Göç ve İvriz İlköğretmen Okulu Anılarım Bölüm 11

Alaca karanlıkta gözlerimi açtığımda hava çok soğuktu ve sanki rüzgar esiyordu yatakhanede. Saat 05.00 olmalıydı…Etrafa bakındım. Yatakhanemizin camları buz tutmuş, dışarısı görünmüyordu. Görünmüyordu ama pencere aralıklarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan rüzgâr doluyordu yatakhanemize. Kış bütün şiddetiyle gelmişti İvriz’e. Ne kadar soğuk ve ne kadar yakıcıydı. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte… Sanki İvriz’le birlikte Dünya buz tutmuştu.  Gerçi Bulgaristan Karagözler Köyü ile Niğde Misli Köyünde de kar yakar, bazen bir metreyi aşardı ama böyle kar fırtınaları olmazdı. Böylesine alışık değildim. Beyaz çarşafların sardığı battaniyeye sıkıca sarılayım, biraz daha uyuyayım dedim ama bir hafta süreyle, en iyi arkadaşım Emin’le sınıf nöbetçisiydik. Kalkmalıydım, kalkmalıydık.

Bütün Köy Enstitülerinde olduğu gibi İvriz’de de kalorifer sistemi yoktu. Isınma aracı olarak sobalar vardı. Sobalar da sadece okul idaresiyle sınıflarda bulunurdu. Yatakhaneler ve yemekhanede soba da yoktu. Diğer taraftan İvriz’deki işleyişin yüzde sekseni öğrenciler tarafından gerçekleştirilirdi. Diğer birimlerde olduğu gibi, sınıflardaki ve idaredeki sobaların yakılması nöbetçi öğrencilerin görevlerindendi. Sınıf nöbetçileri haftanın son günü, akşamüzeri, bir önceki nöbetçilerden görevi devralır ve odun kömür deposuna giderlerdi. Emin’le ben de dün akşam depoya gitmiş, odun ve kömürün yanı sıra sobayı tutuşturmak için çıra da almıştık. Haftanın ilk günü etüt başlamadan önce sınıfımıza gidip, sobayı yakmalıydık.

İstemeyerek çıktığımız yataklarımızdan alel acele giyindik. Öncelikle yataklarımızı düzelttik, düzeltmek zorundaydık. İki yatakhane arasındaki tuvaletlerde ihtiyaçlarımızı giderdik, neredeyse donmuş olan musluklardan damlayarak akan sularla elimizi yıkayıp, sınıfımıza gitmek üzere dışarı çıktık. 

Gece göğünün altında her yer bembeyaz uzanıyordu İvriz yerleşkesinde. Kara kışla birlikte karın hükümranlığı başlamıştı İvriz’de. “Beyaz ipek gibi yağdı kar/ bir kız kardan hafif yüreğiyle/ geçip gitti güvercinleri anımsatarak,” der Ataol Behramoğlu. Kimine göre bir kuşkanadı gibi hafiftir kar, kimine göreyse yüreğe oturmuş bir demir yük kadar ağır. Beyaz,  kalın ve sıkıntılı… Maharet ise onu dinlemekten geçiyordu. Sessizliğiyle konuşuyordu kar. Ona baktıkça, dinledikçe bize ayna olurdu yaşamlarımız konusunda. Suskunluğuyla asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve çoğu zaman da bir arınma sunardı. 

Torosların eteklerindeki İvriz yerleşkesinde bazı kış günleri unutulmazlarım arasına girmişti. Girmişti çünkü Aralık ayının bazı günlerinde ortaya çıkan kar fırtınalarında el ele tutunmadan bir binadan diğerine geçemezdik. Çatıların üzerindeki karların üzerimize düştüğü zamanlar olmuştu. Çatıların uçtuğu zamanlar da olurdu. Bu gün o günlerden biriydi.

Korkunç, kar tipili bir fırtına Torosların dibinden ziraata doğru hücum ediyor ve yatakhanelerin arasından, tozu dumana katarak ve ıslık çalarak gidiyordu. Binaların, yolların, direklerin, uzaklarda görünen her şeyin her tarafı karla örtülüyor ve bu örtü giderek büyüyordu. Bir an fırtına durdu. Emin’le sınıfımıza doğru bir hamle yaptık… Fakat daha sonra karşı konulamaz gibi görünen dalgalar halinde tekrar esmeye başladı. Emin ile ele le tutunarak, bazen de savrularak güç bela sınıfımıza ulaştık. Takvime baktık…

1 Aralık 1958 Pazartesi, İvriz…

Evet Pazartesi…Haftanın ve bizim sınıf nöbetimizin başlangıç günü… Bir hafta süreyle, en sevdiğim arkadaşım Emin’le birlikte, her sabah sınıftaki sobayı yakacaktık arkadaşlarımız gelmeden önce. Gerçi İvriz’e gelmeden evlerimizde soba yakmıştık ama bizim evimize hiçbir zaman kömür sobası girmemişti. Kömür sobası konusunda Emin de benim gibi acemiydi. Fen Bilgisi öğretmenimiz Mehmet Baş, ‘’Yanma Olayı’’ en basit şekilde, havadaki oksijen ve yakıtın kimyasal tepkimesi olarak tanımlanabilir. Demişti. Kömürün yanmasını ise 3 aşamalı olarak anlatmıştı. Sırasıyla kömürün nemini bırakarak kuruması, tutuşması ve yanması aşamasından geçmesi gerekiyordu. Tutuşma aşamasında oksijenin eksik verilmesi nedeniyle eksik yanma meydana gelir ve ortamı karbondioksit gazı doldurur. Demişti.

İyi yanma için en uygun “hava(oksijen)/yakıt” oranının sobada sağlanmış olması gerekmekteydi. Başlangıçta biz bunu sağlayamadığımız için sınıfımız Tilki inine dönmüştü. Sobamızdaki yakıt yeterli oksijeni alamamıştı. Hemen sınıfın pencerelerini açmıştık temiz hava girsin diye. Hava çok soğuk olmasına rağmen biz kan ter içinde kalmıştık sobayı yakma uğraşında. Emin bana seslenerek… ‘’Hey Akıncı sobadaki kömür yeterli oksijeni alamadı, hatırlasana, yanma için gerekli oksijen iki şekilde temin edilmektedir. Demişti Fen Bilgisi öğretmenimiz Mehmet Baş.’’  Hatırladım biraz geç de olsa. Birincil ve önemli olan oksijen ızgara altından kontrollü olarak verilmeliydi. İkincil olarak da tutuşan kömürden çıkan uçucu gazların sürekli bir şekilde yanmasını temin etmek için sobaya üstten hava/oksijen verilmeliydi. Kömürün üzerinde yeterince hava boşluğu bırakılmalıydı.

Emin’in uyarısı üzerine sobaya doldurulan kömürün üzerinde yeterli hava boşluğu bıraktıktan sonra, tutuşma sıcaklığı düşük olan odun ve çırayı koyduk. Soba dışında kibritle yaktığımız bir çıra yeterli kıvama gelince odun ve çıraların üzerine koyduk. Bunlar ateşlenerek, üst katmandan başlayarak, kömürün aşağıya doğru yanmasını sağladı. Yanma için gerekli hava(oksijen) sobanın hem üst deliğinden hem de ızgara altından sağlanmıştı. Sonunda başarmıştık, arkadaşlarımızın gelmesine daha 10 dakika vardı. Bu arada sınıfımız da havalanmış, tam olmasa da duman atılmıştı.

Arkadaşlarımız sabah etüdü için sınıfa geldiklerinde, tam olmasa da, sınıfımız biraz ısınmış ve sıralara oturulacak hale gelmişti. Emin’le birbirimizi tebrik ettik. Sonraki günlerde soba yakma problemimiz olmadı, haftayı başarıyla bitirerek sonraki nöbeti diğer iki arkadaşa devrettik…

8 Aralık 1958 Pazartesi, İvriz…

Ranzaların demirlerine vuran anahtarın madeni sesiyle uyandık. Nöbetçi öğretmen bir taraftan ‘’Kalkın, oyalanmayın, geri geldiğimde kimseyi yatakta görmeyeceğim.’’ Derken, bir taraftan da elindeki anahtarlarla ranza demirlerine vurarak ilerliyordu. Gözlerimi açtığımda hala alaca karanlık ve çok soğuktu. Üstelik geçen hafta sınıf nöbetçisi olarak her sabah daha da erken kalkmak zorunda kalmıştık Emin arkadaşımla. Saat 05,45 olmalıydı. Nöbetçi öğretmen Kemal Çuhalılar’dı ve 15 dakika erken gelmişti. Kemal Bey’den bütün öğrenciler çekinir, korkuyla karışık bir saygı duyarlardı. Geri döndüğünde kimse yatakta yakalanmak istemezdi. Üstelik bu gün Müzik dersimiz de vardı.

Camları buz tutmuş yatakhanemizden dışarısı görünmüyordu ama pencere aralıklarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan rüzgâr doluyordu yatakhanemize. Kış bütün şiddetiyle devam ediyordu İvriz’de. İstemeyerek ve telaşla çıktık yataklarımızdan. Yatakhane ne kadar soğuk ve soğuk hava ne kadar yakıcıydı. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte… Sanki İvriz’le birlikte Dünya buz tutmuştu. Sabahları saat 06.30’da mütalaa (etüt) zili çalmadan sınıflarımızda olmak zorundaydık.

İvriz’de öğrenciler için hayat sabahleyin saat 06’da kalk zilinin çalmasıyla birlikte başlardı. Ardından da nöbetçi öğretmen, bazen öğrenci başkanı ya da disiplin başkanı, genellikle ellerindeki bir anahtar ya da bir madeni para ile demir ranzalara vurarak uyanmayanları uyandırırlardı. Bu gün bize Kemal Çuhalılar düşmüştü. İstemeyerek çıktığımız yataklarımızdan alel acele giyindik. Öncelikle yataklarımızı düzelttik, düzeltmek zorundaydık. İki yatakhane arasındaki tuvaletlerde ihtiyaçlarımızı giderdik, neredeyse donmuş olan musluklardan damlayarak akan sularla elimizi yıkayıp, sınıfımıza gitmek üzere dışarı çıktık. 

Korkunç, kar tipili bir fırtına Torosların dibinden ziraata doğru hücum ediyor ve yatakhanelerin arasından, tozu dumana katarak ve ıslık çalarak gidiyordu. Binaların, yolların, direklerin, uzaklarda görünen her şeyin her tarafı karla örtülüyor ve bu örtü giderek büyüyordu. Paltolarımıza sıkı sıkıya sarılmış ve arkadaşlarımızla el ele tutuşmuş olarak sınıfımıza yollandık. Kar taneleriyle birlikte biz de savruluyorduk. Hatta aramızda sıska olanlardan uçanlar bile olmuştu. Bir an fırtına durdu. Sınıfımıza doğru hep birlikte hamle yaptık… Dalgalar halinde tekrar esmeye başlayan kar tipili rüzgârda kazasız belasız sınıfa ulaştık. Bizden önce kalkan nöbetçi arkadaşlarımız da kömür sobasını rahat tutuşturmuşlar ve sınıfımız ısınmıştı.

Köy Enstitülerinde ve devamı olan İlköğretmen okullarında günlük yaşam bazı bölgesel farklılıklar dışında birbirine çok benzemekteydi. Genel olarak tüm enstitülerde yaşam saat altıda başlamaktaydı. Sabah etütleriyle birlikte, günde zorunlu olarak 3 saat etüdümüz olurdu. Nöbetçi öğretmen ve üst sınıflardaki öğrencilerin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen etütlerde bütün ödevlerimiz bittiği gibi ertesi günkü derslerin ön hazırlığı da yapılmış olurdu. Muhteşem ve mükemmel bir uygulamaydı zorunlu etütler. Öyleydi çünkü yapamadığınız soruları sınıf arkadaşlarınıza sorabildiğiniz gibi nöbetçi öğrenci ve öğretmenden de yardım alırdınız.

Haftanın ilk günü 06,30’da başlayan bu etütte kütüphaneden aldığım Jule Verne’inin ‘’Aya Seyahat’’ adlı kitabını bir kez daha gözden geçirme gereğini duydum.   Geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günleri bütün ödevlerimi bitirmiş ve kalan zamanlarımda biraz müzik, biraz resim, biraz da sporla ilgilendikten sonra Türkçe Öğretmenimiz Şerif İken ’in önerisiyle Bilim-Kurgu kitaplarından birine yönelmiştim. Yönelmiştim çünkü bilime olan ilgimi arttırıyordu.

İvriz’de bizlere öncelikli olarak kazandırılmak istenilen davranış, okuma alışkanlığıydı. Bir bakıma kitap okuma seferberliği başlatılmıştı. Okumanın önemi, benimsenmesi ve alışkanlığa dönüşebilmesi için yoğun çaba gösterilmişti. İvriz Kütüphanesi oldukça zengindi. Kütüphaneyi dolduran kitaplar Hasan Ali Yücel ve İsmail hakkı Tonguç döneminde çevirtilip yayınlanan Dünya klasikleri olmuştu.

İvriz’deki kitap listesi, genelde Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan, Macar, Rus ve İskandinav klasiklerinden oluşmuştu. Okuma işinin verimli ve faydalı bir yoldan yürümesi için okunan kitapların özetleri çıkarttırılıyor, bunlar gözden geçirilerek üzerinde konuşmalar yaptırılıyordu. Ben de Aya seyahat adlı kitabın özetini çıkarmıştım, ilk Türkçe dersinde arkadaşlara sunum yapacaktım.

Sabah mütalaası 07,15’de bitecekti ama arkadaşlarımın bazıları ayaklanmıştı bile. Hepimiz acıkmıştık. Serbest çalışma saati de diyebileceğimiz etüdün sona erdiğini bildiren zil çalar çalmaz sınıftan fırlayıp, koşar adım yemekhaneye gittik. 1958’li yıllarda okullar henüz kalorifer sistemleriyle tanışmamışlardı. Kömür sobasının da bulunmadığı yemekhanemizde fazla yer kapladığı için sandalye yerine tabureler kullanılmıştı. Tam bir kışla havasının olduğu okulumuzdaki sabah kahvaltılarında herkese çeyrek ekmekle bazen yumurta bazen de peynir-zeytin verilirdi. Çaylarımızı karavanadan kepçe ile alır, su bardaklarına koyardık. İkinci bir çeyrek ekmek alma olanağımız olmadığı gibi, ikinci bardak çay alabilmek de mümkün değildi.

Kahvaltıdan sonra bayrak merasimi için tören alanında toplandık. İstiklal marşı ve Andımız okunduktan sonra okul müdürümüz Kamil Açan eğitim ve öğretimin önemi konusunda bir kez daha durduktan sonra, geçen hafta nöbet tutan öğrencilere teşekkür etti. Müdür yardımcıları da yemekhane, yatakhaneler ve sınıflarda temizlik yapan öğrencilere takdirlerini bildirdiler.  Her zaman olduğu gibi bu gün milli oyunlardan bazıları bütün öğrencilerle oynandı. Sabah sporu eğlenceli hale getirilmişti yine. Okul bando takımı tarafından müzikleri çalınan milli oyunlar spor olmaktan çıkmış, tam bir şölen havasına dönmüştü. Ben bando grubundaydım, akordeon çalıyordum. Sonraki yıllarda bando grubu yerine oyun grubu içinde yer almadığıma bir hayli hayıflanmıştım. Milli oyunlardan sonra bir düzen içinde dersliklere gidilirdi.

İvriz’de Birinci Sınıfa başlayan öğrenciler, ellerinin işe yatkın hale getirilmesi ve değişik teknik konularda gerekli beceriler kazanabilmeleri için çeşitli iş alanlarında çalıştırılmaktaydılar. Bu ilk yılımız, işe yatkınlık ve beceri artırım yılı olduğu kadar, bir yetenek araştırması yılı olduğu anlamına da gelmekteydi. Bu arada, biz öğrencilerin ilgi ve yetenekleri sınanmakta, hangi kolda başarılı olacağımız da gözlemlenmekteydi.

İvriz’de bir haftalık çalışma programı şöyle düzenlenmişti. Dondurucu kış aylarının gelmesiyle birlikte, yaz aylarının yoğun inşaat, ziraat çalışmaları yerini kültür derslerine bırakmıştı. Yine de köyden alınan biz öğretmen adaylarına, öğretmenlik mesleği ile birlikte köyde geçecek demircilik, yapıcılık, dülgerlik, kooperatifçilik; kız öğrencilere de çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi, ziraat sanatları, hastaya bakmak gibi işleri de öğretmeye çalışıyorlardı.

Sabah kahvaltısından sonra gerçekleşen şölen havasından sonra, öğleye kadar 45’er dakikalık 4 saat ve öğleden sonra da yine 4 saat olmak üzere günde 8 saat ders yapılırdı. Öğleye kadar olan 4 saatlik dersler Matematik, Fen Bilgisi, Sosyal Bilgiler ve Milli Güvenlik derslerine ayrılmıştı.  Öğleden sonraki derslerimiz ise Müzik, Resim. Tarım, Demircilik, Dülgerlik, Yapıcılık üzerine düzenlenmişti.

Saat 16,00’da dersler biter, saat 18,00’e kadar serbest zamanımız olurdu. Günlük çalışma programının en verimli olanı serbest çalışma saatleriydi. Bu saatlerde her öğrencinin bir işle meşgul olması gerekmekteydi. Müzik salonunda piyano, akordeon ya da mandolin çalışmaları, spor sahasında çeşitli hareketlerde bulunulması, kütüphane ya da sınıf kitaplıklarında okuma faaliyeti, kooperatif, basım ve diğer kurulların işleri hep bu saatte yapılmaktaydı.

Saat 18,00’de bir saatlik yemek öncesi etüt, akşam yemeği ve yemekten sonra tekrar bir saatlik etütle ödevlerimizi bitirmiş ve günümüzü sonlandırmış olurduk. Saat 21,00’de, nöbetçiler hariç, bütün öğrenciler yataklarına girmiş olurlardı. Kurala uyarak 1/A Sınıfı olarak biz de yataklarımıza girmiştik.

857 total views, 1 views today

Share Button