Çukurova güneşinin yakıcı doğuşunu hissetmiştik ama gözlerimizi açamıyorduk. Çapaklanmıştı, acıyordu ve göremiyorduk. Diğer çadırlardaki çocuklar da bizim gibiydi ki sızlanıp duruyorlardı. Annelerimiz ya da ablalarımız ılık suya batırdıkları pamuklarla gözlerimizi siliyordu. Gözlerimizi açmaya çalışırken bir taraftan da kaşınıp duruyorduk. Gece boyunca yine sivrisineklerden kurtulamamış ve bütün gece kanımızı emmişlerdi.

1951’li yıllarda pamuk üretimi suya da ihtiyaç duyduğundan tarlalar akarsuyun bol olduğu dere kenarlarında olurdu. Pamuk üretiminin yanı sıra çeltik olarak adlandırılan pirinç üretimi de yapılmakta olduğundan çevremizde bataklıklar vardı. Bunlardan en ünlüsü, Yaşar Kemal’in romanlarına da konu olan Akçasaz Bataklıklarıydı. İnce Memed adlı romanının bir yerinde durumu şöyle öztlemişti.

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

Elbistan köylerinden Ceyhan pamuk tarlalarına geleli bir haftadan fazla olmuştu. Ceyhan’dan 7-8 km uzaklıkta bir dere kenarında bulunan pamuk tarlasına bırakmıştı bizi getiren elçi. Bu tarladaki pamukları toplamakla başlayacaktı mevsimlik işçiliğimiz. Konum olarak Çukurova’nın tam ortasında yer alan Ceyhan, yörenin pamuk ambarıydı. İlk günümüzde büyüklerimizin ilk işi başımızı sokacak birer barınak yapmak için uygun yer ve araç gereç aramak oldu. Çevremizdeki bazı sazlıklardan çadır kurulmasını sağlayacak boyut ve kalınlıkta yeterince saz kesildikten sonra geçici barınaklarımız olan çadırlarımız yapılmıştı.

Yaşam çadırlarımızda, duvar elemanı olarak kamış ve sazlar kullanılırken, üzerleri çadır beziyle kapatılmıştı. Bulaşık yıkama ve yemek pişirmek için de çadırlarımızın önüne, çalı çırpı ile yakacağımız ocak yerleri yapıldı. Tuvalet ihtiyacı için diğer aileler ile ortak kullanılan, dört kenarı muşamba ve artık çuval parçalarıyla çevrilmiş tuvaletler yapılmıştı.

Çocuklar dâhil herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılacaktı çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık. Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi. Devlet denetiminde olabilseydi, bir tarım işçisinin aylık asgari ücreti 120 TL civarındaydı. Bu demektir ki günlük 2 TL yevmiyesi vardı. Oysa elçilik sisteminde günlük 2 TL bile çok görülmekte, ağırlığa göre para ödenmekteydi.

Biz çocuklardan önce kalkan anne ve babalarımız sabah kahvaltısına tandırda pişirdikleri bazlamaların yanına zeytin ve peynir koymuşlardı. Çay demlenmişti. O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’Zeytin ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi. Kahvaltı sırasında benim gibi diğer çocuklar da sivrisineklerden yakınmış, hatta benden daha küçükler ağlamışlardı. Büyüklerimiz bir çaresine bakarız diyerek, alel acele kahvaltılarını bitirip pamuk toplamaya gitmişlerdi.

Büyüklerimizin arkasından biz çocuklar da girmiştik beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine. Başlangıçta büyüklerimiz gibi başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları çuvalların içine koyma yarışındaydık. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk. Pamuk tarlalarında gölge yapacak ağaç yoktur. Dümdüz Çukurova’da güneş yükseldikçe sıcak insanın tepesine vuruyor. Hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile hemen terlemenize ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu.

Korunaklı olmayan sazdan yapılmış barınaklarımızda bizi canımızdan bezdiren sivrisineklerin, yılanların, çıyanların ve sıcakların yanı sıra zamansız, aniden bastıran yağmurlardı. Bu yağmurlardır ki zaten yok denecek kadar az olan giysi ve yataklarımızı çamur içinde bırakmaktaydı. Uzaktan seyrettiğimiz Ceyhan garındaki trenlerden yükselen dumanlara çok sinirlendiğimi anımsıyorum. Sinirleniyordum, çünkü aniden bastıran yağmurların nedeninin bu dumanlar olduğunu sanıyordum…

Çukurova’daki tarım işçilerini ve karşılaştıkları zorlukları büyük romancı Yaşar Kemal’in Ölmez Otu adlı romanından bir paragrafla sonlandırmak istiyorum.

‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

271 total views, 1 views today

Share Button