Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması gelir.

Bulgaristan II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın yanında yer almıştı. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişlerdi.

Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmişlerdi. Bu süreçte, Rusların da etkisiyle, Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatıldı. Söz konusu politika ile etnik kökeni ne olursa olsun, sınıf bilincinin geliştirilerek kişisel ve etnik kimliklerin ortadan kaldırılması ve Sosyalist bir Bulgaristan devletinin ve toplumunun yaratılması amaçlanmıştı.

Türklerin tarlaları kooperatifleştirme gerekçesiyle ellerinden alınarak, okullarını ve vakıfları devletleştirip eğitim haklarını engellenmiş. Bulgar yönetimi tarafından bir toprak reformu olarak nitelenen uygulamayla Türkler, kendi topraklarında ücretli isçiye dönüşmüştü. Yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalan Karagözler Köyü yaşayanları da kayıpları en aza indirgemek için, kendilerini saklama yöntemini benimsemişlerdi. Saklanmak, asimilasyona uğramış gibi görünmek… Daha önceleri görmek, bilgilenmek, öğrenmek ve çalışmak için gittikleri 55 km uzaklıktaki Şumnu ve 90 km uzaklıktaki Varna ile bağlantılarını kestiler neredeyse. Kapalı bir ekonomi sistemi oluşturdular. Sadece gaz ve tuz gibi üretemedikleri maddeleri almak için gider oldular şehirlere. Aralarından göze batmayacak ve Bulgarca bilenleri seçerek bunu sağladılar. Şehir bağlantılarını keserek yöneticilere kendilerini unutturmak istediler.

Kapalı bir ekonomi sistemi uygulayan Karagözler yaşayanları koyunların yünlerinden çoraplarını, derilerinden çarıklarını, sütlerinden peynir ve yoğurtlarını yaptılar. Şeker kamışı ve şeker pancarından şeker ve şeker ürünlerini sağladılar. Tarlalarından buğday, arpa ve mısır gibi ürünleri sağladılar. Yalnızlık duygularını yok etmek için maneviyata önem verdiler ve daha çok sarıldılar. Kadınları kara çarşafa büründü görünmemek için. Aralarındaki anlaşmazlıkları yok saydılar ve birbirlerine kenetlendiler. Karagözler Köyü için yazdıklarım diğer Türk köyleri için de aynen geçerlidir.  

Karagözler Köyü ve diğerlerinin seçtikleri bu yaşam biçimini Bulgar yöneticileri kırılması zor bir direniş olarak algıladılar. Hem direnişi kırmak ve hem de Türklerle birlikte ekonomik getirisi olmayan çingenelerle haytaları da zorunlu göçe tabi tuttular. 1950 yılına gelindiğinde Bulgaristan’daki Türkler, beyinlerini kemirip duran sessiz çığlıklarından kurtulabilmek için bir yandan Bulgar makamlarından Türkiye’ye göç için pasaport isterken, diğer yandan da Cumhurbaşkanın İsmet İnönü’ye kabulleri konusunda dilekçeler yazmışlardı.

Türk Hükümetinin yoğun baskıları sonucunda, kısa bir süre için göçe izin veren Bulgaristan, yaklaşık 200 000 kişilik göçün iki üç ay içinde gerçekleşmesini isteyerek Türk Hükümeti’ni de zora sokmak istemişti. Türkler, Bulgar Hükümeti’ne, henüz taşınmaz mallarını ve hayvanlarını satamadıklarını, pasaportlarını çıkaramadıklarını bildirdilerse de, Bulgar Hükümeti göçmenleri göçe zorlamaya devam etti.

Asimilasyon politikaları ile bizleri eritmek ve Türk azınlığı sindirmek kabul edilemezdi. Ayrıca yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.  Bu ve diğer nedenlerle, koşullar ve sonuçları ne olursa olsun, babam ve akrabalarımızla bazı komşular Türkiye’ye gitmeye karar vermişlerdi. Zor bir karardı ama verilmişti.     

507 total views, 1 views today

Share Button