1951 Mayıs ayı ortaları, Hasanköy Elbistan…

Ağıldan bozma evin penceresinden giren sabah güneşi gözüme vurmuştu kalk dercesine. Uykumuz  bitmişti ama yataktan çıkmak istemiyordum. Dün oldukça yorulmuş olmalıydık. Bahar gelmiş, her tarafta çiçekler açmış ve yaklaşık 50 metre uzaktaki deremiz de çağlayanlar oluşturarak akıyordu.   Güzel, güneşli bir gündü. Kardeşlerimle birlikte dere tepe dolaşmıştık. Sürekli ”annem de annem…” Diye tutturup ağlayan küçük kardeşimiz Şaban’ın dikkatini dağıtmak istemiştik kardeşim Mustafa ile… Dikkatini dağıtmıştık ama bazı yerlerde kucağımızda taşımak zorunda kalmıştık. Yorulmuştuk açıkçası…

Tekrar gerinip diğer tarafıma dönmek üzereydim ki yandaki odadan mırıltılar duydum. Alçak seslerle konuşanlardan birinin sesini babamınkine benzettim… Acaba… Dedim. Annemle babam gelmiş olabilir miydi? Hızla kalktım ve yan odaya geçtim… Gözlerime inanamıyordum, gelmişlerdi gerçekten. Edirne Göçmen Misafirhanesi sağlık birimlerinde iki ay tedavi gören annem taburcu edilmiş ve Elbistan’a gelmişlerdi. Önce ellerini öpüp, hoş geldiniz dedikten sonra anneme sarıldım. Babam içinden seven birisiydi, sarılmayı sevmezdi pek. Babasından öyle görmüştü çünkü. Bu nedenle çocukluğumuzda annemize daha yakındık.  Annemle   hasret  giderdikten sonra   kardeşlerimi uyandırdım. 

Anne hasreti çeken kardeşimiz Şaban’daki sevinci görecektiniz. ”Annem de annem” Deyip dizinin dibinden ayrılmıyor, bir taraftan da sürekli öksürüyordu. Şaban’ı bağrına bastıktan sonra sevip, okşayan annemi Şaban’ın öksürükler telaşlandırmıştı. Acaba oğlum da mı kaptı hastalığı demişti… Yanılmadığı da bir süre sonra anlaşılacaktı. Babam biraz durgun ve moralsiz görünüyordu. Bizi bulmaları oldukça maceralı ve zor olmuş… Öyle söylemişti babam… Zor olmuştu çünkü yardım istedikleri bazı kişi ve kuruluşlar Bulgaristan’dan gelmiş olmamızı pek hoş karşılamamışlar, geldiğiniz yere dönün demişlerdi.

Bir süre daha hasret giderdikten sonra, dedemlerle birlikte gelen eşyalarımızı yükleyecek bir araba bulmanın telaşına düşülmüştü. Ulaşım konusunda Karahasanuşağı köylüleri öküzlerin çektiği bir araba ile bize yardımcı olacaklarını vaat etmişlerdi. En azından yatak-yorgan, kap-kacak gibi eşyaların yanı sıra annemle en küçük kardeşimin taşınmasını sağlayacaklardı. Halil Dedelerde bir gece kaldıktan sonra ailemize yerleşim yeri olarak gösterilen Hasanköy’e gitmek üzere dedemlerden, Kurtuldu Ailesinden  ayrılmıştık. Hasanköy Hasanuşağı köyünün yaklaşık 3 km doğusundaydı ama aralarındaki yüksek platolar, derin vadiler ve geçit vermez boğazlardan ötürü yol uzamaktaydı. Yaklaşık 10 km’lik yolculuktan sonra Hasanköy’e ulaşmıştık.

Anımsadığım kadarıyla, ulaştığımız Hasanköy’de bize de ağıldan bozma, her tarafı dökülen bir ev vermişlerdi. Babam oldukça becerikli ve çalışkan biriydi. Birkaç gün içinde evi oturulacak hale getirmişti. Bu köydeki evler de birbirinden oldukça uzakta olup, köy altı yerleşimler olarak tabir edilen mezra görüntüsündeydi. Küçük ve az nüfuslu olan Hasanköy su kaynaklarına yakındı. Dağınık dokulu yapıya sahip bu köyün içinden bir ırmak geçmekteydi. Karasal iklimin etkisinde olan köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Köyün arazi yapısı hayvancılık için elverişli olup, tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu.

Zorlu doğa koşullarının hâkim olduğu Hasanköy de Alevi-Kürt köylerinden biriydi. Bu köy sakinleri de diğer Kürtler gibi merkezden uzak, ulaşılması zor yüksek dağlar ve kanyonlarla çevrili yerleri seçmişlerdi. Seçmişlerdi çünkü Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştu. Bir yandan resmi görüş onların Türk olduklarını iddia ediyor, öte yandan da Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenmiyordu. Onları asimile ederek Türkleştirme yoluna gidiyordu. Kürt Alevilere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştu. Yönetimin Kürtlere güven duymamasının sonucu olarak Kürtler de Türklere güven duymuyorlardı.

Köydeki tek Türk ailesi olmamız durumumuzu oldukça zorlaştırmıştı. Zorlaştırmıştı çünkü Akıncı Ailesi hem Türk hem de Sünni Müslüman’dı. Sünni Müslüman olmamızın yanı sıra Bulgaristan’daki asimilasyon uygulamasının sıkıntılarını yenebilmek için gelenek ve göreneklerimize sıkı sıkıya sarılmış, kurtarıcı olarak inançlarımızı kuvvetlendirmiş, kadınlarımız kara çarşafa bürünmüşlerdi.

Oysa Alevi Kürtler iki yönüyle bizden oldukça farklıydılar. Her şeyden önce köyün erkelerinde neredeyse hiç tek eşlilik yoktu. Birden çok kadınla evleniyorlar, ekonomik durumları çok iyi olmasa bile akça pakça gördükleri kadın ve kızları haremlerine almakta tereddüt etmiyorlardı.

Diğer taraftan Kürt olmanın yanı sıra Aleviliği de benimsemiş olduklarından, Alevi Kürtleri komşularınca, genellikle, Kızılbaş olarak anılıyordu. Kızılbaşlar ilahi kuvvetin hamili bulunduklarını ve imamlarının Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanmışlardı. Öyle duymuştum büyüklerimizden. Bunun için Sünnilere düşmanca davrandıkları oluyordu. Alevilerle Sünniler arasında evlilik bağları kurulmazdı.

Alevilere göre Hz. Muhammed sağlığında kendisinden sonra halife olarak Hz. Ali’yi düşünmüştü. Ama vefatından sonra bu gerçekleşmemişti. Muhammed’in daha cenazesi kalkmadan hilafet meselesi gündeme gelmiş ve Hz. Ali saf dışı bırakılarak Ebubekir halife olmuştu. Sonraki yıllarda da, Ebubekir tarafından, vasiyet yöntemi ile Ömer halife seçilmiş, O da kendisinden sonra Osman’ı halife seçmişti. Bu olaylarda Hz. Muhammed’in vasiyetine uyulmadığı, O’nun buyruğuna aykırı bir seçim yapıldığı için, Aleviler Hz. Ali’ye ve dolayısıyla Hz. Muhammed’e haksızlık yapıldığı kanaatine varmışlardı. Bu seçimler nedeniyle Hz. Ali dışındaki üç halife takipçilerine mesafeli durmayı seçmişlerdi.

Köylüler başlangıçta bize yardımcı oldular ama yaklaşık üç ay kaldığımız köyde bizi içselleştirmediler. Köyün bulunduğu arazi yapısından ötürü yeterli tarım arazisi yoktu. Olsaydı da hasat yapacağımız arazimiz yoktu. Mezra yapısındaki köyde ailemizin nafakasını kazanacak iş de yoktu. Annemin hastalığı neredeyse geçmişti, iyi görünüyordu. Ancak en küçük kardeşimin durumu her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Köye en yakın sağlık kuruluşu Elbistan’daydı. Köyde ulaşım aracı öküz arabalarıyla atlardı. Bu nedenle kardeşimiz tedavi edilemiyordu. Buradan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Olacaktı da…

575 total views, 1 views today

Share Button