Basit yaşayacaksın, basit.

Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit…

Çay, Simit ve Peynirle…

                                                                      16 Temmuz 1955 Cumartesi, Mersin…

Şimdilerde aklıma Nazım Hikmet’in yukarıdaki üç satırlık dizesi geliyor. Basit yaşayacaksın basit…Para ve maddi varlığın peşindekoşmayacaksın, Kimsenin hakkını ve hukukunu yemeyeceksin…Sanki yaşamın hep olmayacakmış gibi, tok karnına bile insanı baştan çıkaran susamlı simitler ve yanındaki tavşankanı çayla bir kahve köşesinde sohbeti koyulaştıracaksın… Daha fazla susamlı, daha fazla gevrek sokak simidinin vazgeçilmez eşlikçisi tavşankanı çayın  yanına bir de peynir eklendiğini düşünün, bir ziyafet olmaz mıydı? Elbette olurdu gönlü zengin olanlar için. Basit yaşayanlar için…Çay, simit ve peynirle yaşayanlar için…

1952 yılında ilk baskısı yapılan ‘’Havuz Başı’’ adlı kitabında bir yazısını simit ve çaya ayıran Sait Faik şöyle diyordu. “Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında o da ikinci planda kalıyor ama dostlukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz.” Sait Faik, bu lezzetli kahvaltıyı bir ziyafete dönüştürmek için de sadece bir dilim kaşar peynirine ihtiyacımız olduğunu belirtiyordu aynı yazısında. 

Gerçekten de 1955’li yıllarda Mersinlilerin büyük bir bölümü Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi basit yaşamaktaydı. Çırçır fabrikalarında çalışan işçiler, günübirlik beden işçileri, çevre köylerden hastaneye gelenler çay, simit ve peynirle günü geçirirlerdi. Öyleydi çünkü karın doyurmanın en ucuz yoluydu o yıllarda bu muhteşem üçlü. Simit 10 kuruştu. Çay ve peynir için de 20 kuruş ödediğinizde, 30 kuruşa karnınızı doyurmuş oluyordunuz.

Göçmen barakalarındaki arkadaşlarımızla çay, simit ve peynirle günü geçiştirme olayını gözlemlemiştik. Ailemizin bütçesine katkıda bulunmanın iyi bir yöntemi olacaktı simit satmak. Dün olduğu gibi bugün de birçok kişi için için simit, çay ve kaşar peyniri üçlüsü, özellikle ikindiüstü kazınan midelerin en büyük dostuydu. Simit satacaksak simit severlerin bu tutkularını göz önüne almalıydık.

Meltem rüzgârının barakalardan denize doğru estiği üç gün önce, Çarşamba günü, tanyerinin ağarmaya başladığı bir zamanda, göçmen barakalarından sözleştiğimiz 8-10 arkadaşla simit fırınlarının yolunu tutmuştuk. Şakalaşarak, kimin daha erken simitlerin satışını bitireceğini tartışarak gidiyorduk Yoğurt Pazarı civarındaki simit fırınlarından birine. Fırında bekleyen bizden önce gelmiş birkaç çocuk vardı. Sıramızı beklerken fırından çıkan simitleri gözlemiştik heyecanla.

Taş fırında ve gürgen odunuyla pişirilen Kazan Simitleri vardı. Simit hamurları kaynayan suyun yüzüne çıkınca alınıyor, üzerilerine susam ekilerek fırına sürülüyordu. Arkadaşlarımızla birlikte susamlı sokak simitleri almıştık kazan simitlerine göre daha hesaplı oldukları için. Ben 30 simit, kardeşim de 20 simit olmak üzere toplam 50 simit almıştık.  

Fırıncı bize simitlerin tanesini 7,5 kuruştan veriyordu. Biz 10 kuruştan satarak simit başına 2,5 kuruş kazanıyorduk. 50 simidin tamamını satabilirsek 125 kuruş kazanacaktık. Başlangıç için iyi bir sonuç olacaktı. Öyleydi çünkü 900 gram ekmek 30 kuruştu. 4 ekmek parası ediyordu kazanacaklarımız. Bütçemize oldukça iyi bir katkı sağlamış olacaktık. Sokaklara dağılmıştık aldığımız simitleri satmak için.

Tan ağarmakta iken ıssız sokaklarda ”Simiiiiit… Sıcak simit… Sıcak Simiiiiit… El yakmazsa para verme…” Diye bağırdıkça tatlı uykusundan uyanan bazılarınca azarlanıp, kovalandıysak da simitlerimin 20 tanesini satmıştım. En azından fırına verdiğim parayı çıkarmıştım. Geri kalan 10 simiti de öğleden sonra, akşamüzeri satmak üzere eve dönmüştüm. Kardeşim Mustafa’nın aldığı 20 simidin tamamını satmış olarak eve dönmesi ikimizi de sevindirmişti. Simitçilikte iş var. Demiştik birbirimize… 

Dün hiç beklemediğim tatsız bir olayla karşılaşmıştım. Sabahın erken saatlerinde ”Simiiiiit… Sıcak Simiiiiit…’’ ünlemelerim bomboş sokak duvarlarında yankılanmış ve hafif uykusu olan bazıları için, sanki odanın içinde bağırıyorum etkisi yapmış olmalıydı. İkinci kattaki dairelerden birinin balkonuna çıkan birisi ‘’Simitçiii, simitçi’’ diye seslenince yaklaşmıştım. Yaklaşmamla birlikte bir kova suyun üzerime doğru gelmekte olduğunu görmüştüm. Hızla kendimi geri çekmeme rağmen simitlerimden bazıları ıslanmıştı. Bereket büyük bir bölümünü satmıştım. Bundan sonra daha dikkatli olmalıydım. Islanan simitlerimle eve dönmüştüm. Simitlerimizin üstünü temiz ve beyaz bir örtü ile kapatarak satış yapmaya karar vermiştik kardeşimle…

Share Button