Göç ve İvriz İlköğretmen Okulu Anılarım 12

Ranzanın üst katında yatıyordum. Üzerindeki buzların bir kısmı erimiş olan camdan dışarı baktım. Tanyeri göğünün altında her yer bembeyaz bir yorganla örtünmüştü İvriz yerleşkesinde ama kar fırtınası görünmüyordu. Bir süre her yeri örten bembeyaz kardan yorganı seyredip, ortamın sessizliğini dinledim. Sonra da yatağımın sıcaklığına gömüldüm.

Bu gün Cumartesi,  13 Aralık 1958… Sabah mütalaası ve ders yok, ancak biyolojik saatimiz bedenimizi erken kaldırmaya alışmış. Yine saat 06,00’da uyanmıştım ama biraz yatak keyfi yapmak istedim. Bazı arkadaşlarım da benim gibiydi, uyanmışlar ama yataktan çıkmıyorlardı.

Sabah kahvaltısı 07,30’dan önce başlamazdı. Sıcak yatağımda zamanı verimli geçirmeliydim. Bu kez okul kütüphanesinden aldığım Jules Verne’inin ‘’Bir Piyango Bileti’’ adlı kitabı vardı yanımda. Geçtiğimiz Çarşamba günü Türkçe dersinde ‘’Aya Seyahat’’ adlı kitabın özetini sunmuştum sınıfa. Şerif İken öğretmenimiz çok beğenmiş ve not defterini çıkarıp bir de ödev notu olarak 10 vermişti. Sanıyorum bu davranışıyla diğer arkadaşlarımı da kitap okuma ve özeti konusunda özendirmek istemişti.

Ampuldeki titreşen sarı ışığın altında saat 07,00’ye kadar ‘’Bir Piyango Bileti’’ni okudum. Gece tuvalete gidecek olanlarla rahatsızlıkları olanlar dikkate alınarak elektrik ampullerinin bazıları söndürülmezdi. Bu ampullerden çıkan zayıf sarı ışık, zor da olsa kitap okumamıza olanak sağlardı. Akşamları uyku tutmayan arkadaşlarımın da yararlandığı bir durumdu bu.

Cumartesi günleri İvriz’de en aktif geçen günler arasındaydı. Bu günlerde öncelikle sınıflarda, yatakhanelerde ve diğer birimlerde genel temizlik yapılır, daha sonra akşamları değişik etkinlikler ve toplantılar düzenlenirdi. Genel temizlik için de her hafta sırasıyla temizlik nöbetçileri seçilirdi. Nöbetçileri özendirmek için yarışmalar düzenlenir, nöbetçi öğretmenler ve başkanlar tarafından gezilerek puanlama yapılırdı. Pazartesi günleri bayrak töreninden sonra da en iyi temizlik puanlarını alanlar ödüllendirilirdi. Başta yatakhanelerimiz olmak üzere İvriz yerleşkesinde bulunan bütün birimlerde temizlik ve düzen birincil önceliklerimizdendi.

Diğer taraftan bütün birimlerde nöbet ve görev aldığımız, üretim yaptığımız için, üretimden gelen gücümüzün de farkına varmıştık. Üretmek harika bir duyguydu. Eleştirel bilince sahip, akıl ve bilime inanan bireylerin yetiştirildikleri demokratik, laik ve çağdaş bir eğitim kurumuydu İvriz. Üretim Gücümüzü destekliyordu. Başta özgüvenimiz olmak üzere, bizlere kazandırdığı pek çok yeteneklerimizin yanı sıra, gözden kaçırılmaması gereken bir diğer nokta da, İvriz’de verilen sanat eğitimiydi. Başta müzik ve resim olmak üzere, yazarlığa hazırlık, senaristlik, küçük hikâye yazarlığı, tiyatro ve folklor çalışmaları üzerinde önemle durulurdu.

İvriz’deki öğrencilerin yüzde doksanı uzak köylerden geldikleri ve yatılı olduklarından hafta sonu tatillerinde evlerine gitmezler, gidemezlerdi. Bu nedenle de Cumartesi günleri akşam yemeğinden sonra yemekhanemiz bir tiyatro ve konser salonuna dönüştürülürdü. Düzenlenen hafta sonu eğlenceleri önemliydi. Bu eğlencelerde çeşitli yazarların tiyatro eserleri ya da İvrizli öğrencilerin yazdıkları oyunlar sergilenirdi. Bazen şiir ve şarkı yarışmaları düzenlenir, arkasından folklor gösterileri olurdu. Bazı hafta sonlarında seçme Türk filmleri de getirildiğini anımsıyorum.

Düzenlenen hafta sonu etkinlikleri ve eğlenceler önemliydi. Önemliydi çünkü hem o haftanın yorgunluğunu atmaya yardımcı oluyor, hem de sistemli bir şekilde, grup olarak öğrencilerin bir program düzenleme yeteneklerini geliştiriyordu. Mezun olduktan sonra gideceğimiz köylerde bu tür etkinliklerin düzenlenebilmesi için bu tecrübeyi önceden kazanmış olmamız açısından bir avantaj olarak görülüyordu.

Konferans salonuna dönüştürülen yemekhanemizin bir başka işlevi de geniş katılımlı hafta sonu toplantılarıydı. Geniş söz hürriyetinin olduğu bu toplantılarda işçi, öğrenci, öğretmen, idareci ve müdür ayırımı yapılmazdı. Bazı Cumartesi toplantılarında İvriz’deki değişik birimlerin işleyişi üzerinde tartışmalar açılırdı. Öğrenci nöbetleri bunlardan biriydi. Yemekhane ve idarede görev alan öğrencilerin nöbet sürelerinin uzunluğu, giremedikleri derslerin notlarını arkadaşlarından alıp, yazmaların zorlaştırıyordu. Öğrenci nöbetleri dışında, erzak, ders, inşaat, ziraat, revir ve hastalık, giyecek, spor gibi her konu üzerinde görüşülür ve sorunlar tespit edilerek çözüm yolları aranırdı.

Diğer taraftan öğrenciler de başkanı ya da nöbetçi oldukları yerin temizliği ve sağlıklı çalışmasından sorumlu tutulmuşlardı. Hafta sonu toplantılarında bu sorumluluklar da tartışmaya açılırdı. Başkanlık ya da nöbet sistemi öğrencilerin hak ve sorumluluklarına yönelik farkındalıklarını ve demokrasi kültürlerini artırmalarında büyük bir etkiye sahip oluyordu.

O dönemin yönetici ve öğretmenleri başta İvriz olmak üzere, İlköğretmen okullarını salt bir okul ya da bir eğitim sistemi olarak görmüyordu. Okul Müdürümüz Kamil Açan’ın sürekli vurguladığı gibi ‘’adam etme ve öğretme’’ kurumları olarak görüyorlardı İvriz’i… İnsanı insan olarak sevmek, insan olduğunu hissettirmek bilincini geliştiren kurumlar olarak görüyorlardı okulumuzu. Bunu da davranışlarıyla gösteriyorlardı.

Sınıf Başkanı ya da nöbetçi olarak odasına girdiğim idareciler hafifçe koltuklarından kalkarlardı. Ben de çok utanırdım. Sordum bir başka girişimde… ‘’Öğretmenim beni bu şekilde karşılamanızdan çok utanıyorum. Neden?’’ Sorusunu yöneltmiştim. İdarecinin ya da öğretmenimin yanıtı şöyleydi. Öğretmen ya da idareci olarak gittiğiniz köylerde, okullarda sizi ziyarete gelen öğrenci velilerini kalkarak karşılarsanız size davranışı farklı olacaktır. Farklı olacaktır çünkü onu kalkarak karşılamanız ona, kendisinin değerli olduğunu hissettirecek ve o da sizi değerli görecektir. Demişti. Öğretmenlik yıllarımda deneyerek öğrenmiştim.

Bütün bunlardan ötürüdür ki Köy Enstitüleri ve devamı olan İlköğretmen Okulları insan yetiştirme konusunda önemli ve başarılı kurumlardı. Başarılarından en önemlileri de ilkel tarımdan – modern tarıma, geleneksel toplumdan- çağdaş topluma ve çağdaş demokrasiye geçebilmek için verilen çabalar ve sonuçlardı. Bu çabalarında da başarılı olmuşlardı.  Dönemin toprak ağaları ile gericileri çileden çıkaran da bu başarılarının yanı sıra Türk Devrimini ve Aydınlanmasını köylere taşıyan ve köylerde sürdüren kurumlar olmasıydı… 

17 Aralık 1958 Çarşamba, İvriz…

Fen Bilgisi dersinden yeni çıkmıştık. Gün içerisinde kar ve yağmurun etkili olduğu İvriz’de akşamüzeri oluşan rüzgâr Torosların üzerindeki bulutları parçalamış, kızıl renkleriyle batmakta olan güneş görünmüştü.  Etrafımızdaki dünya fen Bilgisi dersindeki kızıl demirin renklerine bürünüyordu sanki. Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla batarken, yıldızların parlaklığına bırakıyordu İvriz’i. Son derece gizemli ve romantik bir ortam oluşmuştu.

Bütün arkadaşlarım sınıfımızın nadide çiçekleri olan kız arkadaşlarımız Sema ile Gülşen’e baktılar sevgiyle. Gülşen Aktaş sessiz kaldı ama Sema Cengiz kendilerini sevgiyle kucaklamış olmak ve günbatımı renkleriyle bezemiş olmamızdan mutlu olduklarını ifade etti. Biz de mutluyduk sınıfımızda olmalarından. Mutluyduk çünkü bizi edepli davranmak zorunda bırakıyorlar ve bilmeden terbiye ediyorlardı. Diğer sınıflara göre daha centilmen olmuş ve kendi kendimizi de eğitir olmuştuk.

Kızıl demirin renklerine bürünen gökyüzü yarım saat önce yaptığımız bir deneyi anımsattı hepimize. Öğretmenimiz Mehmet Baş Fen Bilgisi dersinde Isı ve Sıcaklık kavramlarını anlatmıştı. Aralarındaki ilişkiyi görelim diye de yanmakta olan bir bunzen bekinin üzerine demir bir çubuk yerleştirmişti. Yeterince ısı enerjisi alan demir çubuk bilinen bir sıcaklığa eriştiğinde önce kırmızı sonra da turuncu ve sarı renkler ortaya çıkmıştı. Şimdi de atmosferde, İvriz semalarında, aynı olay gerçekleşiyordu. Kırmızı, turuncu ve sarı renkleriyle bir masal ortamı sunmuştu ufuk çizgisinde kaybolan güneş.

Diğer renklere göre düşük enerjili olan kırmızı, turuncu ve sarı renklerin atmosferde dağılmadan çok uzaklara gidebilme özellikleri vardı. Bulutlardan yansıyan bu renkler gözümüze ulaşarak muhteşem günbatımını oluşturuyorlardı. Günbatımı renkleriyle Fen Bilgisi dersinde öğrendiklerimiz taçlanmıştı. Bu arada kız arkadaşlarımıza da takılma fırsatımız doğmuş, kendilerini günbatımı renklerine bezemiştik.

Köy Enstitülerinde ve devamı olan İlköğretmen okullarında karma eğitim yapılmaktaydı. Karma dediğime bakmayın, adı karmaydı. Öyleydi çünkü 1958 yılında İvriz’de üç kız öğrenci vardı. Bizim sınıfımızdaki kızlardan Sema Milli Güvenlik öğretmenimizin, Gülşen ise okulumuzda görevlilerden birinin kızıydı. İkinci sınıftaki Feride ise okulumuzun direklerinden biri olan Salih Ziya Büyükaksoy’un kızıydı. Her üçü de gündüzlü olup, son dersten sonra evlerine gidiyorlardı. Ancak derslerden birinden yardıma ihtiyaçları olduklarında akşam yemeği öncesi etütlerden birine katılarak bizlerden yardım alıyorlardı.

Türkiye’de yatılı düzeyde karma eğitim, ilk kez Köy Enstitülerinde uygulanabilmişti. Ne var ki, 1935 sayımına göre 40.000 köyün 35.000’inde ilkokul yoktu, var olanların ise çoğu üç sınıflıydı. Bu nedenle de kız öğrencilerden vazgeçtim, erkek öğrenci bile bulmakta zorlanıyordu Köy Enstitüleri. Okulumuzda bulunan kızlarımızı kollayıp korumalıydık ki başka kız öğrenciler gelsin. Bu konuda yönetimce de uyarılmıştık zaten. Düşünüyorum da 600 kız öğrencinin bulunduğu bir okulda üç erkek öğrenci olsaydık halimiz nice olurdu?…Öğretmenlerimizle birlikte bizler de kız arkadaşlarımızın incitilmemesi ve olumsuz bir takım sonuçların doğmaması için azami itina gösterdik. Ağabey kardeş ilişkileri oluşturduk. Dönemimizde öğrenci olan Feride Büyükaksoy buna tanıktır.

485 total views, 1 views today

Share Button