Karagözler ’de kalanlarla gidenler gözyaşları içinde sarılmışlardı birbirlerine. Aileler parçalanıyordu. Öyleydi çünkü aynı ataerkil ailenin bazıları kalıyor, bazıları gidiyordu. Aman bizi unutmayın, yerleşince bize ulaşmanın bir yolunu bulun. Diyenler. Belki bir daha görüşemeyiz, hakkınızı helal edin. Diye helallik isteyenler kopamıyorlardı birbirinden. Halil dedem ‘’Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek. Üstelik ayaz var.’’ Dedikten sonra Şumnu tren istasyonuna götürülmek üzere üstü açık bir kamyona doluştuk yatak, yorgan ve kap kacaklarımızla.

Karagözler ’den hem ayrılanların hem de kalanların sessiz çığlıkları yüzlerinden okunuyordu. Kulaklarımız duymuyor ama hissediyorduk. Sessiz çığlıklar beynimizi kemirip duruyorlar, yüreğimizi yakıp eritiyorlardı.  Belki de Dinimiz ve İnançlarımız korunmuş olacaktı ama yüzlerce yıl yaşadığımız topraklardan koparılmış oluyorduk. Kendimize ve coğrafyamıza yabancılaşmış olacaktık. Hapsinden önemlisi de Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak bize devrettiği kültürel birikiminizden mahrum kalacaktık.

Köyümüzle Şumnu arasındaki 55 km’lik yol boyunca yüzümüze vuran ve her tarafımıza işleyen ayazla donmuştuk. Trenlere bindiğimizde ısınırız diye avutmuştuk kendimizi. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Garda yeterli tren olmadığı gerekçesiyle dondurucu soğuklarında, bir iki gün bekletildiğimizi anımsıyorum sisler arasında. Bulgaristan’ın başka yörelerinden gelen Serbest Göçmenlerle gar ve çevresi ana baba gününe dönmüştü. 700-800 civarında göçmen birikmişti.

Trenler geldiğinde göçmen kafilelerinin trenlere binmesi için 20-30 dakikalık zaman bırakılmıştı. Yaşlılar ve küçük çocukların kara tren vagonlarına yerleştirilmeleri nedeniyle eşyalara bakacak zaman kalmıyordu. Onlarca ailenin eşyası başka vagonlara konulmuştu. Bu düzenleme sırasında kıymetli bazı eşyaların kaybolduğunu, bazılarının da istasyondaki görevlilerce alındığını büyüklerin konuşmalarından anlamıştım. Sadece eşyalar mı? 

Nihayet kara trenin vagonlarına balık istifi binmiştik. Aileden, dayılardan, teyzelerden ve diğer büyüklerden eksik yoktu. Yolculuk başladı. İçim içime sığmıyordu, bir an önce Türkiye’de olmak istiyordum. Kurtuluşumuz olacağını söylemişti babam…

Şumnu Edirne arası yaklaşık 300 kilometreydi. Balık istifi bindiğimiz vagonlar tamamlanınca yolculuk başlamıştı. Saatte ortalama 30 km hızla yol alan trenimiz, ara istasyonlarda, karşıdan gelen trenleri de saatlerce beklemek zorunda kalmıştı. Vagonlar hem soğuk hem de sağlıklı değildi. Annem sürekli öksürüyordu. Şiddetli öksürükleri önemli bir hastalık belirtisiydi. En küçük kardeşimiz Şaban da öksürüyordu ama durumu pek tehlikeli değildi sanıyorum. Ya da ben öyle zannetmiştim.

Babamın söylediğine göre 36 saatlik yolculuktan sonra Edirne’ye giriş yapmıştık. Trenimiz Karaağaç Garına muhacirlerin sevinç sesleri arasında girmişti. Başta babam ve dedem olmak üzere trenden toprağa ayak basanlar, hemen yerlere kapanmışlar ve toprağı öpmüşlerdi. “Şükürler olsun vatanımız geldik, Dinimiz kurtuldu, esaret sona erdi…” diye diye yüzlerini toprağa sürmüşlerdi.

Share Button