17 Ocak 1959 Cumartesi, Misli(Konaklı)…

Tanyeri ağarmakta iken, sidik torbam dolmuş olarak uyandım. Tuvalete gitmem gerekiyordu ama dışarıdan da rüzgârın uğultusu geliyordu. Ranzanın demirine tutunarak kalkmak istedim ama demiri bulamadım. Yer yatağındaydım çünkü… Nasıl olmuştu da yer yatağına girmiştim. Bir an için nerede olduğumu anımsayamadım. Arkadaşlarımı aradım ama onlar da yoktu. Kardeşim Mustafa yanımda yatıyordu. Misli Köyündeydim. Evdeydim…

Gözlerimi ovuşturarak yattığım odayı gözden geçirdim. Gözlerim ortama uyum sağlayınca odamızdaki tek pencerenin camının buz tutmuş olduğunu gördüm. Dışarısı görünmediği gibi odamızda yarı karanlıktı. Sırtıma bir hırka geçirdikten sonra el yordamıyla kapıyı buldum, evden dışarı çıktım. Tuvalet evin dışında, yaklaşık 10 metre uzaktaydı.

Dışarıdaki rüzgâr uğultusunun nedeni, kar fırtınasının başlamış olmasıydı. Birden İvriz’deki kar fırtınaların anımsadım, bereket köyde o kadar şiddetli değildi. Bembeyaz bir yorgan gibi avluyu örtmüş olan kara bata çıka tuvalete ulaştım. Tahtadan yapılmış, nöbetçi kulübesi gibi tuvalette de kar fırtınasının izleri kendini göstermişti, aralıklardan giriyordu. Tuvaletimi yaptıktan sonra hızla eve girdim, kendimi tekrar yorganın altında buldum. Biraz daha uyumak istiyordum ama beynim bir önceki güne, karneleri aldığımız Cuma gününe gitti.

İvriz’de öğleden sonra tahta bavulumu hazırladıktan sonra saat 15,00’de Ulukışla yönünde gidecek olan trene yetişmeliydim. Ayağımdaki Beykoz kunduralarıyla,  yaklaşık 12 km uzaklıktaki Ereğli’ye kadar yürümüş, bir saat bekledikten sonra da Ulukışla’da aktarma yapacak olan kara trene binmiştim. Yaklaşık 75 km uzaklıktaki Ulukışla’ya bir buçuk saatte ulaşmış, Adana’dan gelecek olan Toros Ekspresini beklemiştim. Bir saat sonra gelen Toros Ekspresiyle Kayseri’ye doğru hızla yol almaya başlamıştık. Yaklaşık 120 km uzaklıktaki Hüyük İstasyonu’na da iki saatte ulaşmıştı Toros Ekspresi.

Hüyük tren istasyonu ile Misli Köyü arasında yaklaşık 6 km uzaklık vardı. Üstelik benden başka köye gidecek olan da yoktu.  Güneş batmış, üstelik kar yağıyor ve kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Bir, bir buçuk saatte köye ulaşırım diyerek yola düştüm. Köye yaklaştıkça kar kalınlığı ciddi oranda artmıştı. Bata çıka ilerliyordum. Şiddetli rüzgâr yüzüme kamçı gibi vuruyorsa da Beykoz kunduraları ayaklarımın üşümesini engellemişti.  Önemli olan ayakların üşümemesiydi. İlerledikçe üşümek şöyle dursun, zorlu çabalarımdan ötürü terlemeye bile başlamıştım. Bunda İvriz’deki kar ve kar fırtınalarından şerbetli olmamızın etkisi de olmuştu.

Normal şartlarda bir saatte ulaşmam gereken köye iki saatte ulaşmıştım.  Köy karanlıktı, tek tük bazı evlerden ışık sızıyordu. Köyün köpekleri de havlamaya başlamıştı. Bereket köpeklerle aram iyiydi. Evimizin köpeği de beni tanımıştı. Evimizin kapısını çalmıştım kan ter içinde. Karda kışta, hele o saatte, kimseyi beklemedikleri için kapı bir süre açılmadı. Tekrar kuvvetlice çalınca ‘’Kim o bu saatte?’’ Diyen kardeşimin sesini duymuştum. ‘’Ben Abin Mehmet…’’ Deyince kapı açılmıştı. Kardeşim boynuma sarılıp ‘’Hoş geldin Abi’’ demiş, annem de arkadan yetişerek hasretle bana sarılmıştı. Hasret giderdikten sonra annem  ‘’Karnın aç mı yavrum? Biraz çorba vardı, ısıtayım mı?’’ Demişti. Sobaya yakacak olarak birkaç tezek atıldıktan sonra üzerine konulan çorba ısıtılarak açlığım bir nebze de olsa giderilmişti.

Evimiz İvriz’deki yatakhanelerimizi andırıyordu ısıtılma konusunda. Odun ve kömür yoktu. Yakacak olarak saman ve tezek kullanılıyordu. Üstelik yeterli miktarda yakıtımız da yoktu sanıyorum. Çok zorunlu olmadıkça soba yanmazdı. Annemle kardeşim alışmışlardı bu duruma. Ben de İvriz’den alışıktım yatakhane ve yemekhanemizde soğuklarla haşır neşir olmaya. Bir süre sohbet ettikten sonra kendimizi daha korunaklı olan yorganların altında bulmuş ve kısa sürede de uyumuştuk.

Olanlar bir film şeridi gibi beynimde dalgalandıktan sonra, yarıyıl tatili için köye geldiğime inandım ve tekrar uykuya daldım anam beni uyandırıncaya kadar…

Share Button