8 Ağustos 1954 Pazar, Osmaniye…

Misli Köyünden hareketle, yaklaşık üç günlük bir yolculuktan sonra gelmiştik Adana’nın Osmaniye kazasına. Henüz vilayet olmamıştı Osmaniye. Çukurova’nın pamuk ve yerfıstığı ambarı olan Osmaniye’nin çocukluğumda önemli ve unutulmaz bir yeri vardı. İlk tanışmamız 1951 yılı Ekim ve Kasım aylarında, pamuk tarlaları ve yerfıstığı kabuklarının ayrıştırılması sırasında olmuştu. Osmaniye tren istasyonuna girerken birden yaklaşık üç yıl öncesine gitmiştim. Halil dedemi ve iki buçuk yaşında toprağa verdiğimiz kardeşim aklıma gelmişti.

Akçasaz Bataklıkları ve ürettikleri sivrisinekleri almıştı Halil dedemizi bizlerden. Sen kalk, Bulgaristan Karagözler Köyünden Türkiye’ye göç edip Edirne’de, Bulgar asimilasyonundan kurtul. Asimilasyondan kurtulduğun için ailene ‘’Kurtuldu’’ soyadını al… Ama sivrisinekler ve sıtmadan kurtulama… Öbür dünyaya göç et… Büyük bir haksızlık gibi gelmişti bana. Hüzünlenmiştim tekrar. Halil dedemle birlikte Temmuz 1951’de Elbistan Hasanköy ’de toprağa verdiğimiz iki buçuk yaşındaki kardeşimiz Şaban da kanayan bir yaraydı içimizde.

1951 yılını 52 yılına bağlayan kış aylarını Yeşilova’da geçirdikten sonra gittiğimiz Misli ’de yaklaşık 2 yıl kaldıktan sonra, geçim derdi nedeniyle ikinci kez Osmaniye’ye gelmek zorunda kalmıştık. Geçen yıl Osmaniye’de günlük işçi olarak çalışan babam Karaçay Dersi kıyısında bir evin üst katını kiralamıştı bizi almaya gelmeden önce.

Şimdilerde gözlerimi kapatıp birden o günlere, 65 yıl öncesine giderek babamın Karaçay Deresi kıyısında kiraladığı evi görmeye çalışıyorum. İki katlı ahşap bir ev beliriyor sisler arasından. Karaçay kıyısındaki bu ahşap evin oldukça büyük bir bahçesi vardı dereye doğru uzanan. Alt katta oturan ev sahibimizin kapısı sebze ve meyve bahçesine, Karaçay deresine doğru açılıyordu. Evin arkasından ahşap merdivenle çıkılan üst katı bize kiralanmıştı. İki odası olan kiraladığımız evin zemini tahta ile kaplanmıştı. Odalarında gezindikçe kirişler üzerindeki tahtalar gıcırdıyordu. Gezinirken dikkatli olmak gerekiyordu alt kattakileri rahatsız etmemek için. Yine de arada sırada kardeşimle güreşirdik.

Tahtaları fazla gıcırdayıp, aşağıdakileri rahatsız etmesin diye tahta zemin üzerine önce hasır serilmiş, üzerine de kilimler yayılmıştı. Misli’ den gelen kerevetler duvar diplerine yerleştirilmiş, içinde saman bulunan yastıklar da yerleştirilmişti. Evimiz birkaç gün içinde düzenlenmişti.

Gözlerim kapalı hayalimi sürdürüyorum. Evden çıkıp dere kenarına yöneliyorum sisler arasından. 1954’lü yıllarda doğal akışına bırakılmış olan Karaçay Deresinin dağlardan sürüklediği çalı çırpı ve odunlar kışlık yakacaklarımızı oluşturmuştu. Kış gelmeden toplamıştık ulaşabildiklerimizi. Kışın çok geniş bir akış alanı olan derenin bahar aylarında oluşan adacıklarındaki yabani meyve ağaçlarından meyve topladığımızı anımsıyorum bu arada. Özellikle alıç ağaçları bolca bulunurdu bu adacıklarda ve derenin karşı kıyısında.

Çiçekleri pembe ve beyaz olan dikenli bir ağaç türüydü Alıç. Genelde yabani ortamlarda kendiliğinden yetişirmiş, Babam öyle söylemişti. Bulgaristan’daki köyümüzden geçen dere kenarında da bulunurmuş alıç ağaçları. Muşmula ile benzerlik gösteren alıç ağacının meyveleri kırmızı, turuncu ya da sarı renkliydi. Mayhoş bir tadı bulunan alıç ekşi muşmula diye de bilinmekteydi.

Babam yine günlük işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Aile içi ekonominin de devreye girebilmesi için araştırmalar da yapmıştı babam. Bir süre sonra tarım işçisi olarak çalışmaya başlamıştık. Biber, patlıcan, pamuk dikimi yapmak; salatalık, patates, domates ve karpuz toplayarak kış ve okul hazırlığı yapmaya başlamıştık.

Share Button