8 Eylül 1944 yılında Rusların Bulgaristan’a girmesi, Rus yanlısı bir yönetimin kurulması, sınıfsız bir toplum yaratıyoruz diye Bulgarlaştırma politikalarının uygulamaya konulması azınlıkları güç durumda bırakmıştı. Seslerini çıkaranlar tutuklanmış, işkence görmüşlerdi. Çaresizlikleri sessiz çığlıklara dönüşmüştü. Osmanlının gelişme dönemlerinde Bulgaristan ve Balkanlara yerleştirilen Türklerin sessiz çığlıkları yüzlerinden okunuyordu. Kulaklarınız duymuyor ama hissediyordunuz. Beynimizi kemirip duruyorlar, yüreğimizi yakıp eritiyorlardı.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması geliyordu. Geliyordu çünkü toplum olarak yüzlerce yıl yaşadığımız topraklardan koparılmamız, kendimize ve coğrafyamıza yabancılaşmanız sağlanıyordu. Hapsinden önemlisi de Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak bize devrettiği kültürel birikiminiz yok oluyordu.

Anadilinizin erimesi, geleneklerinizin yavaş yavaş terk edilmesi, müziğinizin yabancılaşması, tınılarının farklılaşmasıdır asimilasyon. Sizi farklı kılan, özel kılan, şekillendiren, sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesidir. Asimilasyonu yaşamayan bilmez, bilemez. Tanımı da güçtür…

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalan Karagözler Köyü yaşayanları da kayıpları en aza indirgemek için, kendilerini saklama yöntemini benimsemişlerdi. Yoksayılmak, asimilasyona uğramış gibi görünmek… Daha önceleri görmek, bilgilenmek, öğrenmek ve çalışmak için gittikleri 55 km uzaklıktaki Şumnu ve 90 km uzaklıktaki Varna ile bağlantılarını kestiler neredeyse. Kapalı bir ekonomi sistemi oluşturdular. Sadece gaz ve tuz gibi üretemedikleri maddeleri almak için gider oldular şehirlere. Aralarından göze batmayacak ve Bulgarca bilenleri seçerek bunu sağladılar. Şehir bağlantılarını keserek yöneticilere kendilerini unutturmak istediler.

Kapalı bir ekonomi sistemi uygulayan Karagözler yaşayanları koyunların yünlerinden çoraplarını, derilerinden çarıklarını, sütlerinden peynir ve yoğurtlarını yaptılar. Şeker kamışı ve şeker pancarından şeker ve şeker ürünlerini sağladılar. Tarlalarından buğday, arpa ve mısır gibi ürünleri sağladılar. Yalnızlık duygularını yok etmek için maneviyata önem verdiler ve daha çok sarıldılar. Kadınları kara çarşafa büründü görünmemek için. Aralarındaki anlaşmazlıkları yok saydılar ve birbirlerine kenetlendiler. Karagözler Köyü için yazdıklarım diğer Türk köyleri için de aynen geçerlidir.  

Karagözler Köyü ve diğerlerinin seçtikleri bu yaşam biçimini Bulgar yöneticileri kırılması zor bir direniş olarak algıladılar. Hem direnişi kırmak ve hem de Türklerle birlikte ekonomik getirisi olmayan çingenelerle haytaları da zorunlu göçe tabi tuttular. 200 bin ve daha fazla kişiyi kimliksiz ve pasaportsuz göndererek Türkiyeyi de zora sokmak istediler. Rahmetli babam ve babam gibiler ‘’ sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesi’’ni göğüsleyerek göçe karar verdiler. Oysa göç, anasız babasız kimsesiz kalmaktır. Öyle de olmuştu…

180 total views, 1 views today

Share Button