Göç dalgası başladığında henüz 7 yaşındaydım… ‘’Mart kapıdan baktırır, çapa kürek sapı yaktırır.’’ Deyiminin geçerli olduğu 1951 yılının Mart ayında başlamıştı göç serüvenimiz. Hava karlı ve oldukça soğuk olmasına rağmen köyde göç telaşı yaşanıyordu. Göç telaşıyla birlikte bir de hüzün çökmüştü insanların üzerine. Hem kalanlar hem de göçenler için ayrılıklar hüzünlendirmişti insanları. Beş kişilik bir aileydik. Annem Emine, babam Ahmet, kardeşlerim Mustafa ve Şaban…

Göç beni, kardeşlerimi ve bizimle birlikte göç edecek ailelerin çocuklarını da etkilemişti. Üzülmeli miydik, sevinmeli miydik? Büyüklerimiz sevinmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Her bakımdan özgür olacak ve daha güzel günler görecektik, öyle denmişti. Ancak göçlerin olumsuz etkilerini bilmiyorduk. Başımıza geleceklerden habersizdik.

Hudutların kapılarının kısa bir süreliğine açılmasıyla birlikte, bütün olumsuz koşullara rağmen göç başladı. Osmanlının gelişme ve yükselme döneminde geldiğimiz bu topraklardan Anavatanımız Türkiye’ye geri dönmeye, gönüllü göç etmeye karar vermiştik.

Vermesine vermiştik ama evlerimiz ve mallarımız ne olacaktı? Evlerimizi ve tarlalarımızı satmak istedik, kimse almadı, alamadı. Alacak durumları da yoktu zaten. Evlerimizi, bahçelerimizi, tarlalarımızı ve hayvanlarımızı öylece bıraktık. Türkiye ile Bulgaristan arasında varılan anlaşma gereği günde en fazla 800 göçmen gönderilecekti. Sırayla gönderiliyorduk. Soğuk mu soğuk bir Şubat günü yalın yapıldak düştük, düşürüldük yollara… Amcamlar, halamlar, dayımlar ve köyden bazı ailelerle beş kişilik ailemiz de üstü açık bir kamyona doluştuk yatak, yorgan ve kap kacaklarımızla. Şumnu tren istasyonuna götürülecektik.

Karagözler Köyünden ayrılanların sessiz çığlıkları yüzlerinden okunuyordu. Kulaklarınız duymuyor ama hissediyordunuz. Beynimizi kemirip duruyorlar, yüreğimizi yakıp eritiyorlardı.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulaması geliyordu. Geliyordu çünkü toplum olarak yüzlerce yıl yaşadığımız topraklardan koparılmamız kendimize ve coğrafyamıza yabancılaşmanız sağlanıyordu. Hapsinden önemlisi de Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak bize devrettiği kültürel birikiminiz yok oluyordu.

Anadilinizin erimesi, geleneklerinizin yavaş yavaş terk edilmesi, müziğinizin yabancılaşması, tınılarının farklılaşmasıdır asimilasyon. Sizi farklı kılan, özel kılan, şekillendiren, sizi siz yapan her şeyin, isteğiniz dışında, elinizden kayıp gitmesiydi. Asimilasyonu yaşamayan bilmez, bilemez. Tanımı da güçtür…

Köyümüzle Şumnu arasındaki 55 km’lik yol boyunca yüzümüze vuran ve her tarafımıza işleyen ayazla donduk. Trenlere bindiğimizde ısınırız diye avuttuk kendimizi. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Garda yeterli tren olmadığı gerekçesiyle, Mart 1951’in dondurucu soğuklarında, bir iki gün bekletildiğimizi anımsıyorum sisler arasında. Trenler geldiğinde de, göçmen kafilelerinin trenlere binmesi için 20-30 dakikalık zaman bırakılmıştı. Yaşlılar ve küçük çocukların kara tren vagonlarına yerleştirilmeleri nedeniyle eşyalara bakacak zaman kalmıyordu. Onlarca ailenin eşyası başka vagonlara konulmuştu. Bu düzenleme sırasında kıymetli bazı eşyaların kaybolduğunu, bazılarının da istasyondaki görevlilerce alındığını büyüklerin konuşmalarından anlamıştım. Sadece eşyalar mı? 

Nihayet kara trenin vagonlarına balık istifi binmiştik. Aileden, dayılardan, teyzelerden ve diğer büyüklerden eksik yoktu. Yolculuk başladı. İçim içime sığmıyordu, bir an önce Türkiye’de olmak istiyordum. Kurtuluşumuz olacağını söylemişti babam… Şumnu Edirne arası yaklaşık 300 km’dir. Saatte ortalama 30 km yol alan trenlerle en az 10 saat yolculuk yapmamız gerekiyordu. Göçmenlerin üst üste olduğu kara tren vagonlarında yolculuk başladı. Vagonlar hem soğuk hem de sağlıklı değildi. Annem sürekli öksürüyordu. Şiddetli öksürükleri önemli bir hastalık belirtisiydi. En küçük kardeşimiz Şaban da öksürüyordu ama durumu pek tehlikeli değildi sanıyorum. Ya da ben öyle zannetmiştim.

Bu yolculukla birlikte, köyümüzden ayrılalı bir haftaya yakın zaman geçmiş olabileceğini düşünmüştüm. Nihayet Edirne’ye giriş yapmıştık. Trenimiz Karaağaç garına muhacirlerin sevinç sesleri arasında girmişti. Başta babam ve dedem olmak üzere trenden toprağa ayak basanlar, hemen yerlere kapanmışlar ve toprağı öpmüşlerdi. “şükürler olsun vatanımız geldik, vatanımız geldik…” diye diye yüzlerini toprağa sürmüşlerdi.

Share Button