22 Ocak 1956 Pazar, Mersin…

1955-56 Eğitim ve Öğretim yılının birinci yarıyılını başarıyla tamamlamıştık. Dün karnelerimiz dağıtıldı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da notlarımız mükemmeldi. Bütün derslerden Pekiyi almıştık. Düzenli çalışmamızın meyveleri ortaya çıkmıştı. Okul aile birliği yardımlarını aldığımızda verdiğimiz sözler yerine getirilmişti. Mutluyduk, kendimize olan güvenimiz bir kez daha kanıtlanmıştı.

Bayrak merasiminde İstiklal Marşı okunduktan sonra okulumuzun Başöğretmeni Mustafa Kirazcı kısa ve öz konuşmasında tatillerin biraz da eksiklerin tamamlanma fırsatı yarattığını vurgulayarak ‘’dinlenmeyi ve kendinize zaman ayırmayı, arkadaşlarınızla oynamayı hak ettiniz. Ancak gelecekteki hayallerinizi gerçekleştirebilmek için üretime ve çözüme yönelik bilgilere ihtiyacınız var. Hayallerinizin ufkunu geliştirecek kitaplar okumalısınız. İyi tatiller.’’ Demişti. Böylece birinci yarıyıl tatili başladı. 6 Şubat 1956 Pazartesi günü başlayacak olan ikinci yarıyıla kadar 15 gün tatil yapacaktık.  

Karnelerimiz ellerimizde büyük bir coşkuyla Göçmen barakalarına, evlerimize geldik. Annem akıtma yapmıştı yine. Az daha unutuyordum, yaklaşık bir ay önce annem hastaneden çıkmış, babam da sütünden yararlanalım diye bir keçi almıştı. Çevremizde yeşillik ve ot boldu. Bir taraftan keçiyi otlatırken bir taraftan da okumaya dayalı derslerimizle ilgili ödevlerimizi yapmıştık. Annemin yaptığı akıtmalara keçi sütü de eşlik edince bir ziyafete dönüşmüştü tatilin ilk anlarında kardeşimle yediklerimiz.

Akşam geç vakitlerde gelen babamın da günü verimli geçmişti. Bir haftadır çalıştığı iş yerinden ücretlerini almış ve elleri dolu gelmişti. Karnelerimizi de görünce gülümsedikten sonra ‘’başardığınız her şey kendiniz için çocuklar, bizim sizlerden beklediğimiz başarılı ve ülkemize faydalı kişiler olmanızdır.’’ Demiş, sonra her ikimizi de alnımızdan öpmüştü.

Akşam yemeğinden sonra, babamın da izniyle, Göçmen barakalarındaki arkadaşlarla buluşarak sinemaya gittik. Sinemayı hak etmiştik. Günümüzdeki Belediye binasının karşısında Güneş Sineması vardı. Üstü yazlık sinema olarak kullanılırdı.

Güneş Sinemasında senaryosu Hüseyin Peyda’ya ait olan ‘’Mezarımı Taştan Oyun’’ adlı film vardı. Yapımcılığını da üstlenen Hüseyin Peyda ile birlikte Atıf Yılmaz, Tekin Akmansoy, Sabiha İzer ve Nurhan Nur diğer oyunculardı.

Hüseyin Peyda 1952 yılında Urfa’da çevirdiği bu filmle bir efsane olmuş ve Hintli Raj Kapoor’un ulaştığı şöhreti yakalamıştı. Tam da birinci yarıyıl tatiline girdiğimiz günlerde Güneş Sinemasında gösterime girmesi bizim için bir şans olmuştu.

Film Urfa’nın daracık taş sokaklarında eşeğe ters binmiş, ağasını arayan biriyle başladı. İçkili dansözlü bir hamam sefasında filmin başkahramanı Abdo Ağa ile devam etti. Abdo Ağayı canlandıran Hüseyin Peyda başında örtüsü, sırmalı giysileri ve çizmeleriyle hamamda gerçek bir ağa görünümündeydi. Yardımcısının babası tarafından istendiğini belirtmesi üzerine hamamdan ayrıldı.

Abdo, eşraftan Bekir Efendinin sefahat düşkünü oğluydu. Ailesinin evlendirmek istemesine rağmen aklı fikri içki, kadın ve dansözlü hamam sefalarındaydı. Bir düğünde tanıştığı kız kardeşinin arkadaşı Mircan, genç adamın bütün dünyasını değiştirir. Birbirlerine âşık olan gençler evlilik planları yapmaya başlar. Ancak, Abdo’nun amcasının oğlu Zülfikar da genç kadını sevmektedir.

Amcasının oğlu Zülfikar ve babası sevgililerin peşini bırakmaz. Abdo’yu aradan çıkarmak isterler. Abdo ’ya kurulan tuzağın tetiklediği olaylar gençlerin felaketine neden olur. Filmin son sahnesini asla unutmadım. Kıskançlık uğruna öldürülen Abdo Ağa’nın tabutu omuzlarda mezarlığa götürülürken, fon müziğini oluşturan keman acıyla inliyordu. Sinemada gözyaşları sel olmuştu. Ben de ağlamıştım. Çocuk kafama göre “dünyanın en iyi aşk filmiydi”.

Share Button