Göç ve İvriz İlköğretmen Okulu Anılarım 19

21 Mart 1960 Pazartesi, İvriz İlköğretmen Okulu…

Bu gün Nevruz… Baharın ve yılın ilk günü… Dünkü Tarih dersinde öğretmenimiz Hüseyin Seçmen baharın bu ilk günü için ‘’İran kaynaklı bir inanışa göre Nevruz, Tanrı’nın Evreni ve İnsanı yarattığı gün olup, İnsanlık tarihi boyunca özel ve dinsel anlamların yüklendiği bir gün olarak biliniyor.’’ Demişti.  Öyleydi çünkü oldukça zor geçmiş kışların ardından gelen bahar, Toprak Ananın uyanmasını sağlamaktaydı.

Toprak Ananın sağlıklı uyanması ise bitkilerin ve tahılların yeşillenmesi, çiçeklerin açması ve meyveye durması, sığırların, koyunların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. Bir başka deyişle İnsanoğlunun yaşam koşullarının sağlanması demekti. Nevruz kutlamaları İşte böyle bir dönemde başlamıştı.

İvriz İlköğretmen Okulu da idareci ve öğretmenleriyle, öğrencileri ve hizmetlileriyle baharın gelişini kutlayacaktık bu gün… Yemekhane nöbetçileri ve hizmetlileri tarafından kumanyalarımız hazırlanmış ve sabah kahvaltısından sonra İvriz Kaya Anıtı’na doğru yola çıkılmıştı. Koyun Çayırı olarak bilinen mesire yerine gidilecekti. Henüz İvriz barajı yapılmamıştı. Coşkulu bir şölen havasında yürümekteyken Hüseyin Seçmen öğretmenimizin tarih dersinde verdiği bilgileri anımsamaya çalışıyorduk.

21 Mart Kuzey Yarımküre ‘de İlkbahar Ekinoksu olarak biliniyordu. Gündüz ile gece eşitleniyordu. Bu nedenle Gün eşitliği olarak da bilinen Ekinoks, Güneş ışınlarının Ekvator’a dik vurması sonucunda aydınlanma çemberinin kutuplardan geçtiği andı. İlkbaharın habercisi ve sıcakların artmasıydı. Kuzey yarımküredeki yaşamın can suyuydu Nevruz…

Tabiatla iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “Ana” olarak kabul eden Türklerin düşünce sisteminde “baharın gelişi” önemli bir yere sahipti. Nevruz, yani “Yeni Gün“, insan ruhunun da tabiatın uyanışıyla birlikte uyandığı bir gündü. Türk dünyasının yer aldığı engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından bayram olarak kutlanması yaygındı.

Nevruz geleneğinin, Buzul Çağı’nın bitmesinden hemen önceki günlere, yani 15.000 yıl öncesine kadar uzandığını söylemişti tarih öğretmenimiz. İnsan topluluklarını toplayıcı ve avcılıktan yerleşik yaşama geçişini temsil ediyordu. İnsanlık Tarım Devrimi’ne adım atıyordu. Tarım Devrimi’ne adım atıldığı çağlarda mevsimler ve tabiat döngüsü yaşamsal bir önem arz ediyordu. Yaşamla ilgili her şey dört mevsimle çok yakından ilgiliydi.

Dünyanın mevsimsel döngüsü nedeniyle Nevruz, Dünya kültürünün ortak özelliğiydi. Öyleydi çünkü mevsimsel döngüler Toprak Ana için yaşamsal önemdeydi. Uzun sürecek bir kuraklık ya da buzul devri toprak ananın ölümüne neden oluyordu. Nevruz demek, yaşam demekti…

Toros Dağları’nın kuzey eteklerinden çıkan Delimahmutlu ve İvriz çayları arasında yer alan Koyun Çayırı yeraltı sularının bolluğu ile bilinirdi. Çayların kenarlarının yanı sıra Koyun çayırı bölgesinde de söğüt, kavak, çeşitli doğal bitkilerle birlikte çevresinde meyve bahçeleri de bulunmaktaydı. Özellikle beyaz kirazı ile ün yapan bu bahçelerde Napolyon kirazı, vişne ve elma olmak üzere çeşitli meyve ağaçları bulunmaktaydı. Ortamda baharın gelmekte olduğunu müjdeleyen bir yeşillik vardı. Boşuna Yeşil Ereğli adını almamıştı Konya Ereğlisi.

İvriz İlköğretmen Okulu Ailesi olarak, merkezde idareci ve öğretmenler olmak üzere, Koyun Çayırı’nda bir daire oluşturacak şekilde yerleşmiştik. Ayrıca merkezde ateş yakacak şekilde bir alan da bırakılmıştı. Merkezde büyük bir ateş yakılmalı ve üzerinden atlamalıydık. Atlamalıydık çünkü Atalarımızın 400 yıl süreyle hapsolduğu “Ergenekon” adlı bölgeden demirden bir dağı ateşle eriterek 21 Mart’ta çıkmayı başarmışlardı. Ateşin üzerinden atlamak kurtuluşu anlatmaktaydı.  O günden sonra da Türk Bey’leri, her yılın 21 Mart günü ateş yakıp demir döverek kutlamışlardı. Bu kutlamalar, sonradan tüm Türki illerde Milli Bayram havasında yaşatılarak günümüze kadar ulaştırılmıştı. Halen de tüm Türk Ülkelerinde coşkulu bir havada kutlanılmaktaydı. Öyle ki, birçok Türki ülkelerde 21 Mart tatil kabul edilmekteydi.

Özbekistan’dan Türkmenistan’a, Kırgızistan’dan Tataristan’a; Kazakistan’dan Türkiye’ye ve Azerbaycan’a kadar Türklerin olduğu tüm topraklarda kutlanan ve tarihte bilinen en eski bayramdı Nevruz. Türklerin, hapsoldukları Ergenekon’dan, dağları eriterek çıktığı günün bayramıydı. Nevruz bayramının Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi ‘ne dayandığına inanılmakta,  Zerdüştlük ve Bahailer için de kutsal bir gün ve tatil olarak kutlanmaktaydı. Neredeyse bütün toplumlarda birliğin ve dayanışmanın sembolü olarak görülüyordu. Bazı topluluklar ise kendilerini ayrıcalıklı olarak görüp, Nevruz bayramını yalnız kendilerine saklamak istiyorlardı.

3000 yıldan beri kutlanmakta olan Pers kökenli İnsanlığın bu ortak kültürü 2010 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Dünya Nevruz Bayramı ilan edilecekti. Edildi de…28 Eylül – 2 Ekim 2009 tarihleri arasında Abu Dabi’de hükumetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi ‘ne dâhil edecekti.  Öyle de olmuş, 2010 yılından başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmişti.

Koyun Çayırı’ndaki yerleşim düzenimizin merkezine istenilen büyüklükte bir ateş oluşturacak odunlar yığıldıktan sonra sıra okul bandosu ve milli oyun ekiplerinin gösterisine gelmişti. Mehmet Karaman’ın yönetiminde milli oyun ekibi yerini aldıktan sonra, önceden yerini almış bando ekibindeki davulcu Rahmi Ayazın tokmağı ile davuluna vurmasıyla birlikte, Pamukçu Bengisiyle, şenlik başlamıştı.


Balıkesir yöresinde ünlü olan oyunlardan biriydi Pamukçu Bengisi. Daire biçiminde, soldan sağa, saat ibrelerinin tersi yönünde hareket ederek oynanıyordu. Kelime anlamı  “sonu olmayan, ebedi” olan oyun Pamukçu Köyü ile özdeşleşmişti. Oyunun kaynağında, Ergenekon’dan çıkan atalarımızın anısına,  cengâverlik unsuru bulunmaktaydı. Benginin kendine has bir çıkış havası vardı. Bengi 8-10-12-15 kişi ile oynandığı gibi, daha fazla kişilerle de oynanıyordu. 30 İvriz linin oynadığı Bengi’de beş figür vardı. Figür aralarındaki hareketler ise oyunun anlamını belirliyordu.

Atatürk, 1933 yılı Ocak ayının 15’inde uzun süren bir yurt gezisine çıkmıştı. Cumhuriyet, onuncu yaşına giriyordu. Memleketin dört bucağında aklın alamayacağı hızla bir kalkınma, bir silkinme ve yeniden diriliş olmuştu. Bunu yalnız Türk Milleti değil, bütün dünya biliyor, görüyordu. Atatürk, yapılan işleri bir kere daha görmek üzere sırasıyla Eskişehir, Bursa, Gemlik, Bandırma ve Balıkesir’ e geçmişti.  Oldukça soğuk bir kış günü olan 22 Ocak 1933 akşamı Lise ve Öğretmen Okulu’na gitmişti. Derslere girdi. Öğretmen ve öğrencilerle konuşmuştu. Gece, hazırlanan temsilde Pamukçu köyü zeybekleri millî oyunları (bengi) oynamış,  bu oyunlara Atatürk de katılmıştı. 

 1935 yılı Ağustos’unda Atatürk’ün huzurunda İstanbul’da “Beylerbeyi Sarayı Balkanlılar Festivali” yapılmıştı. Bu festival Türkiye’de düzenlenen ilk milletlerarası halk oyunları festivaliydi. Festivale yurdun dört bir yanından gelen halk oyunları ekipleriyle Balkan ülkelerinden gelen ekipler katılmıştı. Balıkesir Pamukçu Bengi oyunu Atatürk’ün özel isteği ile Festivale katılmıştı. Balkan Festivali dolayısıyla Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenen baloda Balıkesir Pamukçu Bengisi oynanmıştı.

Koyun çayırında Davulcu Rahmi Ayazın tokmağı ile davuluna vurmasıyla birlikte başlayan Pamukçu Bengisi’nden sonra  Arpazlı ve Dağlı zeybekleri başlatılmıştı. Havalanan beyaz gömlekli, lacivert asker kumaşı pantolonlu kızlı-erkekli İvrizli arkadaşlarımız bizleri de kendi ritmine ve sesine ortak etmişti. Ezgilerin sesi ve zeybeklerin ritmiyle bütünleşmiş  ‘’İvriiiz, İvriiiz’’…Diye bağırmıştık. Milli oyunlardan sonra meydandaki odunlar ateşe verilmiş ve büyük bir coşku ile üzerinden atlanmıştı. Arkasından yenilen kumanyalarımızdan sonra sınıflar kendine özel oyunlarıyla şenlik havasını sürdürmüşlerdi.

1960 yılının İvriz Koyun çayırındaki Nevruz kutlaması unutulmazlarım arasına girmişti…

781 total views, 1 views today

Share Button