26 Eylül 1954 Pazar, Osmaniye…

İlkokul ikinci sınıfa başlayalı bir hafta olmuştu. 17 Eylül Cuma günü evimize en yakın okul olan Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’na kaydımız yapılmış, 20 Eylül Pazartesi günü de 1954-55 Eğitim ve Öğretim yılı başlamıştı. Bu kez kayıt sırasında babamız da yanımızdaydı. Geçim derdi nedeniyle Misli de başlayan ilkokul birinci sınıfın devamı burada gerçekleşecekti. Babam boynunu bükerek okulun başöğretmenine durumumuzu arzetmişti. Zorluk çıkarılmadan kaydımız yapılmıştı.

Ne var ki dersler başladığında ayaklarımızda babamın Misli ’de bir önceki yıl yaptığı, oldukça yıpranmış çarıklarımız vardı. Bulgaristan’da ayaklarımızı dış etkilerden korumak için büyükbaş hayvan derilerinden yapılmış çarıklar kullanılmaktaydı. Pahalı Çarıklar, ustaları tarafından, iyi terbiye edilmiş manda ve sığır derisinden kesilen dikdörtgen biçimindeki derinin topuğu da kapatacak biçimde ayağa sarılması ve kenarlarından kesilen sırımlarla bağlanmasıyla oluşturuluyordu.

Göç sonrası Türkiye’de büyükbaş hayvan derisi bulamadığı için, her türlü deri ve posttan çarık yapmaktaydı babam. Uygun derilerle yapılan Çarık yemeni, sandal ve kunduraya kıyasla hem ekonomik, hem dayanıklı hem de sağlık yönünden ayakları terletmemesi gibi nedenlerle her mevsimde giyilen bir ayakkabı türü olmuştu.

Çok eski tarihlerden beri Türkler, İranlılar, Gürcüler ve başka Kafkas ulusları tarafından ayakkabı olarak kullanılmaktaydı Çarık. Tanrı Dağları, Ural İdil bölgesi, Anadolu ve Şap Denizi ile çevrili geniş alanda yaşayan çeşitli toplulukların ortak giyim eşyalarından biriydi.

Kışın kar yağışının yoğun olduğu bölgelerde karın üzerinde batmadan yürünebilir olması, özellikle ekin-hasat döneminde ve harman işlerinde ayağı rahat ettiren çok hafif kıvrak oluşu nedeniyle tercih edilen bir ayakkabı türü olmuştu. Çarığın Türkiye genelinde, özellikle köylerde, ayakkabı olarak kullanıldığı 1950’li yıllardan sonra gelişen teknoloji ile birlikte çarık üretimi azalmış, Beykoz Kundura Fabrikası’nın üretimleri çarığın yerini almaya başlamıştı.

Eğitim ve Öğretimin başladığı gün çarıklarımızla gitmiştik okula. Kundura yoktu ayaklarımızda. Önlüklerimiz de yoktu. Üstelik arkadaşımız da yoktu. Yoktu çünkü birinci sınıfı Misli’de okumuş, arkadaşlarımız orada kalmıştı. Çarıklarımız sınıf arkadaşlarımız tarafından ilgiyle karşılandığı gibi, bazıları tarafından da alaylı bakış ve söylemlere neden olmuştu. İlk dersimize giren öğretmenimizin de dikkatini çekmiş olmalı ki başöğretmene anlatılmıştı. Kardeşimle beni odasına çağıran Başöğretmen çarık giyme döneminin geçtiğini söylemişti. Kundura alacak paramızın olmadığını söylemiştik biz de…

Sisler arasından anımsadığım kadarıyla okul aile birliği başta ayakkabı olmak üzere, önlük, defter, kalem ve diğerlerini  sağlamıştı. O yıllarda Okul Aile birlikleri bizim gibi fukara çocuklarının eksiklerini tamamlamayı görev edinmişlerdi.  Kendilerine olan minnet borcumu hiç unutmadığım gibi, öğretmenlik dönemlerinde ben de, geçmişte benim gibi olan öğrencilerimi kollamıştım.

Günümüzde bile ‘’Fakirlerin çocuklarına bırakacakları en büyük yine miras fakirliktir.’’  Deyimi genelde doğruydu. Babam bu deyimin dışına çıkılabileceğini düşünen, en azından ekonomik yönden orta halli duruma geçmemiz için eğitime olan inancı hiç bitmeyen birisiydi. Babamızın eğitime olan bu inancı bize de aşılanmıştı. Kardeşimle ben de bu inançla var gücümüzle çalışıyorduk, çalışmıştık. Başarmıştık da.

Yine de, düşünüyorum da, köylerden benim gibi fukara çocuklarını toplayan Köy Enstitüleri ve devamı olan öğretmen okulları olmasaydı zor yırtardık fakirlik kefenini.

Share Button