Göç dalgası başladığında daha henüz 7 yaşındaydım… Hava karlı ve oldukça soğuk olmasına rağmen köyde göç telaşı yaşanıyordu. Göç telaşıyla birlikte bir de hüzün çökmüştü insanların üzerine. Hem kalanlar hem de göçenler için ayrılıklar hüzünlendirmişti insanları. Hudutların kısa bir süreliğine açıldığı, bu nedenle Türkiye’ye gideceklerin mallarını satamayacakları konuşuluyordu. Parası olanların paralarına ve ziynet eşyalarına da hudutta el konulacağı söylentiler arasındaydı. Köydekiler ne yapacakları konusunda kararsızlardı. Ancak babam ve akrabalarımız kararlıydılar.

Asimilasyon politikaları ile bizleri eritmek ve Türk azınlığı sindirmek kabul edilemezdi. Ayrıca yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.  Bu ve diğer nedenlerle, koşullar ve sonuçları ne olursa olsun, babam ve akrabalarımızla bazı komşular Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdi. Zor bir karardı ama verilmişti.

Göç telaşı beni, kardeşlerimi ve bizimle birlikte göç edecek ailelerin çocuklarını da etkilemişti. Üzülmeli miydik, sevinmeli miydik? Büyüklerimiz sevinmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Her bakımdan özgür olacak ve daha güzel günler görecektik, öyle denmişti. Ancak göçlerin olumsuz etkilerini bilmiyorduk. Başımıza geleceklerden habersizdik. Üç erkek kardeştik, ailenin en büyük çocuğu bendim ve 9 yaşındaydım. İki numara olan kardeşim Mustafa benden 18 ay sonra doğmuş, yani 5,5 yaşında, üç numara olan Şaban henüz 4 yaşındaydı… Babam Ahmet ve annem Emine ile birlikte 5 kişilik bir aileydik. Babaannem ile dedemi hiç tanımadım desem yeridir. İkisi de vefat etmişlerdi. Babamın babası Mustafa dedem köyde varlıklı birisiymiş, ”Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli annemin deyimiyle ”deli Durgut” olarak anılırmış köylüler tarafından.

Sisler arasından anımsadığım kadarıyla Mustafa Durgut dedemizden kalan oldukça büyük bir evimizle önünde oldukça büyük bir bahçemiz vardı. Bahçede meyve ağaçlarının yanı sıra dövenle harman hasadı yaptığımız bir alanın da olduğunu anımsıyorum. Evimizin yanından geçen bir dere ve dereden sonra yaklaşık 600 metre uzakta da ‘’aşağı mahalle’’ bulunuyordu. Karagözler Köyü iki mahalleden oluşmuştu. Evden çıktığımızda bütün heybetiyle görülen ormanlık dağın Sakar Balkan olduğunu öğrenmiştim yıllar sonra.

Evimizin 30-40 metre ötesinde Mustafa amcam ve ailesinin oturduğunu anımsıyorum. Rahmetli babamın anlattıklarına göre amcam biraz sorumsuz biriymiş. Her fırsatta evden ayrılıp aylarca gezdiği ve haytalık yaptığı olurmuş. O gezerken, dedemin hem sağlığında hem de vefatından sonra Durgutların bütün yükü babamla annemin üzerinde kalmış. Bu nedenle, babamla amcamın arasının çok iyi olmadığını anımsıyorum. Yüzünü pek çıkaramadığım bir de halam vardı. Pek fazla görüşmemiş olmalıyız ki anılarım arasında yer edinmemiş. Köyümüzde Türkçe eğitim yapan okullar kapatılmış olduğundan, okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Amcam dışında Bulgarca bilen de yoktu. Amcam da çok gezdiği için öğrenmişti biraz Bulgarcayı.

Köydeki derenin bizden ayırdığı ”Aşağı Mahalle” olarak bilinen yerleşim biriminde anneannem Fatma, dedem Halil, dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa ile teyzem Cemile kalabalık bir aile oluşturuyordu. Rahmetli babamın askere alındığı yaz aylarında kardeşlerim ve benimle Yusuf dayımla rahmetli Kerim dayım ilgilendiğini anımsıyorum. Rahmetli Kerim dayım çok şakacı biriydi, beni ve kardeşlerimi eğlendirir, oyalardı. Böylelikle annemin yükü azalırdı. Annem de tarlada çalışma fırsatı bulurdu. Babam askerdeyken benim üç, kardeşim Mustafa’nın bir buçuk yaşında olduğu zamanlarda bir heybenin gözlerine bizleri koyar öyle tarlaya gidermiş annem.

Köyümüzün bağlı bulunduğu idari birim Şumnu, Bulgaristan’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerden biriymiş. Hala da öyleymiş edindiğim bilgilere göre.  1389’da Çandarlı Ali Paşa tarafından fethedilen bölge Osmanlı döneminde stratejik önem taşıyan askeri üslerden biriymiş. 500 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan şehrin günümüzdeki adı Şumen. Şumnu, günümüzde Bulgaristan’ın en gözde turizm merkezlerinden biri olarak biliniyor. Doğa ve tarihin buluştuğu şehir, ağırlıkla Türklerin yaşadığı Deliorman bölgesinde yer alıyor. 

Doğduğum Karagözler Köyü ise Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda Şumnu’ya 55 km, Karadeniz’e kıyısı olan Varna kentine 90 km mesafedeymiş. Bir bakıma Karadeniz bölgesi köylerinden biriymiş. Köy tamamen Türklerden oluşmaktaymış.

Köyün güneyinde bulunan Sakar Balkan gerçekten görülmeye değer olup, bizim dağımız dermişim. Sakar Balkanın içinde görülmeye değer mağaralar olduğunu söylemişti Kerim Dayım. Çıplak tepe denen yerine çıkıldığında bütün Gerlovo Alçağı denen ova rahatlıkla görülmekteymiş.

Tipik Balkan ikliminin özelliklerini taşımakta olan köyümüzde kış ayları sert ve yoğun kar yağışlı, yazları ise sıcaktı. Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve  tarımın yanında odunculuktu. Sakar Balkan’dan elde edilen odunlar geçim kaynaklarından biriydi.  Tarım olarak buğday ve arpanın yanında daha çok tütün ve çilek üretimi yapılırmış. Bölge kurşun, çinko, krom, manganez ve altın gibi madenler bakımından  zenginmiş. Ülkeyi neredeyse baştanbaşa gezen amcamın anlattıklarına göre Tuna ve Meriç nehirleri Bulgaristan’ın en önemli iki akarsuyuymuş. Meriç nehri havzası Bulgaristan’ın neredeyse üçte birini kaplarmış. 

14. yüzyıl ortalarında Türklerin Rumeli’ye geçişi Balkanlar’ın tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştu. Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüştü. Ne var ki 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasının başarısız olması imparatorluk için sonun başlangıcı olmuş. Bu tarihten itibaren  Osmanlı Devleti artık kendi gündemini kendi tayin edemez bir hale gelmiş. Osmanlının gündemini daha çok Avrupalı devletler belirlemiş. Avrupalı devletlerle birlikte Rusya da Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yapmışlar. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başlamışlar.  Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürüyorduk ve sonraki yıllarda da sürecekti.

227 total views, 1 views today

Share Button