3 Mayıs 1951 Perşembe, Maraş…

Uzunca çalan tren düdüğü ile gözlerimi açtım…

Konuşmalardan, Maraş garına girmekte olduğumuzu anladım. Gelenek ve göreneklerini bilmediğimiz, zorunlu olarak geldiğimiz, gurbetlik duygumuzun ağırlaştığı Maraş’taydık sonunda. Köyümden, anam ve babamdan beni koparan Maraş’ı sevmemiştim çocuk aklımla…

İnsanların doğup büyüdükleri yerler, akrabalar, arkadaşlar ve anılarla kopmaz bağları vardır.  Yerinden, evinden ayrılan kişi kendini gurbette hisseder. Kalbi hasretle dolar. Doğduğu yere, anılarına, topraklarına dönmek ister.  Maraş’a inince aynen bu duyguları yaşadık Karagözlülerle.

Üstüne üstlük ‘’İnce hastalık teşhisiyle’’ anamın ve ona eşlik edecek babamın da Edirne’de kalmış olması katmerleştirmişti içimdeki gurbetlik duygusunu.

*****

Bilinemeyenlenler… Gizemli 0lanlar, gizemli yerler korkutur insanları… hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Maraş dedikleri yere gelirken biz de korktuk.

Maraş yolculuğunda geriye, geçmiş yıllara gitmişti Halil Dedem.

Güngörmüş biriydi… Balkanlar hakkında dinledikleriyle bilgi sahibi olanlardandı. 

Bulgaristan, Türklerin en yoğun yaşadıkları Balkan ülkesiydi. Savaştan, yani 93 Harbinden önce, Tuna vilayeti ile Edirne vilayetinin Filibe ve İslimye sancaklarında yaşayan Türklerin sayısı 1 milyon 500 bin ila 1 milyon 700 bin civarındaydı ve toplam nüfusun yarıya yakınını oluşturuyordu. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşen en büyük felaketlerden birisi, ’93 Harbi’ ydi.  Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu’na toprak ve itibar kaybettirdiği gibi İmparatorluğu da büyük bir göç dalgası ile karşı karşıya bırakmıştı.  

Sonra da arkası gelmiş, Şumnu ve çevresinde yaşayan Balkan Türklerinin göç hareketini başlatmıştı. Biz de onlardan bir gruptuk.

Edirne Karaağaç Garından hareketle, dört gün süreyle bilinmeyene yapılan bir yolculuktan sonra, yaklaşık 1300 km kat yol alarak ulaşmıştık Maraş İline. 

29 Nisan 1951 Pazar günü Edirne Karaağaç Garından başlayan yolculuğumuz süresince, İstanbul Sirkeci Garına ulaşıncaya kadar, kardeşim Şaban sıkça ağlama krizlerine girdi ‘’anamı isteriiiim, anamı’’ Diye. Bereket Cemile teyzemin yanı sıra 4 tane de dayım vardı kardeşimi oyalayabilecek.

Sirkeci tren garından, araba vapurlarının bir benzeri olan ama sadece tren vagonu taşıyan vapurlardan biriyle Haydarpaşa Garı’na geçtik.

Görevlilerden biri Sirkeci ile Haydarpaşa arasında yapılan bu tür seferlerin tarihi epeyce eskilere uzanmaktadır demişti Hüseyin dayıma. Söylediğine göre İstanbul’un iki yakası arasında gerçekleşen ilk tren vapuru seferi 5 Ekim 1926’da gerçekleşmişti.

Hayatımızda ilk kez deniz görmenin heyecanıyla bütün Karagözlüler, hava oldukça soğuk olmasına rağmen, Marmara Denizi’ni seyrederek geçtik Anadolu yakasındaki Haydarpaşa’ya.

Avrupa kıtasından Asya kıtasına geçerken üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık. Vapurumuz Haydarpaşa iskelesine yanaştı ve vagonlar gardaki demiryoluna aktarıldı. Maraş yolculuğu başladı.

Trendeki görevliler yaklaşık 1300 km’lik yolumuz olduğunu söylemişlerdi Halil dedeme.

Halil dedem ve diğer aile reislerinin trendeki görevlilerle yolculuk boyunca yaptıkları konuşmalarından anladığım kadarıyla, 1948 yılında faaliyete geçen Maraş Tren Garına kadar gidilecek ve Maraş İli emrinde ne olacağımıza karar verilecekti.

Trendeki 4 günlük yolculuğumuzda, başta Halil dedem olmak üzere, aile büyüklerimiz tren görevlileriyle haşır neşir olmuştu. Üstelik görevlilerden biri de Maraşlıydı.

Onlar Bulgaristan’ı ve göç hareketine neden olan asimilasyonu sormuşlar, büyüklerimiz de Maraş ve Elbistan köyleri hakkında bilgi edinmek istemişlerdi. Maraşlı olan tren görevlisi oldukça ayrıntılı bilgiler de vermişti.

Kulak misafiri olduğum bilgilerden Maraş, Elbistan ve köylerinin coğrafi koşullarının yaşama pek elverişli olmadığı duygusuna kapılmıştım. Her ne kadar dedem, ninem, teyzem ve dayılarımla birlikte olsak da küçük iki kardeşle anasız babasız nasıl yaparım? Sorusu beynimi burgu gibi delmeye başlamıştı.

Kömürle çalışan buharlı lokomotifimiz astımlı bir hasta gibi soluyarak ve düdüğünü çalarak, bütün heybetiyle girdiği bazı garlarda kömür ve su takviyesi yapmak amacıyla duruyordu. Diğer taraftan, eğimi oldukça büyük yerlerde de adeta nefesi tükeniyordu. Yürümekte zorlanan astımlı hasta gibi oluyordu.

Böyle zamanlarda dayılarımdan bazılarıyla akranlarının vagonlardan inerek trenle yan yana yürüyorlardı hareketsizliklerini gidermek için. Bu nedenle ancak yolculuğumuzun 4. gününde Maraş tren garına giriş yaptık.

Görevlilerce eşyalarımız indirildi, gardaki depolara yerleştirildi. Aileler de korunaklı sayılabilecek bazı çadırlara yerleştirildi. Kişi sayısına göre ailelere kumanya dağıtıldı.

Zorunlu bazı ihtiyaçlarımız giderilip, bir süre dinlendikten sonra muhacir ve doğum kâğıtları toplandı…

İnsanların doğup büyüdükleri yerlerle kopmaz bağları vardır. Yerinden, evinden ayrılan kişi kendini gurbette hisseder. Kalbi hasretle dolar. Doğduğu yere, anılarına, topraklarına dönmek ister.

Maraş’a inince aynen bu duyguları yaşadık. Üstüne üstlük ‘’İnce hastalık teşhisiyle’’ anamın ve ona eşlik edecek babamın da Edirne’de kalmış olması katmerleştirmişti içimdeki gurbetlik duygusunu…

Share Button