6 Ağustos 1955 Cumartesi, Mersin…

Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarı esnafı ile süt ürünlerini satmak, günübirlik iş bulmak için gelenlerin sabah kahvaltısını taçlandırıyordu susamlı gevrek simitlerle sandalyelerine iliştikleri kahveden aldıkları çay. Civar köylerden gelenler satmak için getirdikleri peynirden bir parçayı bu ikilinin yanına koyduklarında bir şölene dönüşüyordu simit, çay, peynir üçlüsü.

Tablamızdaki simitlerimizle tam zamanında satışa çıkabilirsek öğleden önce biterdi. Bitmemişse, öğleden sonra, ikindiüstü satışa devam ederdik. Kazınan midelerin en büyük dostu olan simitlerimizin satışı için en uygun zamandı ikindiüstü. Satamadığımız, bayatlayan simitlerimiz olurdu bazen. Bu nedenle, fazla almamaya özen gösteriyorduk. En azından kendi harçlıklarımızı çıkarmaya başlamıştık. Ailelerimize yük olmaktan kurtulmuştuk.

Yaz günleri oldukça uzun olduğundan zamanımız boldu. Okul ve eğitimi fukaralıktan kurtuluş olarak görmüştük. Mersin Halk Kütüphanesine gidiyorduk boş zamanlarımızda. Hem çocuk kitapları okuyor hem de Mersin ile ilgili yazılar bulmaya çalışıyorduk. Ben bulabildiğim her şeyi yutarcasına okuyordum. Her zaman meraklıydım. İlgi alanlarımdan biri de yerleşmeye çalıştığımız Mersin kentiydi.

Bir balıkçı köyünden modern bir kente dönüşmekte olan Mersin’i de tanımaya çalışıyordum. Nasıl olmuştu da bu kadar ilgi çekici ve işçi kentine dönüşmüştü? Sorusu bana aylarca kaldığımız pamuk tarlalarını ve yapılan pamuk hasadını hatırlatmıştı. Hammadde olarak pamuk ile mamul madde olarak iplik ve tekstil ürünlerinin dünyaya pazarlanması gerekiyordu. Bu da dönüşümü gerektiriyordu. Dönüşümde en büyük rolü pamuk üretimi ve Mersin limanı oynamıştı.

Beyaz altın olarak tanımlanan Pamuk, lifleri için yetiştirilen değerli bir tarım bitkisiydi. Dokuma sanayinin en önemli hammaddelerinden biri olan pamuk lifleri, ucuzluğunun yanı sıra kolayca eğirilebilen doğal bir büküme sahipti. Dokunmadan önce özel bir işlem gerektirmemesi, yıkanmaya karşı dayanıklılığı ve yünden daha sağlam olması gibi üstün niteliklerinden ötürü gerek kumaş, gerek öbür dokumaların üretiminde yaygın olarak kullanılıyordu.

Her ne kadar günümüzde, naylon, reyon ve polyester gibi yapay lifler dokumacılık alanında önemli bir yer tutuyorsa da, dünyada hâlâ milyonlarca insan geçimini pamuk tarımından ya da pamukla ilgili bir işten sağlanmaktadır. 

Giderek artan pamuk üretimine karşılık, liflerin tohumlardan ayılması işleminin elle yapılıyor olması pamuğun işlenip satılmasını çok yavaşlatıyordu. Sonunda, 1793’te Eli Whitney adında bir Amerikalı mühendis “çırçır” denen bir makine geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanmasına son vermişti. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makineyle 5060 işçinin elle yapabileceği iş kolayca yapılabiliyordu.

Whitney’in çırçır makinesi sayesinde pamuk üretiminin hızla artması, elde edilen pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı ve daha nitelikli tezgâhlara gereksinim doğurdu; bu alandaki  yenilikler ve buluşlarla pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük sanayi dallarından biri durumuna gelmişti.

Pamuklu dokuma sanayisi 18. yüzyılda İngiltere’de gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin öncü sanayi kollarındandı. Türkiye’de ilk kez 19. yüzyıl başlarında Çukurova bölgesinde ilkel yöntemlerle başlayan pamuk üretimi 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın Çukurova yöresini ele geçirmesiyle gelişmeye başlamıştı. 

1860 yılından itibaren Süveyş kanal inşaatının başlaması, o güne kadar küçük bir balıkçı köyü halindeki Mersin’i birden öne çıkarmıştı. Suya dayanıklı en sağlam kereste olan sedir, katran olarak ta anılan ağaçtı. Lübnan’ın simgesi olan bu ağaç Lübnan dağlarının yağmalanması sonucu azalınca, Torosların yüksek tepeleri yeni kaynak olarak gözlerin Mersin’e dönmesine yol açmıştı…

Mısır’daki Süveyş kanalı başta olmak üzere doğu Akdeniz’in diğer tersanelerinin ihtiyaç duyduğu kereste dağların yüksek yerlerinden kesiliyor, şimdilerde can çekişen Müftü deresi üzerinden deniz kıyısına ulaştırılıyordu.  Herhangi bir iskele olmadığı için gelen gemilerin kıyıya mümkün olduğunca yaklaşması ve denize giren taşıyıcı işçilerin sığ sularda gemiyle, kara arasında yük taşıması gerekiyordu. Bu ise önemli gecikmelere ve maliyetlere neden oluyordu. Çözüm Mersin limanının ve iskelelerinin yapılmasından geçiyordu. Böylelikle Mersin dünya ticaretine entegre oluyordu. Bu sonuç yabancıların Mersin’e olan ilgilerini arttırmıştı.

1864’te Fransızlarca kurulan ilk çırçır fabrikasını İngilizler ’in Adana, Mersin ve Tarsus’ta kurdukları öbür fabrikalar izledi ve daha sonra başka pamuk işleme tesisleri kuruldu. Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler tarafından kurulan bir çırçır fabrikası 1944 yılında Mustafa Güleç adında bir işadamı tarafından işletilmeye başlamıştı. Fabrika yılda 500 ton pamuk işleme kapasitesine sahip olup, 64 beygir gücünde bir lokomobil ile çalışmaktaydı. Abdülkadir Perşembe tarafından 1937 yılında kurulmuş diğer bir çırçır fabrikası da 50 beygir gücünde bir dizel motorla çalışmakta olup, yılda 500 ton pamuk işliyordu.

Çukurova Grubu’nun kurucuları Eliyeşil ile Karamehmetler, Tarsus’un büyük toprak sahipleriydi. İki ailenin ilk ciddi girişimi, 1887’de kurulan azınlıklara ait Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikası’nın 1925’te devralınmasıydı. Eliyeşil ve Karamehmetler, Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurarak bölgede gayrimüslimlerden sonra sanayiye ilk adım atan Türk ailelerdi.  Türkiye’nin en eski ve en büyük tekstil yerleşkelerinden biri olan bu tesisler, 1925’te sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik kapasiteye sahipti. 1932’de büyük bir değişim geçiren fabrika, Türkiye’nin ilk modern tesisi hüviyetini kazandı. 1940’lara doğru tarım araçları temsilciliği işine girdiler. Asıl büyük atılım iş makineleri acenteliğiyle geldi. 1949’da işçi sayıları 3 bine ulaşmıştı.

Share Button