Elbistan’ın yaklaşık 50 km doğusundaki Hasan Köye yerleşeli neredeyse 3 ay olmuştu. Diğer Elbistan köylerinde olduğu gibi, bu köyde de evler birbirinden oldukça uzakta olup, köy altı yerleşimler olarak tabir edilen mezra görüntüsündeydi. Başta Nurhak olmak üzere dağların arasına serpilmiş olan bu Kürt Alevilerinin ortak özelliği yoksulluklarıydı. Ora insanının, kuru ziraat yaptığı beş on dönüm toprağıyla bir miktar meyve ağacı vardı.

Kendileri de yoksul ve işleri olmayan Hasan köyde köy gençlerinin bir bölümü de zaten pamuk hasat döneminde Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gidiyorlardı. Bu nedenle ailemizin nafakasını kazanacak iş bulma olanağı yoktu. Köye uyum da sağlayamamıştık üstelik. Sosyo-ekonomik uyumsuzluğun ve işsizliğin üzerine tuz biber eken ise en küçük kardeşim Şaban’ın ölümü olmuştu. Yeterli beslenemediği ve hastalığı tedavi edilemediği için kaybetmiştik onu. Kardeşimin vefatı benimle birlikte ailemizin diğer fertlerini derinden etkilemişti. Muhacirliğimizin ilk üç ayında ilk insan kaybımızı vermiştik. Buralardan ayrılmalıydık. Ayrılmalıydık ama köyümüzle Çukurova arasındaki en büyük engellerden biri, köylülerce aşılmaz olarak bilinen Gâvur  dağıydı. Neyle ve nasıl aşacaktık?

Ağustos yaklaşıyordu. Elbistan kazasına inen bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen ”elçi” ya da ”dayıbaşı” olarak adlandırılan bazı kişilerin Çukurova’ya gidecek mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Bu iyiye işaretti. Elbistan köylerinde aç ve sefil kalmaktansa Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmenin kurtuluş olacağına karar verildi. Böylece Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi dönemi başlayacaktı…

Ceyhan pamuk tarlalarında çalışacak mevsimlik işçi bulmak üzere Elbistan’a gelmiş olan bir ‘’elçi’’ ile anlaştı büyüklerimiz. Dayıbaşı olarak da bilinen ‘’elçi’’ Elbistan köylerine dağılmış olan Karagözler Köyü muhacirlerini Adana Ceyhan’a ücretsiz götürecekti. Tarlaya ulaşım ücretini işveren karşılıyordu. Elçi de asgari ölçüde zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yaptığı harcamaları pamuk tarlalarından kazandığımız ücretlerden kesecekti. Bu anlaşma büyüklerimiz tarafından uygun bulunmuş ve yeni bir göç için hazırlıklar yapılmıştı.

Göç hazırlıkları tamamlanınca, elçi tarafından tutulan oldukça büyük kasalı bir kamyon tarafından, köylerden toplandılar. Anımsadığım kadarıyla Halil dedemler yedi kişilik ‘’Kurtuldu’’ ailesiydi. Biz Akıncı ailesi dört kişiydik. Sonraki yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımların kayınbabaları olacak aile bireylerini de sayarsak 25 kişilik bir mevsimlik işçi grubu olmuştuk. Yatak-yorgan, kap-kacak ve diğer zorunlu eşyaların da kamyona yüklendiği düşünülürse, balık istifi olarak kamyona doluşmuştuk.

Elbistan Afşin yoluna girdikten birkaç saat sonra, üzerinde bulunduğumuz kamyon Gâvur dağının daracık, çok virajlı, yanları uçurum, dar ve dik yollarına girmişti. Köylülerden bu yolların çok can aldığını duymuştuk. Eğimi oldukça büyük bir yolda bir zirveye doğru tırmanırken, fazla zorlanmış olacak ki kamyonun motoru stop etti. Sürücü tekrar çalıştırıp harekete geçmek istediğinde, kamyon ileri gitmek şöyle dursun, geriye doğru kaçmaya başladı. Büyük bir panik havasının yaşandığını anımsıyorum. Çok korkmuştuk. Yandaki uçuruma yuvarlanmak işten değildi.

Başta Halil dedem olmak üzere birkaç yaşlı dışında, biz çocuklar da dâhil olmak üzere, herkes kamyondan aşağı atladı. Hep birlikte kamyonu ittiğimizi anımsıyorum. İtme gücümüzle harekete geçen kamyonumuz hız kesmeden zirveye tırmanmış ve gözden kaybolmuştu. Yine korkmuştuk bizi buralarda bırakır mı diye… Yarım saatlik bir zorlu yürüyüşten sonra kamyona ulaşmış ve üzerindeki yerimizi alarak Maraş’a doğru yola koyulmuştuk.

Gâvur Dağındaki bu korkulu yolculuk unutulmazlarım arasına girmişti. Öyle ki İvriz İlköğretim Okulu ikinci sınıfta iken hikâyesini bile sınıfımızın duvar gazetesine yazmıştım. Çok büyük bir panik havası yaratan Gâvur dağı Kahramanmaraş ilinin en yüksek dağı olan Nurhak’tır. Yüksekliği 3093 metre olup, aşılması ve geçilmesi çok zordu. Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kaplıydı. Akarsularla parçalanmış plato ve yaylalar ulaşımın en büyük engeliydi.

Gâvur Dağı’nın adının tarihte birkaç kez değiştirilmiş olduğunu öğreniyoruz sonraki yıllarda. Ortaçağda Diyar-ı İslam ve Diyar-ı Rum sınırını oluşturduğu için bu dağlara Gavurdağı deniliyormuş. Eskiden Adana’nın ilçelerinden biri olan Osmaniye’nin kurucusu ve isim babası büyük devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa 1865’te Cebelibereket ismini vermiş. İsmet İnönü döneminde antik Yunan klasiklerinin Türkçeye çevrilip Bakanlıkça yayınlandığı yıllarda, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığında, bu dağlara antik Yunan dilindeki “Amanos Dağları” denmiş. 

Yolculuğumuzun ilk badiresini atlattıktan sonra Adana-Şanlıurfa otoyolu üzerinden, yaklaşık 320 km yol almamız gerekti. Aşılmaz denilen dağları aşmış ve rahatlamıştık. Bundan sonrası esenlikti… Günlerin alabildiğine uzun olduğu bir gündü, saat 17,00 sıralarında Ceyhan dışında bir meydanda kamyon mola vermişti. Bizi getiren elçi burada birkaç saat kalacağımızı söyleyip, pamuğu toplanacak tarla sahibini bulmaya gitmişti. 

Babam ve diğer ailelerin büyükleri hemen çevreden uygun taşlar bularak üzerine tandır konulabilecek bir ocaklar yapmışlardı. Dayılarımın da yardımıyla çevreden toplanan çalı çırpılarla ocak yakılmış, tandır üzerine konulmuştu. Bu arada annem, anneannem ve teyzem de yanımızda getirdiğimiz un çuvalından yeterli un aldıktan sonra tandıra koyacağı bazlama hamurlarını hazırlamıştı. 

Bazlamalar daire şeklinde ve yaklaşık 1 cm kalınlığında olurlardı. Annem göz kararı bu ölçüyü tuttururdu. Dumanlar arasında pişen bazlamaların tadını hala hatırlarım. Hayatımda yediğim en güzel yemekmiş gibi gelmişti bana… Bazlama ile de olsa karınlarımız doymuştu ya, daha ne olsundu.

Karnımızı doyurup, zorunlu ihtiyaçlarımızı giderdikten bir süre sonra elçi ile birlikte işveren de gelmişti. Tekrar kamyona binerek mevsimlik işçi olacağımız pamuk tarlasının yolunu tutmuştuk…

174 total views, 1 views today

Share Button