BULGARİSTAN GÖÇ ANILARIM BİRİNCİ BÖLÜM

ASİMİLASYON VE GÖÇ

Bulgaristan Şumnu Karagözler Köyü 1944 doğumluyum. Annem mısır çapalarken doğurmuş beni. Babam askerdeymiş. Havaların kanal açmaya uygun olduğu yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Bulgar yönetimi Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, yaz aylarında kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş. Bulgar yönetimini ele geçiren Komünist Partisinin, sınıfsız bir toplum yaratma bahanesi adı altında, başlattığı asimilasyon uygulamaları sonrasında Türklere ve Müslümanlara uygulanan asker-işçi uygulaması yaraya tuz biber ekmiş. Atalarımız gözlerini Ankara’ya dikmişler. Anavatana göç zorunlu olmuş. Göç Anavatana ayak basmakla bitmemiş, Anavatanda da 30 yıl süreyle daha devam etmiş. 

Ailemizin 1951 Yılının Mart ayında, babamın pasaport başvurusuyla, başlayan Türkiye’ye göç ve Türkiye’deki göç yıllarının yazılması farz olmuştu. ‘’Anılarımız hafızamızdır, tazelenmesi ve korunması gerekir.’’ Gerekiyordu çünkü geçmiş bilinmeden geleceğe yön vermek pek olası görünmüyordu.

Anılarımı yazmaya karar verdiğimde belgelere ihtiyacım vardı. 2018 yılının yaz başlangıcında, Başbakanlık Nüfus İşleri Genel Müdürlüğünden soyağacı ve göç evraklarımı istedim. Yaklaşık üç ay sonra gelen evrakların birinde, rahmetli babam tarafından, Bulgar makamlarına 1 Mart 1951’de pasaport için başvurulduğunu anlamıştım. Böylelikle göç hareketimizin başlangıç tarihi 1 Mart 1951 oluyordu.

Pasaport alındıktan bir süre sonra ise Türkiye’nin Sofya Elçiliği Konsolosluğutarafından,  27.2.1952 tarihine kadar geçerli olmak üzere, Serbest Göçmen Vizesi verildiğini görüyorum. Babam Ahmet Mustafa Durgut’a; eşi Emine ve üç çocuğu Mehmet, Mustafa, Şaban  için  verilen Serbest Göçmen vizesinde  gideceği yer olarak da Aydın  gösterilmişti.

Bir başka evrakta ise 27.4.1952 tarihine kadar, doğum kâğıdı yerine geçmek üzere, 27.4.1951 tarihli muhacir kâğıdı verilmiş olduğu görülüyordu. Muhacir kâğıdında, bakım ve barınağı İl’e ait olmak üzere, Maraş’a gönderileceğimiz yazmaktaydı.

T.C Tarım Bakanlığı Edirne İli Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün 30.4.1951 tarih ve C-269 sayılı yazılarıyla T.C vatandaşlığına kabulümüz istenmekteydi. Bu yazıda da Serbest Göçmen olarak Türkiye’ye geldiğimiz belirtilmekteydi. İskânlı Göçmen olarak kabul edilmemiştik. İskânlı göçmenler çiftçilik yapabilecekleri Aydın, Bursa gibi yerlere toprak ve barınak verilerek yerleştiriliyordu.

T.C Bakanlar Kurulu’nun 31 Mayıs 1947’de kabul ettiği Kararnamenin 1. ve 2. maddeleri Bulgaristan Türklerinin göçü ile ilgiliydi. Türk Hükumeti Balkanlardan toplu olarak göçmen alma işini daha elverişli bir zamana bırakıyordu. Bulgaristan’dan Türkiye’ye toplu olarak iskânlı göçmen alınmayacaktı. Buna karşılık serbest göçmen vizesiyle gelenler ve mülteciler kabul edilecek ve Türk vatandaşlığına alınacaklardı. Bir başka deyişle, Türk Hükmedenden yardım almayacak olanlar, yani Serbest Göçmen statüsünde olanlar, Türk Vatandaşlığına alınacaklardı.

Hangi kabul edilemez uygulamalar ve zorluklar vardı ki Bulgaristan’daki bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıyor, cebimizde beş kuruş olmadan Serbest Göçmen olarak Türkiye’ye geliyorduk. Geldikten sonra da ancak 30 yıl sonra ev sahibi olabiliyor ve yerleşik düzene geçiyorduk.

67 yıllık göç ve T.C geçmişimizi araştırmalı ve yazmalıydım. Anılar böyle başladı…

                                   **********

Bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıp, beş  parasız ve Serbest Göçmen olarak göçmüştük Bulgaristan’dan. Yaklaşık 30 yıl sürekli göç yaşadık yerleşik düzen kuruncaya kadar.

Zordu göçmen olmak…

Aynı Dil, aynı Gelenek ve Görenekler ve ortak Dini İnanışlar olmasına rağmen yabancı muamelesi gördüğümüz zamanlar olmuştu. Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu anlatmalıydım. ”ANILAR’’ başlığı altında yaşam serüvenimizi bir yazı dizisi haline getirerek anlatmak istedim. Geçmişimizi bilelim ki hem kendimizi hem de ülkemizi ona göre yönlendirelim. Diye düşünmüştüm.

                                   **********

Bulgaristan II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almıştı. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girmişlerdi. Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırılmış ve Alman karşıtı gruplar iktidara gelmişti. Bu süreçte, sınıfsız bir toplum yaratma bahanesiyle, Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatılmıştı.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştur.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktaydı. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerdi.  Bulgaristan’da 1984 yılından itibaren Türk azınlığa asimile politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göçe karar verdi. Bu büyük zulmün mimarı dönemin Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov ’du. 

Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan belgeler, Bulgaristan Devleti’nin asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle uyguladığını ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş-Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir asimilasyon siyaseti başlatmıştı. Bu siyasetle belirlenen maddeler, ülkedeki Türklere kimliklerini koruyarak yaşamak hakkı tanımıyordu.

Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik 1984 ve 1989 yılları arasında uygulanan asimilasyon politikalarını 22 yıl sonra kabul etti. Bulgar Parlamentosu 1989 yılında sona eren komünist rejimin, Müslüman ve Türklere karşı uyguladığı asimilasyon sırasında yürüttüğü isim değiştirme, ibadet yasağı, anadilde konuşma ve zorunlu göç gibi etnik temizlik kampanyasını kınayan bildiriyi 11.01.2012’de kabul etmişti.

Bildiri Bulgaristan devletinin Türklere karşı girişilen asimilasyon kampanyasını resmi olarak kabul eden ilk belge olması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu kabulden sonradır ki göç tekrar tersine dönmüş ve çifte vatandaşlık gündeme gelmiştir.

Bu günlerde ise, atalarında Bulgaristan doğumlu olanlar Bulgaristan Vatandaşı olabilmek için evrak toplamaya başlamışlardır. Başlamışlardır çünkü kendilerini Türkiye’de güvende hissetmemektedirler…

                                  **********

Türkler, yaklaşık bin yıldır Balkanlar’da yaşamaktaydılar. Balkanların önemli bir parçası olan Bulgaristan’ı geçici bir yerleşim yeri olarak görmemişler aksine kendilerine yurt edinmişlerdi. 16. yüzyılda Bulgaristan nüfusunun büyük bir kısmını Müslüman Türkler oluşturmaktaydı. Ne var ki  ‘’93 Harbi’’ olarak da bilinen 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında her şey Balkan Türklerinin aleyhine dönmüştü.  

Bulgaristan’da yaşayan Türklerin nüfus oranlarını azaltmak için planlı bir şekilde Bulgarlaştırma politikaları başlamış ve 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar da devam etmişti. Asimilasyonun bir başka görünümü olan Bulgarlaştırma politikası camileri tahrip etmek, camileri kiliseye çevirmek ya da kapatmak, Türkleri vaftiz ederek Hristiyanlaştırmak ve kiliseye dönüştürülmüş camilerde zorla Hristiyan ayinlerine tâbi tutmak biçiminde kendini göstermişti.

Doğduğum Karagözler Köyünün 40 km kuzey-doğusunda bulunan Şumnu İlinin Preslav ilçesi Birinci Bulgar Krallığının ikinci başkentiydi. Preslav’a bağlı en gelişmiş köylerinden biri olarak gösterilen Karagözler nüfusunun tamamı Türk’tü. Bulgaristan’da bir köyün tamamı nasıl Türk olmuştu ve olmaya da devam ediyordu. Sorunun yanıtı Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda yatıyordu.

Osmanlı Beyliği 1300’lü yıllarda Bizans’a yakın sınır bir bölgede ortaya çıkmış, Rumeli’ye geçiş, Osmanlı Devleti’nin büyümesinde en etkili rolü oynamıştı. Gelişme Rumeli’de gerçekleşmiş, Edirne Osmanlının Başkenti olmuştu. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Rumeli güdümlü bir Türk- İslam Devletiydi. Bugün Anadolu ve Anavatan olarak kabul ettiğimiz pek çok şehrimizin fethi Rumeli’de fethedilen pek çok şehirden sonra olmuştu.

Osmanlı Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirmişti. Rumeli’ye yerleşecek olan Türk ailelerinin öncelikle gönüllü olmasını istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân edilmişti. 

 14. yüzyıl ortalarında Türklerin Rumeli’ye geçişi Balkanlar’ın tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştu. 1389’da Çandarlı Ali Paşa tarafından fethedilen Şumnu bölgesi Osmanlı döneminde stratejik önem taşıyan askeri üslerden biri olmuştu. Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüştü. Ne var ki 1683’te gerçekleşen II. Viyana kuşatmasının başarısız olması imparatorluk için sonun başlangıcı olmuştu. Bu tarihten itibaren  Osmanlı Devleti artık kendi gündemini kendi tayin edemez bir hale gelmiş, Osmanlının gündemini daha çok Avrupalı devletler belirlemişti. 

Avrupalı devletlerle birlikte Rusya da Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yapmışlardı. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başlamışlardı.  Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürüyorduk ve sonraki yıllarda da sürecekti.

Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine dönmüştü.  Osmanlı Devletinin göçler konusunda en çok sıkıntı yaşadığı ve zorlandığı dönem, 93 harbi olarak da bilinen, 1877-78 Osmanlı Rus harbinden sonra gerçekleşen 93 göçüydü. 93 harbinden sonra Anadolu’ya göçmek zorunda kalan 5,5 milyon civarındaki Türklerden en az 500 bin kişi de de yollarda eşkıyalar ve çeteler tarafından öldürülmüştü.

Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Getirmişti çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından çok önemli bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi bölgeden biran önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan olmuştu.

Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan Türk göçleri belli aralıklarla hala tekrarlanmaktaydı. Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerden biriydi. Bu göçlerde belirtildiği gibi, göç edenlere “muhacir”, “mübadil” ya da “göçmen” ifadeleri kullanılmaktaydı. Bulgaristan doğumlu Türk yazar, şair ve öğretmen olan Ömer Osman Erendoruk bu yaşananları, “Bulgaristan ve Rumeli Türklerinin Anavatan Türkiye’ye dönüşü” olarak adlandırmıştı. Öyleydi de zaten…

                                  **********

Alaca karanlıkta gözümü araladığımda annem evdeki sobayı çoktan yakmıştı. Gerinerek yan dönmüştüm. Babam bir köşede sabah namazını kılıyordu. Odun sobasının önündeki hava deliğinden  çıkan ateşin alevi beyaz badanalı duvara, duvardan da tavana yansıyarak odayı aydınlatıyordu. Kuzine sobasıydı yanan… Üzerine en az iki tencere sığan kuzine sobaların fırınları da vardı. Ekmek, börek, yemek pişirmenin yanı sıra mükemmel ısınma araçlarıydı kuzineler.

Vefat eden Durgut Dedemden kalma evimizdeki kuzineli odada yatıyorduk. Üç dört odalı bir evdi. Sadece bir  odada soba yanıyordu. Kışın hem oturma hem de yatak odası olarak kullandığımız kuzineli odaya   serilmiş  olan yataklarda üç kardeş yan yana yatıyorduk. Kardeşlerimden Mustafa 5 yaşında, Şaban  ise 2 ya da iki buçuk yaşındaydı. Babam Ahmet ve annem Emine ile birlikte 5 kişilik bir aileydik.

Babaannem ile dedemi hiç tanımadım. İkisi de bizler doğmadan vefat etmişlerdi. Babamın babası Mustafa Durgut dedem köyde varlıklı birisiymiş, soyağacı ”Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli annemin deyimiyle dedem ”Deli Durgut” olarak anılırmış köylüler tarafından.

Durgut dedemizden kalma Evimiz kerpiç duvarlıydı.  Çamurla sıvanmış ve değişik renklerdeki toprakla boyanmıştı.  Odaların zeminindeki tahta üzerine hasır, üstünde de kilim serilmişti. Kenarlarında, duvar diplerinde, 5 yastık ve 3 minderden oluşan berde takımları kullanılmıştı. Genellikle odaların kapı arkalarında perde ile kapatılmış üçgen raflar bulunurdu. Duvarlardan biri boydan boya  ahşaptan yüklük dolabı olarak düzenlenirdi. Kalktıktan sonra yataklar buraya konulurdu. Kışın bizim yattığımız odanın duvarlarından birinde uzun bardak rafı,  peçe ve soba borusu bacası olurdu. Bir başka duvarda ise çiçeklik olup, gösterişli  nitelikli eşyanın konulacağı özel raflar ve  çiçeklik olarak da kullanılan, evin salonuna bakan küçük bir pencere bulunurdu.

Babamın namazı bitirdiğini gören annem, kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve hazırlıklar yapılacak dediyse de  ancak soba iyice harlayınca kalkıp giyindik. Kara şalvar, evde örülmüş yün kazak ve  yün çorap… İlkbahar başlangıcı Mart ayı olmasına rağmen, sanki Kara kışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Pek görülmeyen bir durumdu. Kar ve tipi yüzünden evden pek çıkamadığımız zamanlardı. Böyle bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı? Anlatmamışlardı yapmakta oldukları hazırlıkları…

Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra babam evden ayrılmıştı. Anneme sormuştum neyin hazırlığını yapacağız diye. Göç var yavrularım demişti annem. Göç olayını bilmiyorduk ki, annemin ne dediğini pek anlamamıştık. Kartopu oynamaya çıkmıştık evden…

Sisler arasından anımsadığım kadarıyla evimizin önünde oldukça büyük bir bahçemiz vardı. Bahçemizde meyve ağaçlarının yanı sıra  harman hasadı yaptığımız bir alanın da olduğunu  anımsıyorum Evimizin 30-40 metre ötesinde Mustafa amcam ve ailesinin oturduğunu anımsıyorum. Rahmetli babamın anlattıklarına göre amcam biraz sorumsuz biriymiş. Her fırsatta evden ayrılıp aylarca gezdiği ve haytalık yaptığı olurmuş. O gezerken, dedemin hem sağlığında hem de vefatından sonra Durgutların bütün yükü babamla annemin üzerinde kalmış. Bu nedenle, babamla amcamın arasının çok iyi olmadığını anımsıyorum. Yüzünü pek çıkaramadığım bir de halam vardı. Pek fazla görüşmemiş olmalıyız ki anılarım arasında yer edinmemişti.

Evimizin yanından geçen bir dere ve dereden sonra yaklaşık 600 metre uzakta da ‘’Aşağı Mahalle’’ bulunuyordu. Karagözler Köyü iki mahalleden oluşmuştu. Köydeki derenin bizden ayırdığı ”Aşağı Mahalle” olarak bilinen yerleşim biriminde anneannem Fatma, dedem Halil, dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa ile teyzem Cemile kalabalık bir aile oluşturuyordu. Rahmetli babamın askere alındığı yaz aylarında kardeşlerim ve benimle Yusuf dayımla rahmetli Kerim dayım ilgilendiğini anımsıyorum. Rahmetli Kerim dayım çok şakacı biriydi, beni ve kardeşlerimi eğlendirir, oyalardı. Böylelikle annemin yükü azalırdı. Annem de tarlada çalışma fırsatı bulurdu. Babam askerdeyken ben üç, kardeşim Mustafa bir buçuk yaşındaymış. Kardeşimle beni bir heybenin gözlerine koyar öyle tarlaya gidermiş annem.

Köyümüzün güneyinde görülen ormanlarla kaplı heybetli dağın Sakar Balkan olduğunu öğrenmiştim yıllar sonra. Sakar Balkanı bizim dağımız olarak bilirmişim. Sakar Balkanın içinde görülmeye değer mağaralar olduğunu söylemişti Kerim Dayım. Çıplak tepe denen yerine çıkıldığında bütün Gerlovo Alçağı denen ovayı rahatlıkla görmek mümkünmüş. Dağ florası ve florasındaki çeşitlilik nedeniyle bilim adamları ve çevreciler tarafından ilgi odağı olduğunu öğrenmiştim sonraki yıllarda.

Atalarımın doğup, büyüdüğü ve bu dünyadan göçtüğü Karagözler Köyü Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda Şumnu’ya 55 km, Karadeniz’e kıyısı olan Varna kentine 90 km uzaklığındaydı. Bağlı bulunduğu ilçe Preslav ise 40 km kuzey-doğusundaydı. Bir bakıma Bulgaristan’ın Karadeniz bölgesi köylerinden biriydi. Preslav ya da Veliki Preslav Bulgar Krallığının ikinci başkentiymiş. 893 yılında ana şehir olarak ilan edildikten sonra Bulgaristan’ın önemli önemli kültür ve edebiyat ocağı olarak gelişmiş.

Tipik Balkan ikliminin özelliklerini taşımakta olan köyümüzde kış ayları sert ve yoğun kar yağışlı, yazları ise sıcaktı. Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve  tarımın yanında odun işçiliğiydi. Sakar Balkan’dan elde edilen odunlar geçim kaynaklarından biriydi.  Tarım olarak buğday ve arpanın yanında daha çok tütün ve çilek  üretimi yapılırmış. Bölge kurşun, çinko, krom, manganez ve altın gibi madenler bakımından  zenginmiş. Ülkeyi neredeyse baştanbaşa gezen amcamın anlattıklarına göre Tuna ve Meriç nehirleri Bulgaristan’da en önemli iki akarsuymuş. Meriç Nehri havzası Bulgaristan’ın neredeyse üçte birini kaplarmış. 

                                    **********

Hangi kabul edilemez uygulamalar ve zorluklar vardı ki Bulgaristan’daki bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıyor, cebimizde beş kuruş olmadan Serbest Göçmen olarak Türkiye’ye gidiyorduk. Sorumuzun yanıtı uygulanan ”Asimilasyon” politikasıydı.

Bazı sessiz çığlıklar vardır. Kulaklarınız duymaz ama hissedersiniz. Hissettikleriniz beyninizi kemirir dururlar, yüreğinizi yakar, eritirler.  Böylesi sessiz çığlıkları koparan sorunların başında halklara yapılan ‘’asimilasyon’’ uygulamaları geliyordu. 

Türklerin tarlaları kooperatifleştirme gerekçesiyle ellerinden alınmış, okullarını ve vakıfları devletleştirip eğitim haklarını engellenmişti. Bulgar yönetimi tarafından bir toprak reformu olarak nitelenen uygulamayla Türkler, kendi topraklarında ücretli isçiye dönüşmüştü. Yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalan Karagözler Köyü yaşayanları da kayıpları en aza indirgemek için, kendilerini saklama yöntemini benimsemişlerdi. Saklanmak, asimilasyona uğramış gibi görünmek… Görmek, bilgilenmek, öğrenmek ve çalışmak için gittikleri 55 km uzaklıktaki Şumnu ve 90 km uzaklıktaki Varna ile bağlantılarını kesmişlerdi neredeyse. Bağlı bulundukları İlçe Preslav ile de bağlantılarını kesmişlerdi. Kapalı bir ekonomi sistemi oluşturmuşlardı. Sadece gaz ve tuz gibi üretemedikleri maddeleri almak için gider olmuşlardı şehirlere. Aralarından göze batmayacak ve Bulgarca bilenleri seçerek bunu sağlamışlardı. Şehir bağlantılarını keserek yöneticilere kendilerini unutturmak istemişlerdi.

Kapalı bir ekonomi sistemi uygulayan Karagözler yaşayanları koyunların yünlerinden çoraplarını, derilerinden çarıklarını, sütlerinden peynir ve yoğurtlarını yapmışlardı. Şeker kamışı ve şeker pancarından şeker ve şeker ürünlerini, tarlalarından buğday, arpa ve mısır gibi ürünleri sağlamışlardı. Yalnızlık duygularını yok etmek için maneviyata önem vermişler ve aralarındaki bağları kuvvetlendirmişlerdi. Kadınları kara çarşafa bürünmüştü görünmemek için. Aralarındaki anlaşmazlıkları yok saymışlardı.

Asimilasyon politikaları Türk azınlığı eritmek ve sindirmek kabul edilemezdi. Yoğun olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti.  Babam ve babam gibiler için Din ve inançları her şeyin üstündeydi. Dinlerini kurtarabilmek için, bedelsiz olarak mal varlıklarını bırakıp, beş kuruşsuz Serbest Göçmen olarak Türkiye’ye göç kararı almaktan çekinmemişlerdi. Zor bir karardı ama verilmişti bir kere. Gönüllü olarak gideceklerdi Ana vatanlarına…

                                    **********

Göç kararı alındığında henüz 7 yaşındaydım… Babam 1 Mart 1951’de beş kişilik ailemiz için pasaport almıştı. ‘’Mart kapıdan baktırır, çapa kürek sapı yaktırır.’’ Deyiminin geçerli olduğu 1951 yılının Mart ayında başlamış oluyordu göç serüvenimiz. Hava karlı ve oldukça soğuk olmasına rağmen köyde göç telaşı yaşanıyordu.

Bulgaristan’da Komünist Partisi işbaşına geldikten sonra Türklerde Ana vatana ilk göç başvuruları 1947 yılında ortaya çıkmaya başlamıştı. Başlangıçta Ekonominin sıkıntıya girmesinden çekinen Bulgaristan yönetimi, Türklerin göç etme talebine ilkin olumlu bakmamıştı. Bu nedenle, 1947-49 yılları arasında meydana gelen göç talebinin ancak çok az bir kısmının gerçekleşmesine izin vermişti.  Ancak, Moskova’nın bastırmasıyla Sofya yönetimi Ağustos 1950’de Türkiye’ye 250 bin kişiyi göçmen olarak kabul etmesi için nota vermişti.

Osmanlı Tarihi ve Diplomasisi alanlarında yaptığı önemli çalışmalarla tanınan Türk tarihçi, akademisyen ve araştırmacı Prof. Dr. Oral Sander’e göre Bulgaristan’dan gerçekleşen göçlerin iki nedeni bulunmaktaydı. Birinci neden, Bulgaristan’ın 250 bin Türkü göndererek azınlık sorununu çözme isteğiydi. Bulgaristan’daki Türklerin ve Müslümanların nüfusunun hızlı artmıştı. O kadar ki, 1940 yılında 640 bin olan Türklerin sayısı, 1949’a gelindiğinde 210 bin artışla 850 bine ulaşmıştı.

İkinci neden ise, 10 Ağustos 1950’de Kore savaşına asker göndereceğini açıklayan Türkiye’yi, ilave ekonomik harcamalara ve güvenlik endişelerine sokarak köşeye sıkıştırmaktı. Sander’e göre bu yolla iktidardaki Batı yanlısı Demokrat Parti’nin zor durumda bırakılması hem de komünist devrimin sosyo-ekonomik altyapısı hazırlanması amaçlanmıştı.

Türkiye aralarında çingeneler ve Türk olmayanlar bahanesiyle notayı kabul etmemişti. 1950 yıllarının sonuna doğru Türk kökenli Serbest Göçmen statüsünde olanları kabul etmeye başlayacağını bildirdi. Bulgar Hükümeti de gönüllü olanlara pasaport vermeye başladı. 1951 yılı Nisan aylarında da Türkiye Konsolosluklarından vize alanların göçü başlatıldı.

Dinlerini kurtarmak isteyen babam ve babam gibiler gönüllü göçmen olarak ayrılma taleplerinden ötürü mal varlıklarını bedelsiz olarak bırakmak zorunda kalmışlardı. Başka seçenekleri de yoktu zaten. Sahip oldukları araziler zaten kolektif çiftliklerin malı olmaya başlamıştı. Birçok yörede insanlar arazilerinde işçi durumuna düşmüşlerdi. Bundan ötürü arazilerimizi kimseye satamazdık, satmak istesek de alan olmazdı.

1951 Nisan ayının üçüncü haftasında, soğuk mu soğuk bir günde, üstü açık kamyonlarla Karagözler Köyünden gözlerimiz yaşlı olarak ayrılmıştık. Yanımıza yatak, yorgan ve kap kacak dışında hiçbir şey alamamıştık.

Göç, büyüklerle birlikte göç etmekte olan ailelerin çocuklarını da etkilemişti. Üzülmeli miydik, sevinmeli miydik? Büyüklerimiz sevinmemiz gerektiğini söylemişlerdi. Her bakımdan özgür olacak ve daha güzel günler görecektik, öyle denmişti. Ancak göçlerin olumsuz etkilerini bilmiyorduk. Öğrenecektik…

                                    **********

Karagözler ’de kalanlarla gidenler gözyaşları içinde sarılmışlardı birbirlerine. Göçler nedeniyle Aileler parçalanıyordu. Öyleydi çünkü aynı ataerkil ailenin bazıları kalıyor, bazıları gidiyordu. Aman bizi unutmayın, yerleşince bize ulaşmanın bir yolunu bulun. Diyenler. Belki bir daha görüşemeyiz, hakkınızı helal edin. Diye helallik isteyenler kopamıyorlardı birbirinden. Halil dedem ‘’Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek. Üstelik ayaz var.’’ Dedikten sonra Şumnu tren istasyonuna götürülmek üzere üstü açık bir kamyona doluştuk yatak, yorgan ve kap kacaklarımızla.

Karagözler ’den hem ayrılanların hem de kalanların sessiz çığlıkları yüzlerinden okunuyordu. Kulaklarımız duymuyor ama hissediyorduk. Sessiz çığlıklar beynimizi kemirip duruyorlar, yüreğimizi yakıp eritiyorlardı.  Belki de Dinimiz ve İnançlarımız korunmuş olacaktı ama yüzlerce yıl yaşadığımız topraklardan koparılmış oluyorduk. Kendimize ve coğrafyamıza yabancılaşmış olacaktık. Hapsinden önemlisi de Atalarınızın yüzlerce yılda elde edebildiği ve bir insanlık mirası olarak bize devrettiği kültürel birikiminizden mahrum kalacaktık.

Köyümüzle Şumnu arasındaki 55 km’lik yol boyunca yüzümüze vuran ve her tarafımıza işleyen ayazla donmuştuk. Trenlere bindiğimizde ısınırız diye avutmuştuk kendimizi. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Garda yeterli tren olmadığı gerekçesiyle dondurucu soğuklarında, bir iki gün bekletildiğimizi anımsıyorum sisler arasında. Bulgaristan’ın başka yörelerinden gelen Serbest Göçmenlerle gar ve çevresi ana baba gününe dönmüştü. 700-800 civarında göçmen birikmişti.

Trenler geldiğinde göçmen kafilelerinin trenlere binmesi için 20-30 dakikalık zaman bırakılmıştı. Yaşlılar ve küçük çocukların kara tren vagonlarına yerleştirilmeleri nedeniyle eşyalara bakacak zaman kalmıyordu. Onlarca ailenin eşyası başka vagonlara konulmuştu. Bu düzenleme sırasında kıymetli bazı eşyaların kaybolduğunu, bazılarının da istasyondaki görevlilerce alındığını büyüklerin konuşmalarından anlamıştım. Sadece eşyalar mı? 

Nihayet kara trenin vagonlarına balık istifi binmiştik. Aileden, dayılardan, teyzelerden ve diğer büyüklerden eksik yoktu. Yolculuk başladı. İçim içime sığmıyordu, bir an önce Türkiye’de olmak istiyordum. Kurtuluşumuz olacağını söylemişti babam…

                                    **********

Şumnu Edirne arası yaklaşık 300 kilometreydi. Balık istifi bindiğimiz vagonlar tamamlanınca yolculuk başlamıştı. Saatte ortalama 30 km hızla yol alan trenimiz, ara istasyonlarda, karşıdan gelen trenleri de saatlerce beklemek zorunda kalmıştı. Vagonlar hem soğuk hem de sağlıklı değildi. Annem sürekli öksürüyordu. Şiddetli öksürükleri önemli bir hastalık belirtisiydi. En küçük kardeşimiz Şaban da öksürüyordu ama durumu pek tehlikeli değildi sanıyorum. Ya da ben öyle zannetmiştim.

Babamın söylediğine göre 36 saatlik yolculuktan sonra Edirne’ye giriş yapmıştık. Trenimiz Karaağaç Garına muhacirlerin sevinç sesleri arasında girmişti. Başta babam ve dedem olmak üzere trenden toprağa ayak basanlar, hemen yerlere kapanmışlar ve toprağı öpmüşlerdi. “Şükürler olsun vatanımız geldik, Dinimiz kurtuldu, esaret sona erdi…” diye diye yüzlerini toprağa sürmüşlerdi.

Edirne Karaağaç Garında giriş yapmıştık Türkiye’ye… Yaşlılar hemen kamyonlarla göçmen misafirhanesine gönderilmiş ve yanlarında getirebildikleri eşyaları ayrıca nakledilmişti. Bu sırada kafilede hastalanmış olanlar ki annem de onlardan biriydi, revire kaldırılmıştı. Diğer göçmenler, bir yandan misafirhanelere yerleştirilmiş, bir yandan da revirlere alınarak sağlık kontrolleri yapılmıştı. Ayrıntılı bir muayeneden geçirilerek tüberküloz, soğuk algınlığı, ishal ve kızamık gibi bulaşıcı sağlık sorunlarının olup, olmadığı araştırılmıştı. Göç sırasında yaşadığımız koşullar, şiddetli soğuklar, sağlıksız mekânlar ve beslenme yetersizlikleri bu tür hastalıkların kaynağıydı.

                                    **********

İki gece konakladığımız Edirne Göçmen evi 360 kişilik kapasitesine karşın 1000 kişiyi oldukça kötü koşullar altında barındırmaktaydı. Başka seçeneği de yoktu. Yoktu çünkü sürekli muhacir geliyordu Bulgaristan’dan. Yolculuk boyunca öksürmekte olan annemde, o günlerin deyimiyle,  ‘’ince hastalık’’ başlangıcı bulmuşlardı misafirhane revirindeki doktorlar. Acil tedavisi gerektiğinden, iki ay doktorların gözetimi altında olması gerekiyormuş. Bu nedenle Edirne’den ayrılmasına izin vermemişlerdi hastalığı gittiği yerdekilere bulaştırır diye… Babam da yanında refakatçi olarak kalacaktı. 

İnce hastalık olarak da bilinen ‘’verem’ ’in enfeksiyon kaynağı bir hastanın öksürmesi sonrasında, havada asılı kalan verem mikrobu sağlıklı bir birinin solumasıyla yayılıyormuş. Sağlıksız ve dondurucu soğuklarda balık istifi yolculuk sırasında mikrop taşıyan bir başkasından kapmış annem mikrobu. Zamanında önlem alınmazsa hasta veremi bulaştırma kaynağı olduğu gibi tedavisi de en az 6 ay süren, uzun süreli bir tedavi gerektiren hastalığa dönüşürmüş. Hastanede ilk iki ayda ağızdan alınan 4 tür ilaç ve hastane sonrasındaki 4 ayda da iki tür ilaç ile toplam altı ay süren tedavi uygulanırmış. Bu tedavinin püf noktası ise tedaviyi aksatmamak gerekiyormuş. İlaç kullanan hasta bulaşıcı olmaktan çıktığı gibi, düzenli ilaç kullandığında da hastalık tamamen iyileşirmiş. Bu yüzden annemin bizimle yolculuk yapmasına izin verilmemişti.  İki ay    hastanede kalması gerekiyormuş.                 

Balkanlardan gelen göçmenler/muhacirler ilk olarak Edirne Göçmen Misafirhanesinde konaklamakta, kimlikleri yeniden düzenlenmekteydi. 27.4.1951 tarihinde, 27.4.1952 tarihine kadar geçerli olmak ve doğum kâğıdı yerine geçmek üzere, muhacir kağıdı verilmişti. Bulgaristan’da soyadı yerine babanın ismi kullanılmaktaydı. Oysa Türkiye’de Soyadı Kanunu gereği yeni bir düzenleme yapılmalıydı. Babam ailemize ‘’Akıncı’’ soyadını alırken Halil dedem ailesine ‘’Kurtuldu’’ soyadını almıştı Bulgaristan’dan kurtulduğumuz için…

                                  **********

Birden acı bir çığlık kopmuştu. ‘’Annemi isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Annemi isteriiiim.’’ Diye çığlık çığlığa ortalığı birbirine katan üç buçuk yaşındaki en küçük kardeşimiz Şaban’dı… Kardeşimizin tepkisi annesiz yollara çıkılacak olmasınaydı… O günün deyimiyle, ince hastalık teşhis konmuş olan annem İki ay üreyle Edirne’de tedavi görecekti. Doğal olarak Babam da annemle kalacaktı. Biz üç kardeş Halil dedemlerle  Maraş Elbistan köylerinden birine gidecektik.

Çığlık çığlığa tepinmekte ve ağlamakta olan en küçük kardeşimizi Cemile Teyzemle anneannem güçlükle yatıştırmıştı. Çocuklarla arası çok iyi olan Kerim dayım da ilgisini dağıtmakta oldukça yardımcı olmuştu da bizi Haydarpaşa Garına götürecek olan kara tren vagonlarında yerimizi almıştık. Anneannem, Halil dedem, dayılarım ve kardeşlerimle birlikte bazı köylülerimiz Maraş İli Elbistan kazası köylerinden birine yerleştirilmek üzere yola çıkarılmıştık. Amcamın Antalya taraflarında bir yere, halamın da Tokat taraflarında bir yere gönderildiğini öğrenmiştim sonraki yıllarda

Sisler arasından hayal meyal anımsadığım kadarıyla önce Edirne Karaağaç Garından başlayan yolculuğumuz İstanbul Sirkeci Garına ulaşmamızı sağlamıştı. Sirkeci’den bindirildiğimiz bir gemiyle İstanbul Boğazını geçerek Haydarpaşa’ya geçmiştik. Hava oldukça soğuk olmasına rağmen, hayatımızda ilk kez deniz görmenin heyecanıyla, üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık. Haydarpaşa Garında tekrar bindirildiğimiz kara tren vagonlarıyla yaklaşık 1 300 km’lik bir yolculuk başlamıştı. Büyüklerimizin trendeki görevlilerden biriyle yaptıkları konuşmalarından anladığım kadarıyla önce 1948 yılında faaliyete geçen Maraş Tren Garına kadar gidilecek, sonra da Elbistan’a ulaştırılmış olacaktık.

Üç dört günlük zahmetli bir yolculuktan sonra ulaşmıştık Maraş iline.  Anımsadığım kadarıyla 10-12 aile birlikteydik. Maraş İlinin Muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılama ve yerleştirme birimi yetkilileri tarafından karşılanmış, zorunlu bir takım ihtiyaçlarımız giderilmiş ve bir süre dinlenmemiz sağlanmıştı. Büyüklerimiz tarafından Elbistan köylerine  yerleştirebileceğimiz söyleniyordu… 

                                    **********

                                                                                 Mayıs 1951,  Maraş (Markasi)…

Bizimle birlikte yaklaşık bir hafta yolculuk yapmak zorunda kalan tren görevlileriyle haşır neşir olmuştu büyüklerimiz. Onlar Bulgaristan ve göç hareketine neden olan asimilasyonu sormuşlar, büyüklerimiz de Maraş ve Elbistan köyleri hakkında bilgi edinmek istemişlerdi. Antik adı Markasi olan Maraş ili topraklarının % 60’ı dağlarla, % 24’ü plato ve yaylalarla ve % 16’sı ovalarla kaplıdır demişlerdi. Anlattıklarına göre Maraş Dağları Güney Torosların devamı olup, dağlar arasında geniş ovalar ve bol akarsular yer alıyordu.

Maraş (Markasi) Hititlerin dağılma döneminde kurulan Hitit Kent devletlerinden Gurgum’un merkeziydi. Gurgum kent devleti aralıklarla Urartular, Asurlular, Medler, Persler, Romalılar ve Pontus arasında el değiştirmişti.Bizans döneminde Marasion adıyla anılmış olan Markasi 16. Yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarına katılmış  ve 1831’de adı Maraş olarak değiştirilmişti. 

1898’de Halep vilayetine bağlı bir sancak merkezi olan Maraş Mondros mütarekesinin imzalanması ile 22 Şubat 1919 da İngiliz işgali altına girmişti. İngilizler kısa bir süre sonra Musul’a karşılık Anadolu’nun güney kesiminden çekilmiş, 30 Ekim 1919 da Fransız birlikleri Maraş’a girmişti. 21 Ocak 1920’de başlayan Maraş kent savaşları sonunda Fransızlar çekilmişti. 

Kurtuluş Savaşı sırasında halkın gösterdiği direnişten dolayı şehre TBMM tarafından 5 Nisan 1925 tarihinde İstiklal Madalyası verilmiş ve 7 Şubat 1973’te adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmişti.

Maraş topraklarının % 60’ını kaplayan dağlar genellikle Güneydoğu Torosların uzantılarıydı. En yüksek noktası Nurhak Dağlarında olup, aşılması ve geçilmesi çok zordu. Maraş ilinde dağların çoğu akarsularla parçalanmış plato ve yaylalardan meydana geliyordu. Ovaların çoğu Ceyhan Nehri Vadisi boyunca uzanmaktaydı. Türkiye’nin dördüncü büyük ovası olan Maraş Ovasının uzunluğu 40 km, genişliği 20 kilometreydi. Ahır Dağı ile Çimen Dağı arasında yer alıyordu. İlin en önemli akarsuyu Ceyhan Nehri olup, diğer akarsuların hepsi Ceyhan Nehrine karışıyordu.

Yazları rüzgarlı ve serin olan Maraş, bahar aylarında yağışlı, kışları oldukça soğuk olan önemli bir tarım, bahçe ve bağcılık merkeziydi. Otlakça zengin dağları ve yaylalarıyla da hayvancılığa elverişli bir ortamı bulunmaktaydı. Ormancılık da önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktaydı.

Aksu, Erkenez ve Ceyhan ırmaklarının suladığı ovaya hakim Maraş’ta konaklamıştık bir kaç gün. Edirne’de verilen 27.4.1951 tarihli Muhacir kâğıdında bakım ve barınağı İl’e ait olmak üzere, dendiğinden İl yöneticileri tarafından barınma yeri olarak Elbistan Köyleri seçilmişti. Doğa koşullarının beklenmedik derecede zor olduğu, aşılması oldukça güç dağlar arasındaki elverişsiz yollarda, bize tahsis edilen iki külüstür otobüsle Elbistan’a ulaştırılmak üzere yolcu edilmiştik.

Doğa koşullarının beklenmedik derecede zor olduğu, aşılması oldukça güç dağlar arasındaki elverişsiz yollarda  Elbistan’a ulaştırılmış ve ilçe yetkililerine teslim edilmiştik. Yolculuk boyunca uyumuş olduğumuzdan, Elbistan’a nasıl ulaştığımızın farkına varamamıştım.

                                       **********

                                                                                                          Elbistan Maraş…

Elbistan İlçesi Maraş’tan yaklaşık 150 km uzaklıkta olup, denizden 1150 metre yükseklikte olan bir havzada kurulmuştu. Havzanın etrafı yüksekliği yer yer 2000-3000 metreyi geçen dağlarla çevrilmişti. Havzanın uzun ekseni 60-65 kilometreye, kısa ekseni ise en geniş yerinde 40-45 kilometreye ulaşmaktaydı.

Birçok medeniyetlere beşiklik etmiş olan Elbistan’da Hititler en uzun zaman yönetimde kalanlardı. Sırasıyla Akadlar, Sümerler, Asuriler, İranlılar, ve Makedonyalıların hakimiyetine girmişti. Bir ara Ermeni Selefkiyan devleti kurulmuş, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Beylikler ve Osmanlılar tarafından sahip olunan ve hep stratejik önemi yüksek bir şehir olarak kendini göstermişti.

İlçenin en geniş ovası, kendi adıyla anılan Elbistan Ovasıydı. Çukurova, Konya Ovası ve Harran Ovasından sonra yurdumuzun beşinci büyük ovasıydı. Elbistan Ovasının yer aldığı bu havza 3000 metreye varan yüksek dağlarla çevrilmiş olup, geçilmesi çok zordu. Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kapalıydı. Bu yapı ulaşımı zorlaştırmaktaydı. Havzanın Batı ucunun yüksekliği zaman zaman 2.500 metreyi geçen Binboğa dağlan ile sınırlanmıştı. Diğer taraftan güney kısmında 3050 metre yüksekliğinde Berit ve 3090 metre yüksekliğinde Nurhak dağı havzanın en yüksek noktalarını oluşturuyordu. Nurhak Dağı bizim yolculuğumuz sırasında Gâvur Dağı olarak bilinmekteydi. 

                                        **********

                                                                                        Hasanuşağı Köyü, Elbistan…

Birkaç gün konuk edildiğimiz Elbistan’daki yetkililer yerleşeceğimiz yer seçiminde  aileleri birbirinden koparmışlardı. Elbistan köylerine birer aile olmak üzere dağıtılmıştık. Yanlış bir uygulama olmuştu. Yüzyıllarca yaşadığımız topraklarımızdan koparıldığımız gibi, burada da birbirimizden koparılmıştık. Bu koparılış psikolojik olarak olumsuz sonuçlara yol açacaktı sonraki günlerde. Kurtuldu ailesini oluşturan Halil dedem, anneannem,  teyzem ve dayılarla biz üç kardeşe de Elbistan’dan yaklaşık 50 km uzaklıkta Hasanuşağı köyü görünmüştü.

Köyde Kurtuldu ailesine konaklayacağımız yer olarak ayrılan ağıldan bozma bir evdi. Kış koşullarında bu ev, hele Maraş bölgesinde, yaşama uygun bir yer değildi. Yine de Dedemle birlikte Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımlar hayvan ağılını yaşanacak hale getirdiler. Hasanuşağı köylüleri bize sahip çıkıp, yardımcı olmaya çalıştılar ilk günlerde. Bir süre sonra herkes kendi işine döndü. 

Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir yapısı olan Hasanuşağı Köyünün arazi yapısı tarıma elverişli değildi. Hasanuşağı Köyü, karasal iklimin etki alanı içerisinde olup, ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Söğütlü Çayı’nın iki yakasına kurulmuş olan köyün arazi yapısı, hayvancılık için elverişliydi ancak tarım arazisi sınırlıydı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu. Oysa atalarımızın çiftçilikten başka özel becerileri yoktu. Halil dedem ”buralarda geçinemeyiz, aç kalırız” Demişti.

Sonraki yıllarda öğrendiğime göre bizleri Alevi-Kürt köylerine yerleştirmişlerdi. 1951 yılında bu köylerin görüntüsü köy altı yerleşimler olarak bilinen mezralar tipindeydi. Mezralar genellikle küçük ve az nüfuslu olup, su kaynaklarına yakın olurlardı. Dağınık dokulu yapıya sahiptiler. Evler arasındaki uzaklıklar 500 metre ile 1500 metre arasında değişirdi. Üstelik Alevi Kürtlerin gelenek ve görenekleri de bizimkilerden çok farklıydı.

İlk bir hafta içinde buralara uyum sağlayamayacağımız anlaşılmıştı…  Kapana kısıldık duygusuna kapılmıştık. Biz muhacirlere her yönüyle çok yabancıydı Elbistan köylerindeki Sosyo-ekonomik yapı… Buralardan gitmenin, bu köylerden kaçmanın bir yolu bulunmalıydı. Bulunmalıydı ama önce Edirne’deki hastanede kalan annemle babamın bizi bulması gerekiyordu bu kapandan kurtulmak için…

Edirne’deki Göçmen Misafirhanesinden ayrılalı neredeyse iki aya yakın bir zaman olmuştu. Halil dedemlerle geldiğimiz Elbistan’ın Karahasanuşağı Köyüne uyum sağlamaya çalışıyorduk. Bu arada dört yaşına basmakta olan kardeşim Şaban yolculuk boyunca üşütmüş ve öksürük nöbetleri de artmıştı. Her geçen gün durumu daha da kötüleşiyor, annemi isterim diye tutturuyor ve ağlıyordu...

Annemle babamın gelmesini bekleyecektik, başka seçeneğimiz yoktu.

                           **********                                                                           

Ağıldan bozma evin penceresinden giren sabah güneşi gözüme vurmuştu kalk dercesine. Uykumuz  bitmişti ama yataktan çıkmak istemiyordum. Dün oldukça yorulmuş olmalıydık. Bahar gelmiş, her tarafta çiçekler açmış ve yaklaşık 50 metre uzaktaki deremiz de çağlayanlar oluşturarak akıyordu.   Güzel, güneşli bir gündü. Kardeşlerimle birlikte dere tepe dolaşmıştık. Sürekli ”annem de annem…” Diye tutturup ağlayan küçük kardeşimiz Şaban’ın dikkatini dağıtmak istemiştik kardeşim Mustafa ile… Dikkatini dağıtmıştık ama bazı yerlerde kucağımızda taşımak zorunda kalmıştık. Yorulmuştuk açıkçası…

Tekrar gerinip diğer tarafıma dönmek üzereydim ki yandaki odadan mırıltılar duydum. Alçak seslerle konuşanlardan birinin sesini babamınkine benzettim… Acaba… Dedim. Annemle babam gelmiş olabilir miydi? Hızla kalktım ve yan odaya geçtim… Gözlerime inanamıyordum, gelmişlerdi gerçekten. Edirne Göçmen Misafirhanesi sağlık birimlerinde iki ay tedavi gören annem taburcu edilmiş ve Elbistan’a gelmişlerdi. Önce ellerini öpüp, hoş geldiniz dedikten sonra anneme sarıldım. Babam içinden seven birisiydi, sarılmayı sevmezdi pek. Babasından öyle görmüştü çünkü. Bu nedenle çocukluğumuzda annemize daha yakındık.  Annemle   hasret  giderdikten sonra   kardeşlerimi uyandırdım. 

Anne hasreti çeken kardeşimiz Şaban’daki sevinci görecektiniz. ”Annem de annem” Deyip dizinin dibinden ayrılmıyor, bir taraftan da sürekli öksürüyordu. Şaban’ı bağrına bastıktan sonra sevip, okşayan annemi Şaban’ın öksürükler telaşlandırmıştı. Acaba oğlum da mı kaptı hastalığı demişti… Yanılmadığı da bir süre sonra anlaşılacaktı. Babam biraz durgun ve moralsiz görünüyordu. Bizi bulmaları oldukça maceralı ve zor olmuştu… Öyle söylemişti babam… Zor olmuştu çünkü yardım istedikleri bazı kişi ve kuruluşlar Bulgaristan’dan gelmiş olmamızı pek hoş karşılamamışlar, geldiğiniz yere dönün demişlerdi.

Bir süre daha hasret giderdikten sonra, dedemlerle birlikte getirdiğimiz yatak yorgan, kap kacak gibi eşyalarımızı yükleyecek bir araba bulmanın telaşına düşülmüştü. Ulaşım konusunda Karahasanuşağı köylüleri öküzlerin çektiği bir araba ile bize yardımcı olacaklarını vaat etmişlerdi. En azından eşyaların yanı sıra annemle en küçük kardeşimin taşınmasını sağlayacaklardı. Halil Dedelerde bir gece kaldıktan sonra ailemize yerleşim yeri olarak gösterilen Hasanköy’e gitmek üzere dedemlerden, Kurtuldu Ailesinden  ayrılmıştık. Hasanköy Hasanuşağı köyünün yaklaşık 3 km doğusundaydı ama aralarındaki yüksek platolar, derin vadiler ve geçit vermez boğazlardan ötürü yol uzamaktaydı. Yaklaşık 10 km’lik yolculuktan sonra Hasanköy’e ulaşmıştık.

Anımsadığım kadarıyla, ulaştığımız Hasanköy’de bize de ağıldan bozma, her tarafı dökülen bir konaklama yeri göstermişlerdi. Babam oldukça becerikli ve çalışkan biriydi. Birkaç gün içinde ağılı oturulacak hale getirmişti. Bu köydeki evler de birbirinden oldukça uzakta olup, köy altı yerleşimler olarak tabir edilen mezra görüntüsündeydi. Küçük ve az nüfuslu olan Hasanköy su kaynaklarına yakındı. Dağınık dokulu yapıya sahip bu köyün içinden bir ırmak geçmekteydi. Karasal iklimin etkisinde olan köyün ekonomisi tarımdan çok  hayvancılığa dayalıydı. Köyün arazi yapısı hayvancılık için elverişli olup, tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü de yoktu.

Zorlu doğa koşullarının hâkim olduğu Hasanköy de Alevi-Kürt köylerinden biriydi. Bu köy sakinleri de diğer Kürtler gibi merkezden uzak, ulaşılması zor yüksek dağlar ve kanyonlarla çevrili yerleri seçmişlerdi. Seçmişlerdi çünkü Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştu. Bir yandan resmi görüş onların Türk olduklarını iddia ediyor, öte yandan da Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenmiyordu. Onları asimile ederek Türkleştirme yoluna gidiyordu. Kürt Alevilere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştu. Yönetimin Kürtlere güven duymamasının sonucu olarak Kürtler de Türklere güven duymuyorlardı.

Köydeki tek Türk ailesi olmamız durumumuzu oldukça zorlaştırmıştı. Zorlaştırmıştı çünkü Akıncı Ailesi hem Türk hem de Sünni Müslüman’dı. Sünni Müslüman olmamızın yanı sıra Bulgaristan’daki asimilasyon uygulamasının sıkıntılarını yenebilmek için gelenek ve göreneklerimize sıkı sıkıya sarılmış, kurtarıcı olarak inançlarımızı kuvvetlendirmiş, kadınlarımız kara çarşafa bürünmüşlerdi.

Oysa Alevi Kürtler iki yönüyle bizden oldukça farklıydılar. Her şeyden önce köyün erkelerinde neredeyse hiç tek eşlilik yoktu. Birden çok kadınla evleniyorlar, ekonomik durumları çok iyi olmasa bile akça pakça gördükleri kadın ve kızları haremlerine almakta tereddüt etmiyorlardı.

Köy sakinleri başlangıçta bize oldukça yardımcı oldular ama yaklaşık üç ay kaldığımız mezrada bizi içselleştirmediler. Köyün bulunduğu arazi yapısından ötürü yeterli tarım arazisi yoktu. Olsaydı da hasat yapacağımız arazimiz yoktu. Mezra yapısındaki köyde ailemizin nafakasını kazanacak iş de yoktu. Annemin hastalığı neredeyse geçmişti, iyi görünüyordu. Ancak en küçük kardeşimin durumu her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Köye en yakın sağlık kuruluşu Elbistan’daydı. Köyde ulaşım aracı öküz arabalarıyla atlardı. Bu nedenle kardeşimiz tedavi edilemiyordu. Buradan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Gün ola harman ola demiştik…

                                        **********

Yürek burkan acı bir çığlıkla uyanmıştık Hasanköy’deki ağıldan bozma evimizde. Annem yanımızda yatmakta olan üç buçuk dört yaşındaki kardeşimiz Şaban’ın başında dövünüp, duruyordu. ”Yavrum Şabanıım, doyamadığım Şabanıım…” Diye feryat ediyordu. Ne olmuştu da feryat ediyordu annemiz. Yanımızda yatıyordu işte… Kalkıp, kardeşimize odaklandığımızda nefes almadığının farkına varmıştık. Kaybetmiştik kardeşimizi. Bulgaristan göçü sefaletine ve bakımsızlığa dayanamamıştı. Babam dini bütün, tevekkül sahibi biriydi. ”Allah’ım böyle uygun görmüş, oğlumuzun daha fazla hırpalanmasını istememiş olmalı ki Cennetine aldı.” Demişti.

Köy muhtarına ve imamına haber verilmiş, Ölüm belgesi düzenlenmişti. Mezar yeri gösterilmiş, usulüne uygun defin işlemi yapılmıştı. Eve döndüğümüzde ailemizde tarifi imkânsız bir acı vardı. Sen kalk, Bulgaristan’ın Karagözler  köyünden zorunlu göçe tabi tutul ve Maraş Elbistan köylerinden birinde ciğer pareni toprağa ver. Annem bir hafta kendine gelememişti. Hastalığının tekrar seyredeceğinden korkmuştuk. Hani derler ya ”ateş düştüğü yeri yakar.” Şaban’ın ölümü de Akıncı Ailesini yakmıştı.

Hasanköy’deki Sosyo-ekonomik uyumsuzluğun ve işsizliğin üzerine tuz biber eken  kardeşim Şaban’ın  öbür dünyaya göç etmesi oldu.  Muhacirliğimizin ilk üç ayında ilk insan kaybımızı vermiştik. Sonrası da gelecekti Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken.

1951 yılı Temmuz ayının sonuna  kadar köyde kaldık. Babam köyde ve yakın çevresinde bedensel güç gerektiren işler aradı fakat bulamadı. Ayrıca Bulgaristan’daki köyümüzden çok farklı bir Sosyo-ekonomik yapısı olan Hasan Köyün sakinleri ile uyum sağlamamız ve asimile olmamız da mümkün olamazdı.  Diğer köylere dağıtılmış olan Karagözler muhacirlerinin de durumları bizden farklı değildi. Buralardan gitmeliydik ama nasıl?

Ağustos ayına girmiş, diğer köylerdekilerle de haberleşerek durumumuza çözüm aranıyordu. Elbistan kazasına giden bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen, adına elçi denilen  bazı kişilerin mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya gitmek kurtuluşumuz olabilirdi. Karar verildi. Çukurova’ya gidilecekti. Bizler için günlerin neler getireceği pek belli olmayan yeni bir göç olayı başlamak üzereydi…

                                        **********                                          

                                                                                   11 Ağustos 1951 Cumartesi…

Babam ‘’Ananız nerede Mehmet?’’ Demişti. ‘’Buralardaydı baba…’’ Demiştim ama anam yoktu ortalıkta. Oysa bizi Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak götürecek kamyona eşyalarımız yüklenmiş, bizim de kamyonda yerimizi almamız bekleniyordu. Hasanuşağı Köyünden geçerken Halil dedemleri de alacaktı kamyonumuz. Ama annem yoktu ortalıkta. Büyük bir telaşla aramaya başladık. ‘’Anamı gördünüz mü?’’ Diye sorduğumuz köylülerden biri ‘’ananız mezarlıkta’’ Demişti. Anlaşılmıştı… Anam bir ay önce toprağa verdiğimiz en küçük kardeşimiz Şaban’ın mezarına gitmişti.

Kardeşim Mustafa ve babamla birlikte biz de gitmiştik mezarlığa. Annem sessizce gözyaşı döküyordu kardeşimizin mezarı başında. Hep birlikte dualarımızı yaptıktan sonra anamı ayırmaya çalıştık mezarın başından. ‘’Yavrum Şaban’ım, seni buralarda bırakıp, nasıl gideceğiz? Gitsek de nasıl geleceğiz?’’ Diye ağıtlar yakan anamı zorla ayırdık kardeşimizin mezarı başından… Yaklaşık olarak üç ay kaldığımız Elbistan Hasanköy ’den ayrılma zamanı gelmişti.

Ceyhan pamuk tarlalarında çalıştırılacak mevsimlik işçi bulmak üzere Elbistan’a gelmiş olan bir ‘’elçi’’ ile anlaşmıştı büyüklerimiz. Dayıbaşı olarak da bilinen ‘’elçi’’ Elbistan köylerine dağılmış olan Karagözler Köyü muhacirlerini Adana Ceyhan’a ücretsiz götürecekti. Tarlaya ulaşım ücretini işveren karşılıyordu. Bizi Çukurova’ya götürecek olan Elçi de asgari ölçüde zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yaptığı harcamaları pamuk tarlalarından kazandığımız ücretlerimizden kesecekti. Bu anlaşma büyüklerimiz tarafından uygun bulunmuştu.

Hasanköy ‘den ayrıldıktan yarım saat sonra Halil dedemlerin köyüne ulaşılmış ve eşyaları da yüklenmişti. Elçi tarafından tutulan oldukça büyük kasalı bir kamyonla diğer köylerdekiler de toplanmışlardı. Anımsadığım kadarıyla Halil dedemler yedi kişilik ‘’Kurtuldu’’ ailesiydi. Biz Akıncı ailesi dört kişiydik. Sonraki yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımların kayınbabaları olacak aile bireylerini de sayarsak 25 kişilik bir mevsimlik işçi grubu olmuştuk. Yatak-yorgan, kap-kacak ve diğer zorunlu eşyaların da kamyona yüklendiği kamyon kasasında balık istifi olarak yerlerimizi almıştık.

Kamyon sahibi ve sürücüsü bu kadar kalabalık ve yüklü olacağını düşünmemişti. Gâvur Dağların aşmakta zorlanacağımızı söylenmişti. Nur Dağları ya da Amanoslar olarak da bilinen Gâvur Dağları Toros Dağları sisteminin en güneyindeki bölümünü oluşturmakta ve İskenderun Körfezi ‘nin doğusunda dik bir duvar gibi yükselmekteydi. Boşuna Gavur dağları dememişlerdi… Derin vadilerden sonra tırmanmaya başlanan dağlardaki yolların eğimleri çok fazla olduğu gibi vadilere paralel olan yollar da oldukça dardı. Karşınızdan gelen bir aracın yanından geçmek oldukça zordu. Bazı virajları tek seferde dönemediğiniz gibi yolların vadi kenarlarında korkuluklar da yoktu. En ufak bir hatada derin vadiye uçmanız işten bile değildir. Dedikten sonra kamyon sürücüsü biraz mırın kırın ettiyse de yola çıkmak zorunda kalmıştı.

                                        **********                                        

                                                                              11 Ağustos 1951 Cumartesi, Gavurdağları…

Kasasına balık istifi bindiğimiz kamyon Elbistan Afşin karayoluna girdikten birkaç saat sonra Göksun’a ulaşmıştı. Göksun-Maraş arası şimdiye kadar karşılaştığımız en zorlu yoldu. Yol güzergâhı coğrafi yapı olarak çok kötüydü. Bu yüzden yöre köylüleri Göksun ile Maraş arasındaki bu sarp dağlara “Şeytan dağları”, bu yola da “Felâket yolu” adını vermişlerdi. Bazıları tarafından Gavurdağı olarak biliniyordu. Orta Çağ’da İslam-Rum sınırını oluşturduğu için bu dağlara ”Gavurdağı” denilmiş.

Kilometrelerce dik, dar  ve dolambaçlı yolun bir tarafında derin uçurumlar diğer tarafında sarp yamaçlar bulunmaktaydı.  Neredeyse patika benzeri dar bir yoldan ibaretti Göksun Maraş yolu. Üzerinde bulunduğumuz kamyon eğimi oldukça büyük, dar, dolambaçlı ve yanları uçurum olan yolda zirveye doğru tırmanırken, fazla zorlanmış olacak ki, birden motoru stop etmişti. Sürücü tekrar çalıştırıp harekete geçmek istediğinde, kamyon ileri gitmek şöyle dursun, geriye doğru kaçmaya başlamıştı. Büyük bir panik havası yaşanmıştı. Kamyonun devrilmesinden çok korkmuştuk. Yandaki uçuruma yuvarlanmak işten bile değildi.

Başta Halil dedem olmak üzere birkaç yaşlı ile küçük çocuklar kamyon kasasında kalmıştı. Diğerleri ile birlikte ben de kamyondan aşağı atlamıştım. Kalmakta zorlanan kamyonu hep birlikte  ittiğimizi anımsıyorum. İtme gücümüzle harekete geçen kamyonumuz hız kesmeden zirveye tırmanmış ve gözden kaybolmuştu. Korkmuştuk bizi buralarda bırakır mı diye… Yarım saatlik bir zorlu yürüyüşten sonra kamyona ulaşmış ve üzerindeki yerimizi alarak Maraş’a doğru yola koyulmuştuk.

Gavurdağı’ndaki bu korkulu yolculuk unutulmazlarım arasına girmişti. Öyle ki İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıfta iken hikâyesini bile yazmış, sınıfımızın duvar gazetesinde yayınlamıştım. Çok büyük bir panik havası yaratan Gavurdağı Kahramanmaraş ilinin en yüksek dağı olan Nurhak’tı. Yüksekliği 3093 metre olan bu dağları geçmek isteyenlerden bazılarının hayatlarını kaybettiklerini duymuştuk köylülerden. Öyleydi gerçekten… Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kaplıydı. Akarsularla parçalanmış plato ve yaylalar ulaşımın en büyük engeliydi.

İster Gavurdağı, isterse Nurhak ya da Amanos adını almış olsun, dağları aşıp, o günkü adıyla, Maraş ilini de geçtikten sonra rahatlamıştık. Ne yolculuk tu ama… Aradan 66 yıl geçmiş olmasına rağmen, anılarımda dünkü gibi duruyor, hatırladıkça hala heyecanlanıyorum. 

Share Button