30 Eylül 1956 Pazar, Mersin…

12 yaşında bir çocuktum ama 20-25 yaşındaki birinin deneyimlerine sahiptim. Kendi başımın çaresine bakmayı ve en kötü koşullardan en iyi sonuçlar çıkarmasını öğrenmiştim. Bu durumdan da kıvanç duyuyordum.

Simit ve halkalı tatlı satışları, kitap değiş tokuşları, arkadaşlarla bisiklet kiralamalar ve geceleri yazlık sinemalar derken yaz tatili bitmişti. 17 Eylül Pazartesi günü okul açılmıştı. İlk kez üst üste iki yıl aynı okulda,  Kuvayi Milliye İlkokulu’nda okuyacaktık. Bu iyiydi, bizim için ayrıcalıklı bir durumdu. Öyleydi çünkü ilk kez okula başlarken sınıf arkadaşlarımızla öğretmenlerimizi tanıyorduk. Uyum sorunumuz yoktu. Üstelik annem hastanede değildi ve babamın da sürekli bir işi vardı. Daha ne olsundu…

1956-57 Eğitim ve Öğretim Yılına başlarken geriye dönüp baktığımda en iyi başlangıç yılı olduğunu görmüştüm. Bu kez okul aile birliği yardımlarına ihtiyacımız olmamıştı. Babamın sürekli bir işinin olmasının yanı sıra kardeşimle ben de ailemizin bütçesine katkıda bulunmuştuk.

Üçüncü sınıftaki başarılarımız öğretmenlerimiz üzerinde olumlu etki yapmıştı. Ufak tefek hatalarımız olsa da görmezden geliyorlardı. İlk haftalardaki performansınız çok önemliydi. Okulun açıldığı ilk haftalarda ödevlerimi eksiksiz yapmış olarak ve işlenecek konulara hazırlıklı olarak derse gidiyordum. Öğretmenlerimiz her soru sorduklarında elim havada oluyor ve sorulara doğru yanıt veriyordum. Öğretmenler üzerinde bir kez olumlu izlenim bıraktıktan sonra gerisi geliyordu. Geliyordu çünkü öğretmenlerimize mahcup olmamak için sürekli çalışmak zorunda kalıyordunuz ve öğretmenleriniz de bazı eksik bilgilerinizi görmezden geliyorlardı. Böylelikle karnenizde bütün dersleriniz ‘’pekiyi’’ olarak yazılıyordu. Güzel bir ödül oluyordu yarıyıl ve yılsonunda…

Havaların elverişli olduğu günlerde simit satmaya devam ediyorduk. Saat 07,30’a kadar simit sattıktan sonra eve gelip, kahvaltımızı ediyorduk kardeşimle. Annem babamı işe göndermiş oluyordu. Kahvaltıdan sonra önlüklerimizi giyip, kitap ve defterlerimizle okula gidiyorduk.

Okul dönüşü karnımızı doyurduktan sonra, ödevlerimiz okuma kaynaklı ise evdeki keçimizi otlatmaya götürürdüm. Süt ihtiyacımızı karşılayan keçi otlanırken ben de tarih, coğrafya ve okuma ödevlerimi yapardım. Böylece zamanı verimli kullanmanın yolunu öğrenmiştim.

Bu gün, 30 Eylül 1956 Pazar… Okuldaki ilk iki haftanın verimli geçmesinin yanı sıra annemin hastane yerine evde ve babamın da sürekli bir işinin olması, kardeşimle benim için mutluluk kaynağıydı. Simitlerimi de satmıştım. Dün öğleden sonra okul ödevlerimi de bitirmiştim. İl Halk Kütüphanesi’ne gidip Jules Verne’in kitaplarından birini daha okumaya başlayabilirdim. Aya yolculuk adlı kitabını okumak istiyordum. Jules Verne’in kitapları hayal gücümü geliştiriyordu. Başarılı olmak ve hayal gücünü geliştirmek…

Nazım Hikmet’in deyimiyle “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” diyebilmek…

Share Button