Göç ve İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Anılarım 34

                                                                             11 Eylül 1961 Pazartesi, Eminönü İstanbul…

İçim içime sığmıyordu. Öyleydi çünkü Toros dağları eteklerinde Hacıkırı Garından yaklaşık 500 metre uzaklıktaki Alman Köprüsünü görmüştüm yanlışlıkla gittiğim Kıralan Köyünde. Bir araştırma görevlisinden İstanbul-Bağdat Demiryolu çalışmalarını ve başlangıç noktası hakkında da bir hayli bilgi edinmiştim.

Haydarpaşa da İstanbul – Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak 1908 yılında inşa edilen tren garıydı. Tarihe tanıklık etmenin heyecanı içindeydim.

Üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’la  ikinci kez buluşmamı sağlayan tarihi ve anıtsal Haydarpaşa Garı’nı hayranlıkla izledikten sonra Çapa İlköğretmen Okulu’na ulaşma derdine düşmüştüm. Gar merdivenlerinden biraz dikkatlice sağ tarafa bakınca insanın içini açan avuç içi kadar bir vapur iskelesi görmüştüm. Öyleydi çünkü haşmetli ve devasa Haydarpaşa Garı’nın yanında öyle görünüyordu.

Haydarpaşa Vapur İskelesi Osmanlının son eserlerinden biriydi. Yapılış tarihi hakkında kesin bilgi bulunmamaktaydı, ancak deniz cephesinde bulunan çini panoda 1915 tarihi görülmekteydi. Sonraki aylarda, Çapa İlköğretmen Okulu’ndaki tarih öğretmenimize göre, iskele binasının 1917-18 yıllarında Mimar Vedat Tek ve Kütahyalı çini sanatçısı Mehmed Emin Usta tarafından yapılmış olduğu tahmin edilmekteydi.

Üç salondan oluşan yatay dikdörtgen bir plana sahipti iskele binası. Ortadaki salon yan salonlardan daha yüksek ve iki kat genişliğinde tutulmuştu. Orta salonun önünde, yine kitleden dışarı taşan ve iki yanında birer kapı bulunan sekizgen formlu bir gişe bölümü yer alıyordu. Yolcu inişlerine ayrılan yan salonlar orta salondan payelerle ayrılmıştı. Bunların kara ve deniz taraflarında birer kapısı bulunmaktaydı. 

Yapının dış cephesi çininin yanı sıra, taş işçiliği ile de bezenmişti. Ayrıca ön cephede bir vitray çalışması vardı. Yapı, Kütahyalı Mehmet Emin Usta’nın zengin çini süsleme programına sahipti. Kapı lentolarının üstü, pencere üzerindeki kemerler, kemer aynaları ve alınlıkları, pencere kemer alınlıklarının yan ve üçgen boşlukları çinilerle kaplanmıştı.

Osmanlının son eserlerinden biri olan Haydarpaşa İskelesi’nden vapurla Eminönü’ne geçmiştim. İstanbul ‘a ilk gelen insanların ilk uğrak yerlerinden biriydi Eminönü. Eminönü meydanında ilk dikkatimi çeken, devasa boyutlarıyla ve merdivenlerindeki güvercinleriyle, Yeni Cami olmuştu.

Valide Turhan Sultan Camii olarak da bilinen Yeni Camii Külliyesi, Osmanlı tarihi boyunca yapımı en uzun süren külliye olarak bilinmekteydi. Sultan III. Murat’ın annesi olan Safiye Sultan tarafından 10 Ekim 1597 tarihinde başlatılan inşaat uzun bir duraklamadan sonra Sultan IV. Mehmet’in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından 1660 yılında tamamlanması sağlanmıştı. Mimarları Davut Ağa ve Mustafa Ağa idi. 

Yeni Cami külliyesi içinde, başta Mısır Çarşısı olmak üzere han, çarşı, fırın, değirmen, mum imalathanesi, boyahane, sal-hane, bayram ve pazar yerleri gibi ticaret amacıyla kurulmuş yapılar bulunmaktaydı. Bunlardan elde edilen gelirler  külliye giderlerine ayrılırdı. Öyle anlatmıştı İvriz’deki tarih öğretmenimiz Hüseyin Seçmen.

Yeni Cami alçak bir yerde kurulduğu için, oldukça yüksek bir su basmanın üstüne inşa edilmişti Haliç dalgalarından korunmak için. Buraya merdivenlerle çıkılmakta ve cümle kapılarından içeriye girilmekteydi. Ben de çıkmıştım merdivenlerden.  Eminönü Meydanı güvercinleriyle, işportacılarıyla iç göç filmlerinin ve kan davalarından İstanbul’a kaçan taşralıların öykülerini işleyen filmlerin ana mekânıydı bir zamanlar. Önceki yıllarda İstanbul’da çevrilen filmlerde görmüştüm bu manzaraları.  Şimdi hayranlıkla seyrediyordum. Bir ara kendime geldim, Çapa İlköğretmen Okulu’na gitmeliydim.

Cami önündeki orta yaşlı bir beyden, Eminönü-Topkapı güzergâhında çalışan troleybüslerin Sirkeci Garı karşısından kalktığını öğrenmiştim. İstanbullulara her iki yakada uzun yıllar hizmet veren elektrikli tramvayların 1950’li yılların sonunda kentin ihtiyacını  karşılayamaz hale gelmesi üzerine; otobüslere oranla daha ekonomik olması ve elektrik enerjisiyle çalışması dolayısıyla çevreci özelliği de göz önüne alınarak troleybüs sisteminin kurulmasına karar verilmişti. Elektrik motorlarının güç beslenmesi çift havai elektrik hattından sağlanan troleybüsler için ilk hat Topkapı-Eminönü arasında döşenmişti.

Boynuzlu otobüs olarak da bilinen troleybüse arkadan binilir, sol tarafta oturmakta olan biletçiden alınan biletle ön tarafa geçilirdi. İnişler önden olurdu. Şehir içi ulaşımında; sessizliği ve hava kirliliği konusundaki cimriliği ile çevre dostu olarak ünlenen, aynı zamanda ekonomik olan bu araçların, sürücüleri de yetenekli, sabırlı ve olabildiğince beyefendilerdi. Trafik karmaşasında havai hattan ayrılan boynuzları sabırla yerlerine yerleştirir ve yolculuk devam ederdi. Eminönü-Çapa arasında bir kez gerçekleşen böyle bir olaydan sonra, tam da okulun önündeki Çapa durağında inmiştim.

Troleybüsten indikten ve şaşkınlığım geçtikten sonra kafamı kaldırdığımda anıtsal bir yapı olan İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu binası göz alıcı mavi çinileriyle kendini göstermişti. Bizden önce Çapa İlköğretmen Okulu’na gelmiş olan abilerimizden edindiğimiz bilgilerden, bu anıtsal binanın çatısı altında Yüksek Öğretmen Okulu’nun yanı sıra misafir olarak Eğitim Enstitüsü ile Çapa İlköğretmen Okulu da bulunmaktaydı.  Bu anıtsal yapıda öğrenim görmek ayrıcalıktır diyerek bahçesine girmiştim…

572 total views, 1 views today

Share Button