Göç ve İvriz İlköğretmen Okulu Anılarım 20

4 Haziran 1960 Cumartesi, Tarsus Karabucak Ormanı…

Yıllar sonra yine Çukurova’daydım. Bu kez Kilikya olarak bilinen Çukurova’nın Tarsus bölgesindeydim. Daha doğrusu 1960 yılı Haziran ayında Tarsus Karabucak Okaliptüs Ormanı ile başlayan ve 1987 yılına kadar sürecek bir Tarsus sevdam ortaya çıkacaktı. Nasıl olmuştu da yine Çukurova’ya yolumuz düşmüştü?

İvriz İlköğretmen Okulu’nda 1959-1960 Eğitim ve Öğretim yılını tamamlamıştık. 27 Mayıs 1960 Cuma günü karnelerimiz dağıtılmış, yaz tatiline girmiştik. Bu eğitim ve Öğretim yılı sonunda da notlarım 10 üzerinden 10’du. Takdirname de almıştım. Böylece İvriz’de iki yılım geçmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre gibi geliyordu ama ne badireler atlatmıştık bu iki yılda. Okulda her şey iyiydi. Muhteşem olduğunu düşünüyordum. İyi olmayan yaz tatilleriydi.

Tatile girmek ve okuldan ayrılmak istemiyordum. İstemiyordum çünkü tatillerde nerede ve hangi koşullarda olacağımızı bilemiyordum. Bu kez de öyle olmuştu. Olmuştu çünkü Misli Köyünde bize verilen araziler, beş yıl süreyle işleyemediğimiz için, tekrar hazineye intikal etmişti. Köyde kalmamızı gerektirecek hiçbir neden kalmamıştı. Kardeşim Mustafa’nın Konya Koleji kaydından sonra annem köyde yalnız kalmıştı. Bir süre sonra da babam gelip, annemle var olan eşyalarımızı alarak Mersin’e taşımıştı.  Bu kez Misli Köyü yerine Mersin’e gidecektim.

Geçen yıl yaz tatilinde, Misli ’de, Burçak tarlalarında burçak yolmuştuk annem ve kardeşimle. Bazen ücretli bazen de imece usulüyle çalışmıştık. Genelde iş olmazdı köyde. Bol bol okuma ve kardeşimin sınav hazırlıklarıyla ilgilenmiştim. Bu yaz tatilinde Mersin’de ne yapacağım konusunda kararsızdım. 16 yaşına girmiştim. İlkokul döneminde olduğu gibi simit satabilir miydim? Halka tatlısı yapıp, satabilir miydim? Ya da ayakkabı boyacılığı yapabilir miydim? Bilemiyordum… Her şey Mersin’e ulaştıktan sonra belli olacaktı.

28 Mayıs Cumartesi günü Ereğli’den bindiğim trenle, Ulukışla ve Yenice istasyonlarında aktarma yaptıktan sonra, akşamüzeri Mersin Göçmen barakalarına ulaşmıştım. Kardeşim Mustafa henüz gelmemişti. Annem barakada, babam işteydi. Annemin elini öpüp, bavulumu yerleştirdikten sonra anneanneme gitmiştim. Yan taraftaki barakadaydı. Hüseyin dayım vefat etmişti. Birlikte gözyaşı dökmüştük. Kerim, Yusuf ve Mustafa dayım iştelermiş. Kerim dayım barakanın çevresini çevirmiş, çevirdiği avluda ağaçlandırma yaptığı gibi bir çardak bile yapmıştı. Biraz daha dikkatli bakınca kümesinin ve tavuklarının da olduğunu görmüştüm.

Anneannemden eve döndüğümde babam da gelmişti. Ellerini öpmüştüm. Hal hatır sormuştu. Ben de her şeyin çok iyi olduğunu söyledikten sonra iş durumunu sormuştum.   Ataş Rafinerisi’ndeki sürekli işin sona erdiğini, tekrar günlük işçi döneminin başladığını söyledikten sonra Tarsus Karabucak Okaliptüs Ormanı bünyesinde mevsimlik işçi alacaklarını söylemişti. Üstelik kardeşimle ben de fidanlıkta çalışabilecektik. Simit ve halka tatlı satma derdindan kurtulmuştuk. Sevindiğimi anımsıyorum. Kardeşim Mustafa da Konya’dan geldikten sonra Tarsus Karabucak yolu görünecekti demek ki.

2 Haziran 1960 Perşembe günü Konya’dan Mustafa gelmiş, babam da Tarsus Karabucak’a giderek başımızı sokacak bir yer ayarlamaya çalışmıştı. Ayarlamıştı da…Kızı fidanlık muhasebesinde çalışan Şerife Teyze ile eşi Halil Amca Mersin Göçmen barakalarından oraya gitmişler geçen yıl. Yardımcı olmuşlar karı koca babama, üstelik konaklama yeri de bulabileceklerini söylemişler. Cuma günü eşyalarımız toplanmıştı.  Eşyalarımızı yüklediğimiz bir kamyonetle Tarsus’a hareket etmiştik. Tarsus’a girmeden, Berdan Nehri’nin kollarından birine paralel olan Karabucak yoluna girmiştik. Yolun iki tarafındaki okaliptüs ağaçlarının oluşturduğu üstü kapalı bir koridorda ilerleyerek,  işletme şefliğine gelmeden önce, kanal kıyısında baraka tipindeki bir yapının yanında eşyalarımızı indirmiştik.

Karabucak girişinden geriye dönüp bakıldığında Toros Dağları yaşamı devam ettiren muhteşem bir anıt gibiydi. İlkbaharda karların erimesiyle birlikte bütün sularını Seyhan, Ceyhan ve Berdan Nehirleriyle Akdeniz’e gönderiyordu… Akdeniz’e dökülen bu nehir suları kimi zaman coşkulu bir biçimde akarken, kimi zaman da sel olup taşmaktaydı yataklarından. Binlerce yıl bu taşkınların sıkıntısını çekmişti tarihteki Kilikyalılar ve şimdiki Çukurovalılar. Berdan Nehri ise önce yolu üzerindeki Regma Gölüyle Tarsus’u bir liman şehri yapmış, sonrasında da taşıdığı alüvyonlarla bir bataklığa dönüştürmüştü. Karabucak Okaliptüs ormanı Regma Gölü bataklığı üzerine kurulmuştu.

Berdan Nehri

Yaklaşık 9000 yıllık bir geçmişi olan Tarsus, tarihi konumu ve coğrafyası ile Antik Kilikya’nın stratejik bölgesinde bulunmaktaydı. Tarsus ve çevresinde yaşayan antik çağ insanları Regma Gölü’nü doğal bir liman gibi kullanarak, antik çağ uygarlığının tüm nimetlerinden yararlanmıştı. Ticari ve askeri yönden stratejik öneme sahip Regma Gölü sayesinde Tarsus “En büyük, en güzel, en ileri” vasıflarla tüm Akdeniz kentlerinde anılmaya başlanmıştı.

Toroslarda ki sedir ağaçları, günümüzde Berdan olarak bilinen Kydnos Nehri yatağından akıtılarak Regma kıyılarına indirilir ve Regma kıyılarındaki tersanelerde askeri ve ticari gemiler yapılırdı. Gölün Akdeniz’e kanallarla bağlı olması sayesinde Akdeniz’in şiddetli dalgaları Regma ’ya giremiyor ve tersanelere zarar veremiyordu. Bu nedenle Regma kıyılarında tersanecilik antik çağlarda en üst seviyeye çıkmıştı.

Tarih boyunca Tarsus’un ortasından akan Kydnos/Berdan Nehri taşkınlarla kente zarar vermekteydi. M.S. 6. yüzyılda meydana gelen çok büyük bir taşkın nedeniyle, Bizans İmparatoru Justiniaus’un talimatıyla, nehrin yatağı değiştirilerek kentin doğusuna alınmıştı. Kent içinden geçen ve Regma Gölünü besleyen Kydnos ’un yatağına ise yeterli su verilmemişti. Gölü besleyen ana su kaynağının kesilmesi ile göl zaman içinde bataklığa dönüşmüştü. Çevresindeki sazlık ve düzensiz su göletlerinin alüvyonlarla dolduğu bu alanlara Tarsuslular Karabucak ve Aynaz Bataklığı isimlerini vermişti.

Karabucak Ormanı (Hava fotoğrafı alıntı)

M.S. 6. yüzyılda taşkınlardan korunmak amacıyla, doğaya yapılan müdahale, acı sonuçlarını 19. yüzyılda göstermişti. 1825, 1865 ve 1895 yıllarında Kydnos/Berdan’ın şehir içinde kalan eski yatağının kirliliği ve Regma bataklığı nedeniyle Tarsus ve çevresinde sıtma ve kolera salgını olmuş ve bu salgınlarda binlerce kişi hayatını kaybetmişti.

Bu kez insanoğlu doğaya verdiği zararı telafi etmek için Regma bataklığını, ormana dönüştürerek, kurutma yolunu seçmişti. Ormanın neredeyse tamamını oluşturan Okaliptüs cinsi de 1885 yılında ilk kez Türkiye’ye girmişti. Bataklıkta yüzlerce kanal oluşturulmuştu fazla suyu tahliye etmek için.  Ayrıca diğer ağaç türlerine göre daha çok su tüketen Okaliptüsler aracılığıyla bataklık kurutulma yoluna gidilmiş, Karabucak Güresin Ormanı ortaya çıkmıştı.

Akıncı Ailesi olarak bataklık sonrası ortaya çıkan bu ormanın kanallarından birinin çevresindeki bir barakanın yanına eşyalarımızı indirmiştik.   Barakada Şerife teyze adında bir anne ile fidanlık muhasebesinde çalışan kızı Zeynep yaşamaktaymış. Ailenin babasının adıyla ilgili olarak anılarımda hiçbir şey bulamadım. Şerife teyze bize konaklama yeri olarak barakanın yanında oldukça büyük bir tavuk kümesini göstermişlerdi. Kardeşimle ben büyük bir hayal kırıklığına uğramıştık. Hayal kırıklığımızın farkına varan babam bir süre bizi izledikten sonra ‘’Hadi bakalım çocuklar, burasını yaşanacak hale getirelim.’’ Demişti.

Babam oldukça becerikli ve tevekkül sahibi biriydi. Ben de İvriz’de pek çok el becerisi edinmiştim. Yaklaşık 20 metrekare büyüklüğündeki üstü kapalı tavuk kümesini başımızı sokacak hale getirebilirdik, getirmeliydik diye düşünmüştüm. Önce içindekileri temizledik. Komşularımız bir teneke sönmüş kireç getirmişlerdi duvarları mikroplardan arındırmak için. Kireç kullanılmış ve kümesin içi bembeyaz olmuştu.

Zaten pek fazla olmayan eşyalarımızdan, öncelikle yatak ve yorganlarımız yerleştirilmişti. Havalar da oldukça güzeldi, eşyaların bir bölümü dışarıda kalabilirdi. Öyle de olmuştu. Adlarını anımsayamadığımız komşularımız bize akşam yemeği niyetine birşeyler de hazırlamışlardı.

Tavuk kümesinden de olsa orman içinde ve bir kanal kenarında başımızı sokacak bir yer edinmiştik. Gecenin bir saatinde yataklarımıza girdiğimizde ‘’Bakalım yarın nelerle karşılaşacağız.’’ Demiş ve derin bir uykuya dalmıştım.

607 total views, 1 views today

Share Button