5 Haziran 1960 Pazar, Tarsus Karabucak…

Anamla babamın fısıldaşmaları ve yanmış kireç kokusuyla uyandım. Gözlerimi araladığımda karşılaştığım bembeyaz duvarlar hastanede olduğum duygusunu uyandırdı. Bir an için nerede olduğumu anımsayamadım. İvriz’de miydim, Misli Köyü’nde miydim, yoksa Mersin’de miydim? Mersin’de olamazdım, barakaların duvarları böyle bembeyaz değildi. İvriz aklıma geldiyse de ranzalardan birinde olmadığım gibi anamla babamın İvriz’de işi neydi? Neredeydim acaba?

Yatakta doğruldum, yanımda kardeşim Mustafa yatıyordu. Tavanıyla birlikte bütün duvarları bembeyaz ve pencereleri olmayan bir odadaydık. Sineklik olarak tanımlayabileceğim tel örgüden yapılmış kapısından giren ışıkla aydınlanmıştı yattığımız yer. Yattığımız odanın normal bir kapısı yoktu yani. Yatakta bir süre oturup, odaya göz gezdirdikten sonra zihnimi toparlamaya çalıştım. Bir anda hatırladım. Dün Mersin’den gelmiş, yaklaşık 12 metrekarelik bir tavuk kümesini sönmüş kireçle badana yaparak yeni evimiz haline getirmiştik.

Kalkıp dışarı çıktım. Okaliptüs ağaçlarının dalları ve yaprakları neredeyse gökyüzünü kaplamıştı. Meltem rüzgarlarıyla salınan yaprakların arasından şifreleme yapar gibi gözüme giren güneş ışığından yüzümü çevirince suyu şırıldayarak akan kanalı gördüm.    Kümesten bozma bir odadan çıkmama rağmen içimde bahar açmıştı. Mersin’deki teneke mahallesindeki gecekondudan sonra burası biraz da cenneti andırıyordu. Bulunduğum durumdan o an için mutluluk duymak gibi bir özelliğim vardı. Sorunlarla başa çıkmamı kolaylaştırıyordu bu özelliğim.

Karabucak Okaliptüs Ormanı Fidanlık bölümündeydik. Dün Mersin’den mevsimlik işçi olama için gelmiştik. Tarsus Karabucak Orman İşletme Müdürlüğü, her yıl olduğu gibi bu yıl da fidanlıktaki ağaçlandırma sahasında çalıştırılmak üzere mevsimlik işçi almaktaydı. Duymuş ve çalışmak için buraya gelmiştik. Ardından da az önce çıktığım tavuk kümesini konutumuz haline getirmiştik. Bulgaristan’dan ayrıldığımız 1951’den beri sürekli yer değiştirdiğimiz için, bazı sabahlar kalktığımda nerede olduğum konusunda çekincelerim oluyordu.

Anam yanmış kireç badanalı kümesten bozma yeni evimizin önündeki hasıra koyduğu siniye kahvaltılık hazırlamıştı. Ortalıkta çay ve çaydanlık yoktu. Ocak olmayınca çay da yoktu tabi. Dere kıyısında elimi yüzümü yıkayıp,  Mustafayı uyandırmaya giderken  yerleşmemize önayak olan Şerife teyze Günaydın diyerek elindeki demlikle yandaki barakadan çıktı. Bize çay demlemişti. Yüzüm aydınlandı, minnet duygularım kabardı. Anamın hazırladığı siniye demliği bıraktıktan sonra ‘’Başka bir ihtiyacınız olursa çekinmeden söyleyin.’’ Deyip yanımızdaki barakaya girdi. Bir süre sonra da oldukça alımlı olan kızı Zeynep evden çıkıp ‘’Günaydın, afiyet olsun’’ Deyip fidanlık işletme şefliğinin yolunu tuttu. Orada çalıştığını söylemişti annesi.

Karabucak Ormanı Güresin ve Turan Emeksiz olarak iki bölüme ayrılmaktaydı. Karabucak bataklığında kurulmuş olan Güresin Ormanı 850 hektar olup okaliptüs ağaçlarıyla kaplı bir ormandı. Bol su isteyen okaliptüs ağaçlarının bir amacı da Tarsus Regma Gölü bataklığını kurutmaktı. 

Akdeniz kıyısındaki 1650 hektarlık alanda kurulan Turan Emeksiz Ağaçlama Sahasının amacı, kıyı şeridinde bir hayli içerilere ilerlemiş kumulları durdurmaktı. Genellikle fıstık çamının kapladığı bu sahada babam sonraki yıllarda 17 yıl süreyle koruma memuru olarak çalışacaktı. Bu nedenle kardeşimle 1987 yılına kadar, bir biçimde yaz tatillerinde, Tarsus Karabucak Okaliptüs Ormanı ve sahildeki ağaçlama sahasında olacaktık yaz tatillerinde.

Mustafa da kalktıktan sonra kahvaltımızı yaptık. Bizi beklemekte olan Halil Amca ‘’Haydi bakalım, elçi başı Tarsuslu Derviş Çavuş’un yanına gidelim. Burada mevsimlik işçi alımı ve çalıştırılmasını çavuşlar düzenler.’’ Dedi. Elçi ve çavuş kavramlarını mevsimlik işçi olarak çalıştığımız pamuk tarlalarından biliyorduk, yabancısı değildik. Haydi hayırlısı diyerek fidan dikim alanına doğru yürümeye başladık…

Share Button