8 Aralık 1957 Pazar, Misli/Konaklı…

Bu sabah tuvalete gitmek için dışarı çıktığımda gözlerime inanamadım. Bütün köy bembeyaz karların altında kalmıştı. Oysa dün sadece kuvvetli bir rüzgâr ve ayaz vardı. Kar gece yağmıştı ve devam ediyordu. Hafiften ve tozatarak yağmakta olan kar aklıma Karacaoğlan’ın bir dörtlüğü getirdi.

İncecikten bir kar yağar, Tozar Elif Elif diye, Deli gönül abdal olmuş, Gezer Elif Elif diye…

Elif diye bir sevgilimiz yoktu ama sevgiliye götürecek önemli bir araç vardı. Sevgilimiz okul, eğitim ve bilgi olmalıydı. Öyle de olmuştu‘’İncecikten bir kar yağar, Tozar okul okul diye…’’ Dizelerini kafamda oluşturdum. Eğitim ve Öğretim, uygulamalı bilgi ve bilim kurtuluşumuz olacaktı. Muasır Medeniyetler seviyesine ulaşmanın yolu bilgi ve bilimden geçiyordu.

Osmaniye ve Mersin’de kaldığımız üç yıl süresince kar görmemiştik. İncecikten yağmakta ve tozmakta olan kar birden aklıma Bulgaristan Karagözler Köyü ve karlı kış günlerini getirdi. Karlı kış günlerini özlemiştim. Karlı kış günleriyle birlikte ailemi de bir bütün olarak özlemiştim. Annem, babam ve iki kardeşimle birlikte beş kişilik bir aileydik Bulgaristan’da. En küçük kardeşimiz Şaban’ı Elbistan köylerinde toprağa vermiştik göç sırasında. Şimdi de babam yoktu aramızda. İş bulmak için Mersin’e gitmişti. Ailemiz hep eksik kalmıştı göçten sonra. Hüzünlendim birden. Hüzünlendim ama çabucak kurtarmalıydım kendimi hüznümden. Annem farkına varırsa en küçük oğlu için dövünmeye başlardı yine.

Tuvaletten döndüğümde kardeşimle annem uyuyordu. Üstelik bu gün günlerden Pazar’dı. Uyusunlardı… Dışarıdaki bembeyaz karın aydınlığı pencereden içeri vurmuştu. Omuzlarıma kadar yatağın içine girdikten sonra sol yanımda bulunan ‘’Hatırat Defteri’’ ile kurşun kalemi alarak geçmiş yirmi günü yazmaya başladım.

Bor’dan Misli ‘ye geleli 20 günden fazla oldu.  Eve bir çuval un, bir çuval mercimek, yağ, biraz şeker ve bir çuval patatesin yanı sıra yakacak olarak da en az bir ay yetecek kadar tezek ve saman aldıktan sonra Mersin’e gitti babam. Az daha unutuyordum. Fitilli gece lambamız için de yeterince gaz almıştı. Henüz kendisinden bir mektup alamadığımız için, iş bulup bulamadığını öğrenemedik.

Köydeki ilk günlerimiz oldukça zor geçti. Bor, Kayabaşı ve arkadaşlarımızı özlüyorduk. Özlüyorduk çünkü ne zaman hüzünlensek ya da neşelensek kendimizi Kayabaşı’nda bulurduk. Hafif bulutlu bir akşamüzeri batarken Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla yıldızların parlaklığına bırakırdı geceyi… Geceler bile umut doluydu Kayabaşı’nda… Misli’ de umutsuz başlamıştık günlere ve okula…

Köyde eğitim ve öğretim yönünden pek fazla değişmemişti üç yıl öncesine göre. Bu kez dördüncü ve beşinci sınıflar aynı sınıfta ders görüyorduk. Dördüncü sınıflar ders yaparken beşinci sınıflar ödev yapmaktaydı. Bu uygulamanın olumlu bir yönü vardı, evde ödev yapmak zorunda kalmıyorduk. Kalan zamanlarımızı kitap okuyarak ve köyün mağaralarını keşfederek değerlendiriyorduk. Kapadokya yöresi ve Misli Köyü kaynaklı bazı kitaplar da vermişti öğretmenimiz.

Yine de okulumuza uyum sağlamamız kolay oldu. Oldu çünkü Bor’da babamın bahçesine baktığı emekli Türkçe Öğretmeni Necati beyin bize verdiği kitapları okumanın yanı sıra, okul açılmadan aldığı ders kitaplarını da gözden geçirerek okula hazırlıklı olarak başlamış olmak bizi sınıfın en iyileri arasına sokmuştu.  Misli ’ye de hazırlıklı gelmiştik yani… Üstelik köydeki öğrencilere göre bilgi yönünden de daha iyi olduğumuzu görmüştük. Sosyalleşme yönünden de Osman çok yardımcı olmuştu. Annesi Hatice Teyze de annemin yalnızlığını gidermişti.

Okulumuzun Başöğretmeni Bayezid Tuna dördüncü ve beşinci sınıfların da sınıf öğretmeniydi. İlk bir hafta on günde dikkatini ve ilgisini çekmiştik kardeşimle. Dikkatini çekmiştik ki bizimle özel olarak ilgilenmiş, hem okulun hem de kendi kitaplığından bize uygun kitaplar vermeye başlamıştı.

Anılarımı yazmaya çalıştığım ‘’Hatırat Defteri’’ yaprakları bittiği için yazmayı bıraktım. Bu arada annem kalkmış, kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Bir süre sonra kardeşim Mustafa da uyandı. ‘’Yine yazdın değil mi? Ben de okuyabilir miyim?’’ Dedi. Kardeşim anılarla uğraşmazdı. Yazdıklarımı okuduktan sonra da ‘’Bunlara nasıl zaman ayırıyorsun?’’ Derdi…

Tuvaletten döndükten sonra ‘’Güzel kar yağmış birader. Babamın üç yıl önce yaptığı tahta kızakları buldum,  kaymaya gidelim kahvaltıdan sonra.’’ Dedi.  ‘’Olur, Mustafa’’ dedim ve kahvaltı sofrasına oturduk…

Share Button