11 Mart 1956 Pazar, Mersin…

1955-1956 Eğitim ve Öğretim Yılının ikinci yarıyılı başlayalı bir aydan fazla oldu. Birinci yarıyıl tatilinde asıl uğraşlarımızdan biri de simit satmak olmuştu. Tatil olması nedeniyle fırınlardan aldığımız simitlerin tamamını satarak eve dönüyorduk. Ayrıca hangi bölgelerde daha kolay satacağımızı da öğrenmiştik.

Evde annemizi bulabilmek büyük mutluluktu. Hastaneden çıkalı bir aydan fazla olmuştu. Ne var ki hastanede uygulanan beslenme evimizde pek geçerli değildi. Her ne kadar sokaklarda kesilen büyükbaş hayvanların sakatatlarını ücretsiz alıyorsak da, her zaman denk gelmiyordu. Günübirlik işçi olarak çalışmakta olan babam ise haftanın ancak birkaç günü iş bulabiliyordu. Bulduğu işlerden alınan ücret ise oldukça düşüktü.

Yine de mutluyduk başımızı sokacak bir barakanın yanı sıra annemizin de evde oluşundan. Kardeşimle birlikte eve dönünceye kadar keçiyi otlatıyordu barakaların kuzeyinde kalan yeşillik alanlarda. Keçiden sağdığı sütün bir kısmını bize hazırladığı kahvaltıda kullanıyordu.

Öğleden sonraları Mersin Halk Kütüphanesine giderdik. Kardeşim bazen bana katılmaz, arkadaşlarıyla sahilde gezintiye çıkardı. Evin bir numarası olarak kendimi daha çok sorumlu hisseder, daha çok okur ve çalışırdım. Kardeşim Mustafa’nın arkasını topladığım da olurdu. Mustafa’yı çok sever, kendimden daha zeki bulurdum.

İkinci yarıyıl başladığında okula daha kolay uyum sağlamış ve öğretmenlerimizin de dikkatini çekmiştik. Bize biraz daha özenli davranmaya başlamışlar ve bilgimizi arttıracak kitaplar da vermişlerdi.  Mutlaka hazırlıklı gidiyordum okula. Hazırlıklı olduğumdan, bütün sorular için parmak kaldırıyordum. Başarılı olmanın yolunun hazırlıklı olmaktan geçmenin yanı sıra anlatmaktan da geçtiğinin farkına varmıştım. Ders aralarında da bazı arkadaşlarıma o günkü konularla ilgili bilgilerimi aktarıyordum.

İkinci yarıyıl başladıktan 15 gün sonra annem tekrar hastaneye yatmak zorunda kaldı. Halk arasında ince hastalık olarak tanımlanan verem tedavisi için yaşamakta olduğumuz Göçmen barakalarının ortamı pek uygun değildi. Hem temizlik yönünden hem de beslenme yönünden yeterli değildi. Yine annesiz kalmıştık evde…

Anneme süt sağlamak için alınan keçinin beslenme görevinin yanı sıra sütünü sağmayı da öğrenmek zorunda kalmıştık. Barakaların kuzeyi alabildiğine boş ve hayvan beslemeye uygundu. Boynuna geçirdiğimiz oldukça uzun bir iple, geniş bir alanda otlanmasını sağlarken, kitap okuma ve ders çalışma olanağı da buluyorduk.

Edindiğimiz arkadaşlar, okuldaki başarılarımız ve simit satmaktaki becerilerimiz annemin yokluğunu unutturuyordu. Bir süre sonra da evdeki yokluğuna alışmıştık zaten. Her şeye rağmen hayat güzeldi.

Geçtiğimiz günlerde İl Halk Kütüphanesinden ödünç aldığım Jules Verne’inin ‘’Denizler altında yirmi bin fersah’’ adlı kitabını, sanki ben de denizlerin altına gidebilir mişim gibi, sahildeki bir iskelede ayaklarımı denize sarkıtarak okumaya başladım. Kitap ve denizle özdeşleşmeye çalıştım. Bu kitapla birlikte engin denizlerin altında bambaşka bir yaşam biçimi bulacaktım. Okuduğum her kitap dünyaya yeni pencereler açmamı sağlıyordu. Okumak, öğrenmek, bilgilenmek, geleceğe yönelik pozitif hayaller kurmak güzeldi…

Share Button