1952 Eylül ayı başları…

Ekmek Teknemiz edinildikten bir hafta sonra Mülkiyeti hazineye ait olan tarlalarımız sürülüp ekime hazır hale getirilmişti.  Atom karınca olarak bildiğim babamız kendine sürekli meşgale yaratıyordu. Elden düşme arabanın eksiklerini tamamlıyor, ekmek teknesi olarak gördüğümüz öküzlerimizin üzerine titriyordu. Avlu altındaki mağarada düzenlenmiş olan ahırı da hayvanların rahat edebileceği hale getirmişti.

Evlerimizi yaptığımız, akarsuyun olmadığı mağara bölgesi bütünüyle taş olduğundan domates, biber, salatalık, taze fasulye gibi sebzeleri yetiştirmek mümkün değildi. Sözünü ettiğim sebzeler bu köydekiler için ulaşılması neredeyse imkânsız, lüks tüketim mallarıydı. Meyve ağaçlarından vazgeçtim, gölgelik yapacak ağaç bile yoktu. Bir çöldü adeta bu antik köy. Hristiyanlığın yasak olduğu dönemde yaşam yeraltı şehirlerinde sürdüğünden, yer üstündeki ağaçlara da ihtiyaç duyulmamıştı anlaşılan.

Ekim zamanına kadar köyde büyüklerin yapabilecekleri bir iş olmadığı gibi, ibadet dışında, vakit geçirecek bir hobileri de yoktu. Çocuklara gelince… Mağara keşifleri ve köydeki Rum Kilisesinde gerçekleştirilen saklambaç oyunlarının dışında, bazen büyüklerimizin de katıldığı, ‘’beş taş’’ ve ‘’kemik aşık’, ‘’uzun eşek’’’ oyunlarımız vardı.  Popüler oyunlarımızdı. Yeterince kitap ve kitaplık da olmayınca, oyunlar dışında yapacak başka bir iş de yoktu.

Bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı etkisi altına almadığı o dönemlerde, sokak aralarında ve köy meydanında oynanan beş taş ve aşık oyunu, artık unutulan oyunlar arasında yer almıştı. Oysa, vahşi doğa belgesellerinde görüldüğü gibi, oyunlar yaşama hazırlayan etkinliklerdi.

Bazen evde bile oynadığımız ‘’beş taş’’ oyununda, sağ elimize sığacak şekilde alınan 5 adet uygun taş iki avuç arasına alınarak ani bir hareketle yere bırakılırdı. Yere yuvarlanan taşlardan bir tanesi alınarak sağ elle havaya atılırdı. Taş havada iken yerdeki taşlardan biri sağ elle alındıktan sonra havadaki taş yine sağ elle yakalanırdı. Bu işlem dört taş için ayrı ayrı yapılırdı. Yerdeki taşlardan biri alınırken el diğer herhangi bir taşa dokunursa ya da havaya attığı taşı yakalayamaz yere düşürürse, havadaki taşı kapmak istediği sırada yerden aldığı taşı düşürürse oyuncu sırasını kaybederdi. Diğer oyuncu şansını denerdi.

Evlerin dışında, meydan sayılabilecek düz bir yerde, büyükler tarafından da oynanan diğer oyunlardan biri olan ‘’kemik aşık’’ daha da popüler bir oyundu. Koyun ya da keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiği kullanılarak oynanan ‘’aşık oyunu’’ Türklerin tarihi oyunlarından biriydi.

Oyun ile Türk kültürü ile o kadar iç içe geçmişti ki “aşık atmak” deyimi hala günümüzde bile kullanılmaktadır. “Tavla oynayanlar arasında ‘’benimle aşık atamazsın’’, ‘’benimle aşık atmaya kalkma’’ deyimlerinde kullanılan “aşık atmak’’ bu konuda benimle boy ölçüşemezsin anlamında kullanılmaktaydı. Hala da öyledir…

Köyde 8-10 kişinin rahat edebileceği büyükçe bir alana çizilmiş bir daire içerisine oyuna katılmak isteyen her oyuncu eşit miktarda kemik aşık dizerdi. Oyuncular sırasıyla, enek aşık adı verilen özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırdı. Atışlar daireye en az 5 metre uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılırdı. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibiydi. Ve atış sırası hala o oyuncudaydı. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçerdi.

Dışarıda, özellikle bir duvar dibinde oynanan diğer popüler oyunumuz da ‘’Uzuneşek’’ oyunuydu. Günümüzde oldukça ilkel sayılabilecek sokak oyunlarından biri olan  ‘’uzuneşek’’, genellikle erkek çocukların ilgi gösterdiği bir etkinlikti. İki takımın oynadığı hakemli bir oyun olup, oyuncu sayısı 10 kişiye kadar çıkabilirdi. Oyunda amaç, uzuneşek gibi sıralanmış rakip takımın sırtına atlamak ve takımı çökertmekti.

Share Button