1951 Ağustos ayı sonları, Ceyhan Adana…

Sabahın erken saatleri olmalı… Çukurova güneşinin yakıcı ve kavurucu doğuşunu hissetmiştik ama gözlerimizi açamıyorduk. Çapaklanmıştı, acıyordu ve göremiyorduk. Diğer çadırlardaki çocuklar da bizim gibiydi ki sızlanıp duruyorlardı. Annelerimiz ya da ablalarımız ılık suya batırdıkları pamuklarla gözlerimizi siliyordu. Gözlerimizi açmaya çalışırken bir taraftan da kaşınıp duruyorduk. Gece boyunca yine sivrisineklerden kurtulamamış ve bütün gece kanımızı emmişlerdi.

Pamuk tarlalarına komşu dere kenarlarında konaklayan mevsimlik diğer işçilerde olduğu gibi bizim de derme çatma olan çadırlarımız korunaklı değildi. Kuma ya da toprağa kurulduğu için böcek, yılan, yağmur, soğuk, toz gibi zeminden gelen birçok risk altındaydı.

1950-51 yıllarında Çukurova’daki başlıca tarım, çeltik ve pamuktu. Ceyhan’ın yaklaşık 30 km batısında Kadirli’ye bağlı Akçasaz’ın yanı başında su baskınları sonrasında büyük bataklıklar oluşmuştu. Sivrisinek ve Sıtma kaynağı bataklıklar. AKÇASAZ BATAKLIKLARI…

Su kanallarının ve Akçasaz bataklıklarının yarattığı riskler ölümcül sonuçlara yol açardı. Açardı çünkü bataklıklardan kaynaklanan sivrisinekler alınan bütün önlemlere rağmen çocukların ve yaşlıların kanlarını emiyor ve sıtma hastalığını yaymaya devam ediyordu. Akçasaz bataklıkları romanlara da konu olmuştu. Yaşar Kemal’in başyapıtı olan ”İnce Memed” adlı romanda, Çukurova köylüsünün ağalığa karşı savaşının yanı sıra, Akçasaz bataklıklarını da ayrıntılı olarak anlatmaktaydı.

Çeltik ya da pirinç ekimi kolay olduğu, çok para getirdiği için her yıl daha geniş bir alana çeltik ekilmekteydi. Toprağı sürmek yok, işlemek yok. Topra­ğın yüzüne çeltikleri ekip basıyorlardı suyu Akçasaz Ağaları. Oluşan bataklıklar bir yandan sivrisineği çoğaltıp halkın sıtmadan kırılıp geçmesine bir yandan da ağalar arasında su kavgalarına yol açıyordu.  Ağalar arasındaki su sorunu çözümledikten sonra halkın sağlığı kimin umurundaydı… 

‘’Ölmez Otu’’ adlı romanında ise ‘’ Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür. Bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir. Bulut örneği gelen sivrisi­nekler… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir.’’

Akçasaz sinek, sıtma yaptı. Artık yakınında köy, insan barınamaz oldu. Sıtmadan ölen öldü, kalanlar da başlarını alıp dağlara sığındılar. Çukurova’nın ağır olan havası Akçasaz yüzünden bir kat daha ağırlaştı, yaşanmaz bir cehennem oldu Çukurova. Yazın Akçasaz’ın yanına yanaşmanın mümkünü kalmadı. Ancak kışlağa inen Türkmenler yaklaşabildiler Akçasaza…”

Dünya sineğe sıtmaya boğuluyor, ovada sıtmadan binlerce insan ölüyor, tekmil ovada sıtmadan kimse kalmıyordu, ama para geliyordu. Para geliyordu ya, bütün ova yaz boyunca bataklık oluyordu, varsın olsun… Bir yanda toprak zengini ağalar, diğer yanda topraksız köylülerin bitmeyen kavgaları… Geriye kalan ise ağıtlar ve gözyaşları, eşkıyalık olayları… Biz Karagözler Köyü muhacirleri Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Çukurova’sını yaşayacaktık.

Sadece biz mi yaşayacaktık, yaşamıştık? Yanıtımız ‘’hayır’’ olacaktı. Çukurova Bölgesi’nde mevsimlik tarım işçisi olarak çalışanların tamamı Yaşar Kemal’in romanlarındaki Çukurova’yı yaşamaktaydı. Yaşamaya da devam edecekti…

130 total views, 1 views today

Share Button