İlkokul dönemimizi her yıl ayrı bir okulda geçirdik sayılır. Yeni bir okul demek yeni öğretmenler ve arkadaşlar demek oluyordu. Haydi, okul neyse de öğretmen ve arkadaşların yeni olması uyum sorunlarını da beraberinde getiriyordu.  Kardeşimle ben zorlanıyorduk. Üstelik annem de sürekli hastalanıyor, barakalardan da olsa, evden çok hastanelerde yatıyor oluyordu. Hastane ve doktorlar üzerimde olumsuz izlenimler bırakmış olmalı ki, hala hastane ve doktorlardan uzak kalmaya çalışırım.

Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu üçüncü okulumuzdu. 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılını başarılı karnelerle tamamlamış ve dördüncü sınıfa geçmiştik. Annem hastanede ve babam da sürekli bir iş bulamamıştı. Çukurova’daki Pamuk tarlalarında mevsimlik işçilik dönemini yaşamıştık. Bu kez sürekli bir işi olmayan babamın ‘’günlük işçi’’ dönemi başlamıştı. Her sabah Mersin’in birkaç meydanında ‘’amele pazarları kuruluyordu.   Günlük işlerde çalışmak isteyen babam gibi işçiler/ameleler sabahın erken saatlerinde bu pazarlarda yerini alıyordu. Günlük işçiye ihtiyaçları olanlar da, yaptıracakları işe göre, ameleler arasından seçim yapıyorlardı.

Amele pazarları hala ülkemizin kanayan yaralarından biridir. Günlük işçi pazarlaması için de ‘’elçi’’ ya da ‘’çavuş’’ adı verilen aracılar ortaya çıkmıştı. Onlarla iyi geçinmek gerekirdi.  Ortadoğu ve uzak doğudan kaçak gelenlerin çokça rağbet ettiği amele pazarlarında, sabah 06.00’da kaldırımlara dizilen yaklaşık 100-150 yabancı ve 10-15 Türk işçi kendilerini alacak ‘’elçi ‘’arabalarını bekliyordu. Saat 10.00’a kadar iş çıkmazsa tekrar evin yolunu tutuyorlardı. Babam da bunlardan biriydi. Çiftçilik dışında bir becerisi olmadığı gibi doğru dürüst okuma yazmasının da olmaması genelde işsiz kalmasını sağlıyordu. Sonraki yıllarda en azından adını soyadını yazıp, okuyacak ve imzasını atacak kadarı öğrendi. Giderek, genelde bizim okuyup anlayabileceğimiz mektuplar da yazmaya başladı.

Annemin hastanede olduğu bu dönemde babamın da sürekli bir işinin olmaması kardeşimle beni para kazanacak yeni arayışlara götürdü. Sabahları simit satmaya devam ediyorduk. Ancak yeterli değildi. Babamın yaptığı derme çatma bir ayakkabı boya sandığı ile ayakkabı boyamaya başladık. Ne var ki yılın 300 günü güneşli geçen Mersin’de ayakkabı boyacılığı pek para getirmiyordu. Sonunda Halka tatlısı yapıp satmaya karar verdik kardeşimle… 

Halka tatlısı yapımı için önce tatlı hamuru hazırlamasını öğrendik. 2 çay bardağı ılık süt içinde 3 adet yumurtayı iyice çırptıktan sonra içine kabartma tozu ve irmik ilave ediyorduk. Bu üç malzeme iyice karıştırıldıktan sonra üzerine 3 su bardağı unu da ilave edip, hafif cıvık bir kıvam alan tatlı hamurunu oluşturup sıkma torbasına koyuyorduk. Sıkma torbasının küçük bir deliğinden, önceden hazırlanmış kızartma tenceresine, halkalar halinde hamur bırakılıyordu. İyice kızaran halkalar da şerbet içinde bir süre bekletiliyor ve satışa hazır hale getiriliyordu. Halka tatlı satışı rağbet görmüş ve para kazanmaya başlamıştık.

1955 yılı Ağustos ayı başlarında babamın güler yüzle, mutlu bir görüntüyle eve geldiğini anımsıyorum. Biraz da çekinerek ‘’hayır mı baba?’’ Diye sormuştuk. Sürekli bir işinin olacağını anlatmıştı gülerek bize. Mersin Tarsus yolu üzerinde, göçmen barakalarından yaklaşık 6 km doğuda, Karaduvar diye bilinen yerde ATAŞ adında bir tesisin yapımına başlanmıştı. Genelde kol ve beden gücü kaynaklı işçiye ihtiyaç varmış. Orada işe başlamıştı babam, mutluydu. Biz de mutlu olmuştuk.  

Günümüzde Akdeniz Belediyesi’ne bağlı bir mahalle olan Karaduvar’da, Mersin limanının temelinin atılmasından sonra, Ataş Anadolu Tasfiyehanesi Mobil, Caltex ve BP tarafından kurulmuş ve yüzlerce kişiye iş kapısı olmuştu. Karaduvar Mersin’in merkezine bağlı bir mahalleydi. Burada yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu geçimini tarım ve seracılıktan sağlıyordu. Denize kıyı olan mahallelinin küçük bir kısmı da balıkçılıkla uğraşıyordu. Karaduvar’lalar başlangıçta ATAŞ tesislerinin kuruluşunu sevinçle karşılamışlardı. Ne var ki günümüzde sevinçleri kursaklarında kalmış durumda. Mahalleye girdiğinizde mahallenin ATAŞ petrole ait rafineriler ile tamamen çevrelenmiş durumda olduğunu görürsünüz. Birbirine ellişer yüzer metre aralıklarla yapılmış rafineriler ve koca petrol depolarının atıkları sarmıştır her yeri… Atıkların oluşturduğu kanal üzerinde kümelenmiş sinekler… Meyve ve sebzeciliğin bittiği yer olmuş Karaduvar Mahallesi…

Ağustos sonlarına doğru annem hastaneden taburcu olmuş, babam sürekli bir işe kavuşmuş ve biz de Mersin’e ve yaşadığımız Göçmen barakalarına uyum sağlamıştık. Barakalar ve çevresi biraz daha iyileştirilmiş, sazdan ve tenekeden de olsa evlerin etrafına sınır çekilerek avlular oluşturulmuştu. Sanki yerleşik düzene geçiyor gibiydik. Sazdan olan evlerimizin duvarları sıvanmış, renkli topraklarla boyanmış ve hatta avlularımıza ağaçlar bile dikilmişti. Öyle sanıyorum ki avlumuzda keçimize ek olarak birkaç tavuğumuz bile olmuştu.

Göçmen barakalarında herkes birbirini tanımış, komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri güçlenmişti. Vardiya usulü fabrikalarda çalışan ailelerin çocukları komşu aileler tarafından korumaya alınıyor ve bakılıyordu. Arkadaşlarımızla kitaplarımızı değiş tokuş ediyor, sahile birlikte gidiyor, bazen de kiralık bisikletlere biniyorduk.

1950’li yıllarda hemen her mahallede bir yazlık sinema vardı. Bize en yakın olan ise şimdilerde 23 Evler Parkının bulunduğu yerde bir yazlık sinemamız vardı. Yazlık sinemalar en önemli eğlence ve sosyalleşme araçlarıydı. Yazlık sinemalar çoluk çocuk, sere serpe gidilen, bir takım kısıtlamaları olmayan mekânlardı. Zengin, fakir herkesin tek eğlencesiydi yaz gecelerinde. Hatırlarım, Hüseyin Peyda’nın “Mezarımı Taştan Oyun” , Öztürk Serengil’in ‘’Temem Bilakis’’, Danyal Topatan’ın ‘’Çete’’ ve Özcan Tekgül’ün Vur Patlasın Çal Oynasın, Çalsın Sazlar Oynasın Kızlar türü filmleri… Günün olumsuzluklarını, yorgunluklarını gideren ve hayata tutunmamızı sağlayan yazlık sinemalar…

Ben 11 yaşında bir çocuktum ama 20-25 yaşındaki birinin deneyimlerine sahiptim. Kendi başımın çaresine bakmayı öğrenmiştim, bu durumdan da kıvanç duyuyordum. En kötü koşullardan en iyi sonuçlar çıkarmasını öğrenmiştim.

Simit ve halkalı tatlı satışları, kitap değiş tokuşları, arkadaşlarla bisiklet kiralamalar ve geceleri yazlık sinemalar derken yaz tatili bitmişti. Dördüncü sınıfı Kuvayi Milliye İlkokulu’nda okuyacaktık. Bu iyiydi, sınıf arkadaşlarımızla öğretmenlerimizi tanıyorduk. Uyum sorunumuz yoktu, annem hastanede değildi ve babamın da sürekli bir işi vardı. Daha ne olsundu…

167 total views, 1 views today

Share Button