Göç ve İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Anılarım 33

                               11 Eylül 1961 Pazartesi, Haydarpaşa İstanbul…

Konya Ereğlisi’nden bindiğimiz trenle yaklaşık 10 saatlik bir yolculuktan sonra Haydarpaşa Garı’na girmiştik.  Üç imparatorluğa başkentlik yapmış bu tarihi ve  gizemli kentle tekrar buluşmuştum 10 yıl sonra. İlk kez 1951 yılında, Bulgaristan göçü sırasında, Edirne’den Maraş Elbistan köylerine giderken tanışmıştım Haydarpaşa Garı ile…

Köyden kente göçün sembolü haline gelen Haydarpaşa Garı, otobanların hayatımıza henüz girmediği günlerde gurbetçilerin İstanbul’a varış noktasıydı. Sıralanmış peronlar onlarca yıldır coşkulu kavuşmalara sahne olduğu gibi, sessiz ayrılıklara ve hayallerin yıkılmasına da tanıklık etmişti. Benim için coşkulu bir kavuşma sağlamıştı Haydarpaşa Garı.

Kara trenden inmiş, elimdeki tahta bavulla Haydarpaşa Garından çıkmış merdivenlerin üstünden Marmara Denizi ve Tarihi Yarımada’ya bakıyordum. Diğer taraftan Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları şiirindeki ‘’Bir adam’’ gibi ‘’merdivenlerde duruyordum, bir şeyler düşünerek…’’ Düşündüğüm şey, Çapa semtine ve Çapa İlköğretmen Okuluna nasıl gideceğim konusuydu.

Haydarpaşa Garında

              1941 baharı saat on beş

                       merdivenlerin üstünde güneş

                                                                  yorgunluk ve telaş 

Bir adam

       merdivenlerde duruyor

                                  bir şeyler düşünerek                                                                                                                                                                                                                   Nazım Hikmet

Bir süre Marmara denizi ve Tarihi Yarımada’yı seyrettikten sonra, Marmara kıyısına giderek geri dönmüş ve beni İstanbul’la buluşturan tarihi ve anıtsal binaya bakmıştım. Benim gibi yolculuk etmiş çoğu insanın İstanbul’un o muhteşem manzarası ile ilk tanıştığı yer olan gar binası aslında klasik bir Alman mimari örneği olarak biliniyordu. Gara kuşbakışı bakıldığında bir bacağı uzun, diğer bacağı kısa bir “U” harfi şeklinde olduğu görülüyor demişti sonraki günlerde Çapa İlköğretmen Okulu’ndaki tarih öğretmenimiz.

Haydarpaşa Garı’nın içinde, kısa ve uzun bacakların arasında, geniş ve yüksek tavanlı odalar yer alıyordu. Zamanında bu odaların tavanları da ayrı bir sanat eseriymiş. Her bir odanın tavanında el işi göz nuru nakışlar varmış. Ama daha sonra üzerleri sıvanmış ve bugün bu kalem işi nakışları gardaki odalardan sadece birinde görmek mümkünmüş. Odanın tavanının dört köşesinde TCDD’nin amblemi olan kanatlı tren tekerlekleri orijinal hâli ile resmedilmiş. Bugün bile renkleri hâlâ canlı ve göz alıcıdır demişti tarih öğretmenimiz.

Haydarpaşa gar binası her biri 21 metre uzunluğunda olan 1 700 ahşap kazık üzerine inşa edilmiş. Bu kazıklar 1900’lü yılların başındaki teknolojiyle, yani buharlı şahmerdanla, çakılmış. Binanın esas strüktürü bu kazıklar üzerine yerleştirilen kazık ızgarası üstünde yükseliyormuş. 

Zemin kat ve asma katlarda Lefke-Osmaneli taşından cephe kaplaması kullanılmış. Bu kaplama yeni yapıldığında açık sarı renkteymiş. Binanın Selimiye tarafına bakan yanının bazı kısımları taş kaplama, bazı kısımları da sıvalı. Saçak kornişiyle, ikinci ve üçüncü kat kornişleri içinde kalan kısımda ahşap dikdörtgen pencereler bulunduğunu öğrenmiştim sonraki yıllarda. Pencereler arasında dikdörtgen süs kolonları yer alıyordu. Ayrıca dış cephe çeşitli geometrik desenler ve çiçek desenleriyle süslenmişti. Binanın denize bakan tarafında ise binanın her iki ucuna denk gelen yerlerde dairesel kuleler var ve bu kuleler tabandan çatıya doğru daralıyordu.

Çok sağlam inşa edilmiş olan gar binasının şiddetli bir depremde bile zarar görme ihtimali yok denecek kadar az olduğu söylenmişti. Binanın çatısı ahşap ve klasik Alman mimarisinde çok sık kullanılan bir tarz olan ‘dik çatı’ şeklinde yapılmıştı.

Haydarpaşa Garı 1906 yılında, İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak düşünülmüş ve yapımına başlanmıştı. İki Alman mimar ve 1 500 İtalyan taş ustasının iki yıllık çalışması sonucu1908 yılında tamamlanan ve aynı yıl 19 Mayıs’ta hizmete açılan binada Hereke’den getirilen açık pembe renkli granit taşlar kullanılmış. 

Padişah III. Selim, kendi adını taşıyan Selimiye Kışlası’nın yapımında çok emeği geçen Haydar Paşa’ya jest olarak, bu binanın bulunduğu semte ve civarına Haydarpaşa denmesine karar vermiş. Garı işleten ve başlangıçta Anadolu Demiryolları olarak adlandırılan Alman şirketi, daha sonra Anadolu-Bağdat Demiryolları Şirketi adını almış. Bu şirketin umum müdürlüğünü yapan bir Alman’ın teklifi ile garın önüne bir de mendirek yapılmış. Ayrıca Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya giden trenlerin taşıdığı ticari eşyaları saklamak için de silolar inşa edilmiş.

İstanbul’la ikinci kez buluşmamı sağlayan tarihi ve Anıtsal Haydarpaşa Garı’nı içselleştirdikten sonra şehir hatları vapurlarından biriyle Eminönü’ne geçmiştim. Sonra da Çapa’ya gitmenin bir yolunu bulmuştum. Sanıyorum elektrikli troleybüsler vardı, onlardan birine binmiştim. Hayallerimin bir bölümü daha gerçekleşmiş, İstanbul’da üç yıl okuma fırsatı yakalamıştım…

810 total views, 1 views today

Share Button