarını yayınlamış.

Fen Bilgisi Öğretmenimiz Mehmet Baş’ın da öğrencileriyle arası iyiydi. Yerinde ve zamanında yaptığı konuyla ilgili esprileri fen derslerini sevmemizi sağlamıştı. Samsun’da emekliliğin tadını çıkardığını öğrendim.

İvriz Köy Enstitüsünde uzun süre tarım başı görevini yürüten Salih Ziya Büyükaksoy, gerçek bir tarımcıydı. Öğrencilerini büyük bir aşkla sever ve onlara  ”Yavrularım toprak ananın öz evladı yabancı otlardır, kültür bitkileri toprak ananın üvey evladıdır. Öz evlat olan yabancı otları kökünden çıkararak yok edelim ki kültür bitkilerine sevgisi çoğalsın.” Diyerek, özellikle ayrık otlarının ortamdan uzaklaştırılmasını ister ve hazırlanacak seralar hakkında ilk bilgileri verirdi.

Tarım-İş derslerimizde öğrendiklerimiz gerçekten öğretmenlik yaptığımız ya da yaptığınız köylerde oldukça işinize yaramış olmalı. Yağışlı havalarda sınıfta teorik ders yapardık, okulun arazisinin geniş bir alana yayılmış olması nedeniyle pratik uygulama olanağımız sınırsızdı. Kravatla, ütülü pantolonla, bel-kürek-kazma omuzlarda bahçelere çalışmaya gitmek,gidip gelirken küfürlü şakalaşmalar unutulmaz anılarımızdır.

Okul arazisi tarıma elverişli olan ve olmayan olarak ayrılmıştı. Elverişli araziler üzüm bağı, meyve bahçeleri ve tahıl ekimi olarak değerlendirildi. Geri kalan arazi, okulun çevresi de mümkün mertebe yeşillendirilmişti.

Büyükaksoy derslerinde bahçe ve tarla tarımının öz ana bilgilerini verir, uygulama ile onları hayata geçirir, öğrencilerin tarımda yeni keşifler yapmasını sağlardı. Sulu toprakta bahçe tarımı yaptırır, meyvelerin ıslahı için aşıyı, özellikle göz aşısını her öğrenciye yaptırır, göz aşısında kitapların yazdığı teknikleri geliştirirdi. Bir gün bana yapılmış ve sürgün vermiş bir fidan aşısını gösterdi. 

Feride ve Feridun Büyükaksoy’un babaları olan Salih Ziya Büyükaksoy fidan çukurlarının açılması konusunda da çok titizdi. Fidanlarının köklenebilmesi, geniş bir alana yayılarak hem toprağa sıkı sıkıya bağlanması hem de yeterli besin ve minerallerin alınması için bunun gerekli olduğunu özellikle vurguluyordu.

İvriz Köy Enstitüsü’nde sanat çalışmaları görev alacağımız köyler gözüne alınarak programlanmıştı. Öyleydi çünkü görev aldığımız köyde okul olmayabilirdi, yapmamız gerekirdi. Okul varsa bile kullanılamaz halde olabilirdi, tamir etmemiz ve sıvamamız gerekirdi. Bu nedenle İvriz’deki yapıcılık, marangozluk ve demircilik bölümleri önemliydi. Yapıcılıkta Ali Acar gibi mesleğine âşık çok kıymetli öğretmenler görev yapmıştı. Aletler temiz tutulur, her işten sonra aletler temizlenip, belli yerlere konurdu. Marangoz, demir ve motor atölyelerinde düz, yıldız ve takım anahtarları bulundurulur, ayrıca motor atölyesinde lokma takım anahtarı da bulundurulurdu. Hiçbir vidanın sökülüp takılmasında İngiliz anahtarı kullanılmaz, takım anahtarları kullanılırdı. Sanat çalışmaları tarım çalışmaları ile birlikte yürütülür, birbirlerine yardımcı olurlardı.

 İvriz Köy Enstitüsü’nde eğitim çalışmalarına büyük önem verilirdi. Spor koluna çoğunlukla beden eğitimi öğretmeni Nuri Hiçler başkanlık ederdi. Enstitüde basketbol çalışmalarını ilk defa Nuri Hiçler başlattı, büyük bir irade ve aşkla yorulma bilmeden spor çalışmalarını yürüttü. Genellikle 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda, İvriz Köy Enstitüsü’nün bütün öğrencileri, öğretmen ve memurları ve aileleri Ereğli’ye inerler, Ereğli halkı ile birlikte enstitü kız ve erkek öğrencilerinin çok başarılı spor gösterilerini hayranlıkla izlerlerdi.

Etütlerde ödevler ve sonraki günün ön hazırlıkları gerçekleştiğinden, boş kalan zamanların da iyi değerlendirilmesi gerekiyordu. Bu konuda da öğretmenlerimiz çok iyi rehberlik yapmışlardı. Yapmışlardı ki bazılarımız müzik dalında, bazılarımız resim dalında, bazılarımız edebiyat ve spor dalında yetkin hale gelmiştik. Ülkemizdeki bütün tanınmış sanatçı, edebiyatçı ve yazarların okullarımız kaynaklı olduğunu bilmek yeterlidir.

İvriz’deki Eğitim ve Öğretim Kadrosu, örnek davranışları ve bilgileriyle bizlere hem insan olmayı öğretmiş hem de bilgi ile donatmışlardır. Bütün Dünya Klasiklerinin bulunduğu kütüphaneye yönlendirerek haftada en az bir kitap okunmasını ve özetinin çıkarılmasını sağlamışlardır. Böylece Bilginin Güç olduğunun farkına varmıştık. Kendilerine vefa borcumuz vardır. Anılmaları ve tanıtılmaları gerekir diye düşünüyorum.

Okul Müdürümüz Kamil Açan 1962 yılında Kastamonu Gölköy İlköğretmen Okulu’na Müdür olarak gitmiş. Kazım Ermiş arkadaşımızdan edindiğim bilgilere göre, bakanlıkta şube müdürlüğü de yapmış, bu dünyadan O da ayrılmış. Hikmet Göksel Öğretmenimiz Ocak 2016 yılında, Nevin Canbazoğlu’nu 2015 yılında, Ömer Canbazoğlu 2017 yılında, Mehmet Karaman Mart 2015’de, Salih Ziya Büyükaksoy Aralık 1989’da bu dünyadan ayrılmışlar, yerleri gönüllerimizde kaldı. Diğer öğretmenlerim hakkında bilgi edinemedim.

908 total views, 1 views today

Share Button