1954 Ağustos ayı ortaları, Osmaniye…

Karaçay Deresi kıyısındaki Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi; kendi halindeki insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, çocukluğumuzda dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi.

Ev sahibimiz gönlü zengin insanlardan biriydi. Sevmiştik kendisini ve ailesini. 1951 yılının Mart ayında Bulgaristan’ın Karagözler Köyünden başlayan göç maceramızı da öğrenince bize daha bir sevecen davranmış, korunması gereken bir aile muamelesi yapmıştı. Bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden ailemize domates, biber, salatalık ikramlarında bulunmaktaydı. İkramlarından biri de ilk kez gördüğümüz ve renklerinden ötürü morko dediğimiz Patlıcandı. Hala hatırımdadır. Hatırımdadır çünkü annem patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek niyetine yedirirdi.

1954’lü yıllar koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Kesilen hayvanların sakatatları isteyenlere bedava verilirdi. Sakatat deyip geçmeyin. Sakatat, kesimi yapılan hayvanların kasları dışında kalan yenebilir kısımlarına verilen isimdi. Sakatat protein açısından zengin olmanın yanı sıra, başta D vitamini olmak üzere, tüm yağda eriyen vitaminleri ve yağ asitlerini içermesi bakımından da önemli birer besin seçeneğidir demişti ev sahibimiz. 

Küçük ve büyükbaş hayvanların yenilebilir tüm iç organları sakatat sınıfına giriyordu. Bunlar yürek, ciğer, böbrek, dalak, işkembe,  koç yumurtası, kuzu gömleği, ince ve kalın bağırsaktı. Ayrıca hayvanın baş kısmından elde edilen kelle, dil ve beyin de sakatat sınıfına girerdi. Bunların dışında koyunlardan elde edilen kuyruk yağı, sığır kuyruğundan elde edilen pöçük eti, koyun ve sığırların ayaklarından elde edilen paça da sakatat çeşitlerindendi.

Sakatat yönden oldukça zengindik. Alıyorduk… Protein ihtiyaçlarımız bedava sakatatlarla karşılanıyordu. Sakatatların her parçasını çok iyi değerlendiren annem sabah kahvaltılarında ayak paça çorbası hazırlardı. Küçükbaş hayvanların, özellikle kuzunun ayaklarının özel işlemlerden geçirildikten sonra kaynatılıp terbiye edilmesiyle hazırlanan ayak paça çorbası, sabahları şifa niyetine içiliyordu. İçerdiği jelatin sayesinde sağlığa faydalı olduğunu öğrenmiştik.

Küçükbaş hayvanların arka ayakları daha büyük ve etli oluyordu. Paça çorbası tüketilmez ve bekletilirse, içindeki jelatin soğudukça katılaşıyor ve donuk bir kıvam alıyordu. Bu oluşum hayvanın doğal beslendiğine dair önemli bir ipucuydu. Çünkü doğal beslenen hayvanların kolajen yapısı gelişmiş oluyor ve bu da ondan elde edilecek ürünlerin suyunda jelatin oranının yüksek olmasını sağlıyordu.

Öyle çok sakatat ürünleri yemiştik ki ergenlik dönemimde uzun süre kelle paşa çorbası bile içmek istememiştim. Bedava sakatatlar, Ev sahibimizin ikram ettiği sebze ve meyveler, Karaçay Deresi adacıklarıyla kıyılarındaki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı.

Osmaniye yerfıstığı tarımı için uygun iklim ve toprak koşullarına sahip bir konumda yer almaktaydı. Türkiye’deki yerfıstığının %90’ına yakını Osmaniye’de işlenmekte ve pazarlanmaktaydı. Bu nedenle Ağustos aylarının ikinci yarısıyla Eylül ayı içerisinde günlük tarım işçisine ihtiyaç duyulurdu. Okullar açılıncaya kadar kardeşimle ben de, gücümüz oranında ailemize katkıda bulunmaya çalışmıştık. Ekonomik yönden, Misli Köyü’ne göre, daha iyi konumdaydık. Kiralık da olsa başımızı sokacak evimiz, bizi bir ölçüde korumaya almış olan ev sahibimiz vardı. Kardeşimle ben mahallede arkadaşlar da edinmeye başlamıştık. Daha ne olsun du…

Share Button