11 Eylül 1961 Pazartesi, Haydarpaşa…

Köyden kente göçün sembolü haline gelen Haydarpaşa Garı, otobanların hayatımıza henüz girmediği 1950-1960’lı yıllarda gurbetçilerin Anadolu’dan İstanbul’a varış noktasıydı. Sıralanmış peronlar onlarca yıldır coşkulu kavuşmalara sahne olduğu gibi, sessiz ayrılıklara ve hayallerin yıkılmasına da tanıklık etmişti. Benim için coşkulu bir kavuşma sağlamıştı Haydarpaşa Garı.

Konya Ereğlisi’nden bindiğimiz trenle yaklaşık 10 saatlik bir yolculuktan sonra Haydarpaşa Garı’na girmiştik.  Üç imparatorluğa başkentlik yapmış bu tarihi ve  gizemli kentle tekrar buluşmuştum 10 yıl sonra. İlk kez 1951 yılında, Bulgaristan göçü sırasında, Edirne’den Maraş Elbistan köylerine giderken tanışmıştım Haydarpaşa Garı ile.

Kara trenden elimdeki tahta bavulla inip Haydarpaşa Garı’nın  tavanlarındaki sanat eserlerini hayranlıkla gözden geçirmiş ve  dışarı çıkmıştım. Merdivenlerin üstünden Marmara Denizi ve Tarihi Yarımada’ya bakmıştım. Çapa Öğretmen Okulu Tarihi Yarımada’da, Çapa semtindeydi. Topkapı surlarına yakın olduğunu öğrenmiştim.

Marmara Denizi ve Tarihi Yarımada’yı bir süre hayranlıkla izlemiş, devasa boyutlardaki anıtsal Haydarpaşa Garı’nı bütünüyle görebilmek için Marmara Denizi kıyısına inip, geri dönmüştüm. Benim gibi yolculuk etmiş çoğu insanın, İstanbul’un o muhteşem manzarası ile ilk tanıştığı yer olan gar binasının aslında klasik bir Alman mimari örneği olduğunu öğrenecektim sonraki günlerde.

Haydarpaşa Gar’ına kuşbakışı bakıldığında, bir bacağı uzun, diğer bacağı kısa bir “U” harfi şeklinde olduğu görülür.  Demişti sonraki günlerde Çapa İlköğretmen Okulu’ndaki tarih öğretmenimiz.

Haydarpaşa Garı’nın içinde, kısa ve uzun bacakların arasında, geniş ve yüksek tavanlı odalar yer alıyordu. Zamanında bu odaların tavanları da ayrı bir sanat eseriymiş. Her bir odanın tavanında el işi göz nuru nakışlar varmış. Ama daha sonra üzerleri sıvanmış ve bugün bu kalem işi nakışları gardaki odalardan sadece birinde görmek mümkünmüş. Odanın tavanının dört köşesine, TCDD’nin amblemi olan kanatlı tren tekerlekleri orijinal hâli ile resmedilmiş. Bugün bile renkleri hâlâ canlı ve göz alıcıdır demişti tarih öğretmenimiz.

Haydarpaşa Garı 1906 yılında, İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak düşünülmüş ve yapımına başlanmıştı. İki Alman mimar ve 1 500 İtalyan taş ustasının iki yıllık çalışması sonucu, 1908 yılında tamamlanan ve aynı yıl 19 Mayıs’ta hizmete açılan binada Hereke’den getirilen açık pembe renkli granit taşlar kullanılmıştı. 

Padişah III. Selim, kendi adını taşıyan Selimiye Kışlası’nın yapımında çok emeği geçen Haydar Paşa’ya jest olarak, bu binanın bulunduğu semte ve civarına Haydarpaşa denmesine karar vermişti. 

Zemin kat ve asma katlarda Lefke-Osmaneli taşından cephe kaplaması kullanılmış. Bu kaplama yeni yapıldığında açık sarı renkteymiş. Binanın Selimiye tarafına bakan yanının bazı kısımları taş kaplama, bazı kısımları da sıvalı. Saçak kornişiyle, ikinci ve üçüncü kat kornişleri içinde kalan kısımda ahşap dikdörtgen pencereler bulunduğunu öğrenmiştim sonraki yıllarda. Pencereler arasında dikdörtgen süs kolonları yer alıyordu. Ayrıca dış cephe çeşitli geometrik desenler ve çiçek desenleriyle süslenmişti. Binanın denize bakan tarafında ise binanın her iki ucuna denk gelen yerlerde dairesel kuleler var ve bu kuleler tabandan çatıya doğru daralıyordu.

Çok sağlam inşa edilmiş olan gar binasının şiddetli bir depremde bile zarar görme ihtimali yok denecek kadar az olduğu söylenmişti. Binanın çatısı ahşap ve klasik Alman mimarisinde çok sık kullanılan bir tarz olan ‘dik çatı’ şeklinde yapılmıştı.

İstanbul’la ikinci kez buluşmamı sağlayan tarihi ve Anıtsal Haydarpaşa Garı’nı içselleştirdikten sonra Haydarpaşa Vapur İskelesi’nde, beni Eminönü’ne götürecek olan şehir hatları vapurlarından birini beklemeye başlamıştım.

Share Button