Ağustos 1951, Ceyhan Çukurova…

‘’Çukurova’da mevsimlik işçi olmak’’ olgusu çocukluk anılarım ve unutulmazlarım arasında olup, ülkemizin de kanayan bir yarasıdır. Yazma gereğini duydum çünkü önceki yazı dizilerimden anlaşılacağı gibi Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçiliği 1951’den beri süregelmekteydi. Hasat dönemlerinde başta Maraş ve Urfa olmak üzere çeşitli Güney-Doğu illerinden bölgeye mevsimlik tarım işçileri temin edilmekteydi. Belki de İlk gelenler Bulgaristan muhacirleriydi. Sonra yoksul Güney-Doğu marabaları ve yarıcıları gelmeye başladı. Şimdilerde de Suriyeli muhacirler de bu kervana katıldılar.

1950-1951’li yıllar Türkiye’nin kırsal alanları için en önemli dönüm yıllarıydı. Tarımda makineleşme ile birlikte, daha fazla arazinin tarıma açılması, pamuk ve diğer tarım ürünlerinin hasadı için daha fazla işçiye ihtiyaç duyulmuştu. Bunun için mevsimlik işçi bulunmalıydı. Bu iş için becerikli ve işini bilen kişiler, yani ”elçiler” kadrosu oluştu. Mevsimlik işçi bulmak, tarım arazisine getirmek ve çalışmalarını organize etmek için oluşan bu elçiler kadrosuna ‘’çavuş’’, ‘’dayıbaşı’’ gibi adlar da verilmekteydi. Çalışacak işçileri bunlar seçerdi.

Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ilişkileri; işçi, elçi ve işverenlerden oluşmaktaydı. Bu üçlü arasındaki çalışma ilişkisi tamamen devlet denetiminden uzak, vergilendirilmemiş, sosyal güvenlik kavramının da geçersiz olduğu üretim alanıydı. İşverenler, işçilere karşı hiçbir sorumluluğu üstlenmek zorunda değildi. Barınmaları için yer göstermek, işçiler için yaptıkları tek şeydi. Bunu yapmaktaki amaçları da işçilerin çalışacağı bahçelere hızlı bir şekilde ulaşmasını sağlamaktı.

Elçilerin işçiler için yerine getirdiği görevler, onların yaşamlarını kolaylaştırıyor gibi görünse de bunların hepsi işçilerin elçilere olan bağımlılığını güçlendirmekteydi. Bir elçiye bağlı olmadan iş bulunamaz, çalıştığı yerde hiçbir sorununu tek başına çözemez hale gelirdi. Bu bağımlılığı yaratmak ve derecesi elçinin yaptığı işin vasıfları arasındaydı. Elçi, işçiden ve işverenden aldığı komisyonlar dışında sayısız gelir elde etme yöntemini kendisi için yaratmıştı.

Elçilik sisteminde elçi, işçilerin evine giderek onlara gidecekleri yeri ve alacakları ücreti anlatıp işi bağlıyordu. İşçileri anlaşma yaptığı bahçe ya da tarlaya götürüyordu. Elçi gidiş ücretini tarla sahibinden, dönüş ücretini işçiden isterdi. Bunun dışında her işçinin yevmiyesi üzerinden yüzde10 komisyon alırdı.

Pamuk tarlalarına komşu dere kenarlarında konaklayan mevsimlik işçilerin derme çatma olan çadırları korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydı. 1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Akçasaz bataklıkları… Sivrisinek ve Sıtma kaynağı Akçasaz bataklıkları…

10-11 yaş altı çocuklar ve yaşlılar için bu bataklıkların çadır alanlarında yarattığı riskler ölümcül sonuçlara yol açardı. Açardı çünkü bataklıklardan kaynaklanan sivrisinekler alınan bütün önlemlere rağmen çocukların ve yaşlıların kanlarını içer ve sıtma hastalığını yaymaya devam ederdi. Alınan önlemlerin hiç birisi para etmiyordu. Ne yanan ateş, ne duman, ne çarşaf, ne cibinlik ne de bazılarının içine girdikleri çuvallar…

Geceleri tepelerinde bir uğultu, iğne gibi saplanan sivrisinek hortumları, insanı çıldırtan kaşıntılar… Sivrisinekler ve sıtma Çukurova’daki mevsimlik işçileri bırakmaz, yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan yaşlıları ve çocukları alır götürürdü öbür dünyaya…

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları en iyi anlatan büyük romancı Yaşar Kemal Ölmez Otu adlı romanında sivrisinekleri ve hasarlarını şöyle anlatıyordu.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisinekler…Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Bulgaristan’dan 6 ay önce göç eden biz Karagözler köylüleri de böyle bir ortamda mevsimlik işçi olmak zorunda kalmıştık. Aylarca bir pamuk tarlasından bir başka pamuk tarlasına geçip durmuştuk. Yaşlılardan kayıplarımız olmuştu. Kendimizi anasız babasız kalmış öksüz ve yetimlere benzemiştik. Zaten öyleydik de… Göç bir bakıma öksüz ve yetim kalmaktır. Göçten uzak durmak ve Dünyada göç koşullarının ortadan kalkması için çaba harcamak gerekir. Diye düşünüyorum.

410 total views, 1 views today

Share Button