1951 Nisan sonları-Elbistan Hasanköy’de

Edirne’deki Göçmen Misafirhanesinden ayrılalı neredeyse iki aya yakın bir zaman olmuştu. Halil dedemlerle geldiğimiz Elbistan’ın Karahasanuşağı Köyüne uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu arada dört yaşındaki kardeşim Şaban yolculuk boyunca üşütmüş ve hastalanmıştı. Her geçen gün durumu daha da kötüleşiyor ve annemi de arıyordu. Derken günün birinde annemle babam çıkageldiler. Bizi bulmaları oldukça zor ve uzun olmuş.

Dedemlerde bir gece kaldıktan sonra bize, ‘’Akıncı’’ ailesine, konaklama yeri olarak gösterilen Hasan Köye gitmek üzere dedemlerden ayrıldık. Hasan Köy dedemlerin yaklaşık 3 km doğusunda ama aralarında yüksek platolar ve derin vadiler bulunmaktaydı. Bu nedenle ulaşım yolu uygun geçitlerden sağlanmış ve yaklaşık 10 km’ye çıkmıştı. Sanıyorum Karahasanuşağı köylüleri öküzlerin çektiği bir araba ile bize yardımcı olmuşlardı. En azından yatak-yorgan, kap-kacak gibi eşyaların yanı sıra annemle en küçük kardeşimin taşınmasını sağlamışlardı.

Anımsadığım kadarıyla, ulaştığımız Hasan Köyde bize ağıldan bozma her tarafı dökülen bir ev vermişlerdi. Babam oldukça becerikli ve çalışkan biriydi. Birkaç gün içinde evi oturulacak hale getirmişti. Bu köyde de evler birbirinden oldukça uzakta olup, köy altı yerleşimler olarak tabir edilen mezra görüntüsündeydi. Küçük ve az nüfuslu olup, su kaynaklarına yakındı. Dağınık dokulu yapıya sahip bu köyün içinden bir ırmak geçmekteydi. Karasal iklimin etkisinde olan köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Köyün arazi yapısı hayvancılık için elverişli olup, tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu.

Zorlu doğa koşullarının hâkim olduğu Hasan Köy de Alevi-Kürt köylerinden biriydi. Bu köy sakinleri de diğer Kürtler gibi merkezden uzak, ulaşılması zor yüksek dağlar ve kanyonlarla çevrili yerleri seçmişlerdi. Seçmişlerdi çünkü Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştu. Bir yandan resmi görüş onların Türk olduklarını iddia ediyor, öte yandan da Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenmiyordu. Onları asimile ederek Türkleştirme yoluna gidiyordu. Kürt Alevilere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştu. Yönetimin Kürtlere güven duymamasının sonucu olarak Kürtler de Türklere güven duymuyorlardı.

Köydeki tek Türk ailesi olmamız durumumuzu oldukça zorlaştırmıştı. Zorlaştırmıştı çünkü Akıncı Ailesi hem Türk hem de Sünni Müslüman’dı. Sünni Müslüman olmamızın yanı sıra Bulgaristan’daki asimilasyon uygulamasının sıkıntılarını yenebilmek için gelenek ve göreneklerimize sıkı sıkıya sarılmış, kurtarıcı olarak inançlarımızı kuvvetlendirmiş, kadınlarımız kara çarşafa bürünmüşlerdi.

Oysa Alevi Kürtler iki yönüyle bizden oldukça farklıydılar. Her şeyden önce erkelerinde neredeyse hiç tek eşlilik yoktu. Birden çok kadınla evleniyorlar, ekonomik durumları çok iyi olmasa bile akça pakça gördükleri kadın ve kızları haremlerine almakta tereddüt etmiyorlardı.

Diğer taraftan Kürt olmanın yanı sıra Aleviliği de benimsemiş olduklarından, Alevi Kürtleri komşularınca genellikle Kızılbaş olarak anılıyordu. Kızılbaşlar ilahi kuvvetin hamili bulunduklarını ve imamlarının Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanmışlardı. Öyle duymuştum büyüklerimizden. Bunun için Sünnilere düşmanca davranıyorlarmış. Alevilerle Sünniler arasında evlilik bağları kurulamazmış.

Alevilere göre Hz. Muhammed sağlığında kendisinden sonra halife olarak Hz. Ali’yi düşünmüştü. Ama vefatından sonra bu gerçekleşmemişti. Muhammed’in daha cenazesi kalkmadan hilafet meselesi gündeme gelmiş ve Hz. Ali saf dışı yapılarak Ebubekir halife olmuştu. Sonraki yıllarda da, Ebubekir tarafından, vasiyet yöntemi ile Ömer halife seçilmiş. O da kendisinden sonra Osman’ı halife seçmişti. Bu olaylarda Hz. Muhammed’in vasiyetine uyulmadığı, O’nun buyruğuna aykırı bir seçim yapıldığı için, Aleviler Hz. Ali’ye ve dolayısıyla Hz. Muhammed’e haksızlık yapıldığı kanaatine varmışlardı. Bu olaylar nedeniyle Hz. Ali dışındaki üç halife takipçilerine mesafeli durmayı seçmişlerdi.

Köylüler başlangıçta bize yardımcı oldular ama yaklaşık üç ay kaldığımız köyde bizi içselleştiremediler. Köyün bulunduğu arazi yapısından ötürü yeterli tarım arazisi yoktu. Olsaydı da hasat yapacağımız arazimiz yoktu. Mezra yapısındaki köyde ailemizin nafakasını kazanacak iş de yoktu. Sosyo-ekonomik uyumsuzluğun ve işsizliğin üzerine tuz biber eken de en küçük kardeşim Şaban’ın yeterli beslenemediği ve hastalığı tedavi edilemediği için öbür dünyaya göç etmesi oldu.

Kardeşim Şaban’ın vefatı benimle birlikte ailemizin diğer fertlerini derinden etkiledi. Muhacirliğimizin ilk üç ayında ilk insan kaybımızı vermiştik. Sonrası da gelecekti Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken.

Temmuz 1951 yılına kadar köyde kaldık. Babam köyde ve yakın çevresinde bedensel güç gerektiren işler aradı fakat bulamadı. Ayrıca Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir Sosyo-ekonomik yapısı olan Hasan Köyün sakinleri ile uyum sağlamamız ve asimile olmamız mümkün olmadı. Ailemizi geçindirecek iş olmadığı gibi iş bulma olanağı da yoktu. Karagözlüler ve doğal olarak Akıncı Ailesi de kapana kısıldıkları duygusuna kapılmışlardı. Çözüm arayışına girildi.

Yaz yaklaşıyordu. Elbistan kazasına inen bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen bazı kişilerin mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Elbistan köylerinde çaresiz aç ve sefil kalmaktansa Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmenin kurtuluş olacağına karar verildi. Böylece Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi dönemi başlayacaktı…

                                                           

346 total views, 2 views today

Share Button