Temmuz 1952, Misli Köyü Niğde…

Osmaniye Yeşilova Köyünden trenle iki günde ulaştığımız Misli Köyü bizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Köye girdiğimizde tek bir dikili ağaç göremediğimiz gibi, sanki terk edilmiş ve unutulmuş bir yerleşim birimi havası ile karşılaşmıştık. Akarsu ve dere oluşumlarına rastlamadığımız köyde taş ve kumdan başka bir şey yoktu. Eşyalarımızı indirdiğimiz bölgede yer altı yaşama alanlarının, mağaralarının bulunduğunun farkına varmıştık bir süre sonra.

Köyde konaklayacağımız evler yoktu. Geçici barınma yerleri oluşturmuştuk. Un çuvalları ve tandırlar ortaya çıkmıştı. Ateş yakmak için odun, çalı çırpı yoktu. Köylülerden yardım istemiştik. Büyükbaş hayvan dışkısı ve samandan yapılan tezeklerle yardım etmişlerdi. Mübadele ile köye gelen Selanik muhacirleri, elverdiğince bizlere yardımcı olmaya çalışmışlardı.

1913 yıllarında 4 bin kadar Rum Ortodoks’un yaşadığı bu köyün üstünde adeta yaşam yok gibiydi. 1924 yılına kadar bir Rum Köyü olan Misli ‘ye Rumlar Misthi diyorlarmış. Terkedilmiş görünen köyün sakinlerini 1924 yılı Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten göçen Türklerin bir bölümü oluşturuyordu. Bir bölümü oluşturuyordu çünkü bir bölümü de çalışmak için, başta Çukurova olmak üzere, diğer illere gitmişlerdi. Yıllar sonra bir bölümünün de Yunanistan’a geri döndüğünü öğrenmiştik.

Misli Köyüne taşındıktan bir süre sonra göçmenleri barındırma ve iaşelerini sağlamakla görevli olanlar gelmişti Niğde’den. Aile reislerine konut yapımında kullanılmak ve hiç olmazsa 6 ay yaşamımızı idare ettirecek kadar nakit para verdiklerini öğrenmiştim sonraki günlerde babamdan. Ata mesleği çiftçilik olan 4 kişilik ailemizin geçimini sağlamak üzere, kişi başına 25 dönüm olmak üzere, hazine arazisinden 100 dönüm tarla da vermişlerdi.

Aile büyüklerimiz başımızı sokacak yer sorununu çözmeye çalışırken çocukları da köydeki yeraltı yaşam alanlarını keşfetmeye çalışıyorlardı. Mağaralar oyun alanımız haline gelmişti. En popüler oyunumuz saklambaçtı. Büyüklerimizin uyarısına rağmen, bazen mağaralarda kaybolacak kadar derinlerine gidiyorduk… Bir süre sonra oyun alanımız oldukça büyük ve heybetli bir yapı olan Rumlardan kalma kiliseye kaymıştı. Bakımsız kalmış bu devasa yapının İstanbul’daki Ayasofya’dan sonra en büyük Rum Kilisesi olduğunu öğrenmiştik.

Bu arada başta babam olmak üzere, Bulgaristan Karagözler muhacirleri seçtikleri yerlerde kendi evlerini yapmaya başlamışlardı. Köyde işlenebilir taş boldu. Ayrıca kerpiç de dökmüşlerdi. Niğde Valiliği tarafından ev yapımında kullanılmak üzere verilen paranın bir kısmı ile ustalar da bulunmuştu. Sanıyorum 20-25 gün gibi kısa bir sürede, bakanlıkça belirlenen bir plan dâhilinde, evlerimiz bitmişti.

Evlerimiz yapıldıktan bir süre sonra taş duvarlarla çevrilerek kapalı avlular oluşturulmuştu. Bizim avlumuz içerisinde girişi engelsiz olan bir mağara da vardı. Olması iyiydi, iyiydi çünkü edinmeyi düşündüğümüz hayvanların barınma yerlerini şimdiden sağlamıştık. Diğer taraftan köylerde ‘’kenef’’ adını verdiğimiz tuvaletler evin dışında, hiç olmazsa 10-15 metre uzakta olurdu. Bu tür tuvaletlere boşaltım çukurları açılırdı. Babam mağaraya bir delik açarak bu sorunu çözmüştü diye hatırlıyorum sisler arasından.                                                                       

Share Button