9 Temmuz 1955 Cumartesi, Mersin…

Osmani ’yeden geleli yaklaşık 20 gün olmuştu. Barakalardaki çocukların büyük bir kısmı birbirini tanımış ve 10-15 arkadaşımız olmuştu. Arkadaşlarımızdan bazılarının anne ve babaları da dayılarımın çalıştığı çırçır fabrikasında çalışıyorlardı. Babam da çalışmak için başvurmuştu ama işçi alım mevsimleri geçmişti. Başka işler arıyor ve günübirlik işçi pazarında, bulabilirse,  günlük işlere gidiyordu.

Hastanedeki annemizi günaşırı ziyarete gidiyorduk, Her geçen gün sağlığının daha iyiye gittiği görülüyordu. Öyleydi çünkü hastane ortamında iyi beslendiği gibi ilaçları da dozunda ve zamanında veriliyordu. Bir aya kalmaz taburcu olur demişlerdi hastane yetkilileri. Edirne Misafirhanesinde kaldığı iki ayda yenmişti ince hastalığı. Burada da yenecek ve evimize dönecekti inşallah…

Göçmen barakaları olarak bilinen bu yerleşim bölgesine Teneke Mahallesi de denirdi. Denirdi çünkü sazlardan ve tenekeden yapılan barakaların sayısı artmış ve yaklaşık 20-30 ailenin yaşadığı küçük bir mahalle olmuştu. Zamanla Nusretiye mahallesinin çekirdeğini oluşturacak olan bu küçük mahalleye Mersinliler Teneke Mahallesi adını takmışları bazıları Göçmen Barakaları deseler de…

Göçmen barakalarında yaşam hem çocuklar hem de büyükler için oldukça zordu. Evlerde yemek yapmak, bulaşık ve çamaşır yıkamak için akarsu olmadığı gibi yakınlarda da yoktu. Uzaklardaki çeşmelerden kovalarla taşınmaktaydı. Zordu çünkü çırçır ve iplik fabrikalarına vardiyalı işe gidenlerin küçük çocukları da evde yalnız kalmak zorundaydı. Bereket imece usulünün ve yardımlaşmanın geçerli olduğu yıllardı. Aileler birbirini tanıdıklarından çocuklarını rahatlıkla emanet ediyorlardı işe gitmeyenlere. Annem hastanedeydi ama anneannem sahip çıkıyordu bize.

Çırçır ve tekstil fabrikalarında uygulanan vardiyalı çalışma sisteminde uykuya uyum sorunları da ortaya çıkardı. Saat 16-24 vardiyası bir süre sonra 24-08 vardiyasına ve sonrasında da 08-16 vardiyasına dönüşürdü. Sürekli olan bu zaman döngüsüne uyum sağlamak hem zor olmuş, hem de zaman almıştı. Anneannem dayımlarla birlikte bizimle de ilgileniyordu gücü yettiği oranda. Biz de O’nu yormamaya çalışıyor, bazı işlerinde yardımcı oluyorduk. Eve su getirme, ekmek alma, çöpleri uygun bir yere götürüp dökme gibi işlerde yardım ediyorduk.

Barakaların ön cephesinde, Beşyol Kahvesine bakan küçük bir bakkal vardı. Nezir Ağa dediğimiz, babam yaşlarında biri tarafından işletiliyordu. Anneannemin en büyük oğlu Hüseyin dayım babamı ve beni tanıştırmıştı Nezir Ağa ile. Nezir Ağa’nın bir veresiye defteri olurdu. Babam Ahmet Akıncı adına açılmış bu veresiye defteriyle bakkala gider, asgari ihtiyaçlarımızı alır, Nezir Ağa da deftere yazdıktan sonra tekrar bize geri vererek eve dönerdik. Aybaşından aybaşına hesap kesilirdi.

Annemin hastanede olduğunu bilen Nezir Ağa, bazı aybaşlarında yaptığımız ödemelerdeki yetersizlikleri bir sonraki aya aktarma nezaketini gösterirdi. Ekonomik yönden fukara olan insanların gönüllerinin zengin olduğu yıllardı. İyi ki öyleydi. Fukaralığımızı ve çaresizliğimizi unutturuyorlardı…                                                                                       

Share Button