Göç kararı alındığında henüz 7 yaşındaydım… Babam 1 Mart 1951’de beş kişilik ailemiz için pasaport almıştı. ‘’Mart kapıdan baktırır, çapa kürek sapı yaktırır.’’ Deyiminin geçerli olduğu 1951 yılının Mart ayında başlamış oluyordu göç serüvenimiz. Hava karlı ve oldukça soğuk olmasına rağmen köyde göç telaşı yaşanıyordu.

Türklerde Anavatana ilk göç başvuruları 1947 yılında ortaya çıkmaya başlamıştı. Başlangıçta Ekonominin sıkıntıya girmesinden çekinen Bulgaristan, Türklerin göç etme talebine ilkin olumlu bakmamıştı. Bu nedenle, 1947-49 yılları arasında meydana gelen göç talebinin ancak çok az bir kısmının gerçekleşmesine izin vermişti.  Ancak, Moskova’nın bastırmasıyla Sofya yönetimi Ağustos 1950’de Türkiye’ye 250 bin kişiyi göçmen olarak kabul etmesi için nota vermişti.

Osmanlı Tarihi ve Diplomasisi alanlarında yaptığı önemli çalışmalarla tanınan Türk tarihçi, akademisyen ve araştırmacı Prof. Dr. Oral Sander’e göre Bulgaristan’dan gerçekleşen göçlerin iki nedeni bulunmaktaydı. Birinci neden, Bulgaristan’ın 250 bin Türkü göndererek azınlık sorununu çözme isteğiydi. Bulgaristan’daki Türklerin ve Müslümanların nüfusunun hızlı artmıştı. O kadar ki, 1940 yılında 640 bin olan Türklerin sayısı, 1949’a gelindiğinde 210 bin artışla 850 bine ulaşmıştı.

İkinci neden ise, 10 Ağustos 1950’de Kore savaşına asker göndereceğini açıklayan Türkiye’yi, ilave ekonomik harcamalara ve güvenlik endişelerine sokarak köşeye sıkıştırmaktı. Sander’e göre bu yolla iktidardaki Batı yanlısı Demokrat Parti’nin zor durumda bırakılması hem de komünist devrimin sosyo-ekonomik altyapısı hazırlanması amaçlanmıştı.

Türkiye aralarında çingeneler ve Türk olmayanlar bahanesiyle notayı kabul etmemişti. Bulgaristan’ın bastırması üzerine de 1950 yıllarının sonuna doğru Türk kökenli Serbest Göçmen statüsünde olanları kabul etmeye başlayacağını bildirmişti. Bulgar yönetimi de gönüllü olanlara pasaport vermeye başlamıştı. 1951 yılı Nisan aylarında da Türkiye Konsolosluklarından vize alanların göçü başlayacaktı.

Dinlerini kurtarmak isteyen babam ve babam gibiler gönüllü göçmen olarak ayrılma taleplerinden ötürü mal varlıklarını bedelsiz olarak bırakmak zorunda kalmışlardı. Başka seçenekleri de yoktu zaten. Sahip oldukları araziler zaten kolektif çiftliklerin malı olmaya başlamıştı. Birçok yörede insanlar arazilerinde işçi durumuna düşmüşlerdi. Bundan ötürü arazilerimizi kimseye satamazdık, satmak istesek de alan olmazdı.

1951 Nisan ayının üçüncü haftasında, soğuk mu soğuk bir günde, üstü açık kamyonlarla Karagözler Köyünden gözlerimiz yaşlı olarak ayrılmıştık. Yanımıza yatak, yorgan ve kap kacak dışında hiçbir şey alamamıştık.

Göç, büyüklerle birlikte göç etmekte olan ailelerin çocuklarını da etkilemişti. Üzülmeli miydik, sevinmeli miydik? Büyüklerimiz sevinmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Her bakımdan özgür olacak ve daha güzel günler görecektik, öyle denmişti. Ancak göçlerin olumsuz etkilerini bilmiyorduk. Başımıza geleceklerden habersizdik…

Share Button