1 2 Ağustos 1951 Pazar, Ceyhan Adana…

Çukurova güneşinin kavurucu sıcaklığı ve gözlerimizi delici etkisiyle uyanmıştım ama bir taraftan diğer tarafıma dönmüştüm. Biraz daha uyumak istiyordum çünkü gece sivrisineklerin vızıltısından ve ısırıklarının sonrasındaki kaşıntılardan pek rahat uyuyamamıştım. Uyumak istiyordum ama burnuma tandırda pişmiş bazlama kokusu gelmişti. Bazlama kokusu yataktan kalkmama yetti de arttı bile. Büyüklerimiz çoktan kalkmışlardı zaten. Anam sabah kahvaltısı için tandırda bazlama pişirmişti. Mis gibi bazlama kokusu vardı…

Sabahın erken saatlerinde Elbistan köylerinden bizi Çukurova’ya getiren elçi de, parasını sonraki ücretlerimizden kesilmek üzere peynir, zeytin ve çay getirmişti bütün ailelere. Anam pişirdiği bazlamaların yanına zeytin ve peynir de koymuştu.  O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’zeytin-peynir ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi.

Kahvaltı sırasında benim gibi diğer çocuklar da sivrisineklerden yakınmış, hatta benden daha küçükler ağlamışlardı bile. Büyüklerimiz bir çaresine bakarız diyerek, alel acele kahvaltılarını bitirip pamuk toplamaya gitmişlerdi. Büyüklerimizin arkasından biz çocuklar da girmiştik beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine. Başlangıçta büyüklerimiz gibi başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları çuvalların içine koyma yarışındaydık. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk.

Ne var ki nefeslenmek istediğimiz anlarda güneşten korunmamızı sağlayacak gölgelik, gölge  yapacak ağaç yoktu. Dümdüz bir araziye sahip Çukur Ovasındaki tarlalarında güneş yükseldikçe kavurucu sıcaklar tepemize vuruyordu. Sanki kafatasımızı delip, beynimizin içine işliyordu. Hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile  terlemenize, halsizleşmemize  ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu.

Bütün bu olumsuz koşullara rağmen, çocuklar da dâhil olmak üzere, herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılmıştı, katılacaktı. Öyleydi çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık. Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi.

Sıcakların iyice bastırdığı öğle saatlerinde ara vermiştik pamuk toplamaya. Derme çatma da olsa, dün akşam kurulan olarak  çadırların gölgelerine sığınmıştık. Bir süre çadırların gölgesinde dinlenmiştik. Çocuklar biraz olsun güneşten kurtulmanın keyfini çıkarırken Analarımız öğle yemeği için bir şeyler hazırlamaya başlamıştı.  Allah ne verdiyse onlar konacaktı öğle sofrasına. Kardeşimle bana da  dereden su getirme görevi düşmüştü. 

Yemekten sonra, ikindiye kadar dinlenme molası verilmişti büyüklerimiz tarafından.  Güneşin etkisinin nispeten azaldığı ikindiden sonra tekrar dalmıştık  pamuk denizine. İlk günün hevesiyle var gücümüzle çalışmıştık. Havanın kararmaya başladığı saat 21’e kadar toplanan pamuklar göz doldurmuştu. Akşam yemeğinden sonra yataklarımıza uzandığımızda yorulduğumuzun farkına  varmış ve derin bir uykuya dalmıştım.

Share Button