Ocak 1951, Bulgaristan Karagözler Köyü…

Alaca karanlıkta gözümü araladığımda annem evdeki sobayı erkenden yakmıştı. Babam bir köşede sabah namazını kılıyordu. Odun sobasının önündeki hava kapağından  çıkan ateşin alevi beyaz badanalı duvara, duvardan da tavana yansıyarak odayı aydınlatıyordu. Kuzine sobasıydı yanan… Üzerine en az iki tencere sığan kuzine sobaların fırınları da vardı. Ekmek, börek, yemek pişirmenin yanı sıra mükemmel ısınma araçlarıydı kuzineler.

Evimizde oda sayısı çoktu ama  kışın sadece bir iki  odada soba yanıyordu. Kışın hem oturma hem de yatak odası olan kuzineli odaya   serilmiş  olan yataklarda üç kardeş yan yana yatıyorduk. Kardeşlerimden Mustafa 5 yaşında, Şaban  ise 3 ya da üç buçuk yaşındaydı. Babam Ahmet ve annem Emine ile birlikte 5 kişilik bir aileydik. Babaannem ile dedemi hiç tanımadım. İkisi de bizler doğmadan vefat etmişlerdi. Babamın babası Mustafa dedem köyde varlıklı birisiymiş, ”Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli annemin deyimiyle ”deli Durgut” olarak anılırmış köylüler tarafından.

Babamın namazı bitirdiğini gören annem, kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve hazırlıklar yapılacak dediyse de  ancak soba kızarınca kalkıp giyindik. Kara şalvar, evde örülmüş yün kazak ve  yün çorap… Kara kışın tam ortalarıydı ve  korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden evden pek çıkamadığımız zamanlardı. Böyle bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı? Anlatmamışlardı hazırlıkları…

Evlerimiz kerpiç duvarlıydı.  Çamurla sıvanmış ve değişik renklerdeki toprakla boyanmıştı.  Üzerleri tahta  olan odaların zeminine önce hasır, üstünde de kilim serilirdi. Kenarlarda, duvar diplerinde, 5 yastık ve 3 minderden oluşan berde takımları kullanılmıştı. Genellikle odaların kapı arkalarında perde ile kapatılmış üçgen raflar bulunurdu. Duvarlardan biri boydan boya  ahşaptan yüklük dolabı olarak düzenlenirdi. Kalktıktan sonra yataklar buraya konulurdu. Kışın bizim yattığımız odanın duvarlarından birinde uzun bardak rafı,  peçe ve soba borusu bacası olurdu. Bir başka duvarda ise çiçeklik olup, gösterişli  nitelikli eşyanın konulacağı özel raflar ve  çiçeklikte evin salonuna bakan küçük bir pencere bulunurdu…

1944 yılında Bulgaristan’ın Şumnu İlinin Karagözler Köyünde, annem mısır çapalarken doğurmuş beni. Öyle söylemişti rahmetli… Babam askerdeymiş. Havaların kanal açmaya uygun olduğu yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Bulgar yönetimi Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, yaz aylarında kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş. Kanal açma koşullarının uygun olmadığı kış aylarında ise beslememek için evlerine gönderilmişler. Bu yüzden askerlikleri en az üç yıl sürmüş.

Sisler arasından anımsadığım kadarıyla Mustafa Durgut dedemizden kalan oldukça büyük bir evimizle önünde oldukça büyük bir bahçemiz vardı. Bahçede meyve ağaçlarının yanı sıra dövenle harman hasadı yaptığımız bir alanın da olduğunu  anımsıyorum. Evimizin yanından geçen bir dere ve dereden sonra yaklaşık 600 metre uzakta da ‘’aşağı mahalle’’ bulunuyordu. Karagözler Köyü iki mahalleden oluşmuştu. Evden çıktığımızda bütün heybetiyle görülen ormanlık dağın Sakar Balkan olduğunu öğrenmiştim yıllar sonra.

Evimizin 30-40 metre ötesinde Mustafa amcam ve ailesinin oturduğunu anımsıyorum. Rahmetli babamın anlattıklarına göre amcam biraz sorumsuz biriymiş. Her fırsatta evden ayrılıp aylarca gezdiği ve haytalık yaptığı olurmuş. O gezerken, dedemin hem sağlığında hem de vefatından sonra Durgutların bütün yükü babamla annemin üzerinde kalmış. Bu nedenle, babamla amcamın arasının çok iyi olmadığını anımsıyorum. Yüzünü pek çıkaramadığım bir de halam vardı. Pek fazla görüşmemiş olmalıyız ki anılarım arasında yer edinmemiş.

Köyümüzde Türkçe eğitim yapan okullar kapatılmış olduğundan, okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Amcam dışında Bulgarca bilen de yoktu. Amcam da çok gezdiği için öğrenmişti biraz Bulgarcayı.

Köydeki derenin bizden ayırdığı ”Aşağı Mahalle” olarak bilinen yerleşim biriminde anneannem Fatma, dedem Halil, dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa ile teyzem Cemile kalabalık bir aile oluşturuyordu. Rahmetli babamın askere alındığı yaz aylarında kardeşlerim ve benimle Yusuf dayımla rahmetli Kerim dayım ilgilendiğini anımsıyorum. Rahmetli Kerim dayım çok şakacı biriydi, beni ve kardeşlerimi eğlendirir, oyalardı. Böylelikle annemin yükü azalırdı. Annem de tarlada çalışma fırsatı bulurdu. Babam askerdeyken ben üç, kardeşim Mustafa bir buçuk yaşındaymış. Kardeşimle beni bir heybenin gözlerine koyar öyle tarlaya gidermiş annem.

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra babam evden çıktı. Anneme sormuştum neyin hazırlığını yapacağız diye. Göç var yavrularım demişti annem. Göç olayını bilmiyorduk ki, annemin ne dediğini pek anlamadık ve kartopu oynamaya çıktık evden…

627 total views, 1 views today

Share Button