1 2 Ağustos 1951 Pazar, Ceyhan Adana…

Çukurova güneşinin kavurucu sıcaklığı ve gözlerimizi delici etkisiyle gözlerimi açtım… Gece sivrisineklerin vızıltısından ve ısırıklarının sonrasındaki kaşıntılardan pek rahat uyuyamamıştım. 

Bir taraftan diğer tarafıma döndüm.  Biraz daha uyumak istiyordum. Uyumak istiyordum ama burnuma tandırda pişmiş bazlama kokusu geldi. Mis gibi bazlama kokusu vardı. 

Yataktan kalkmama yetti de arttı bile…

Pamuk tarlasında ilk günümüzdü. Anamla babam daha gün doğmadan kalkmışlardı. Babam ilk pamuğumuzu toplamak üzere gitmiş, anam kahvaltı hazırlamak için kalmıştı.

Anam, ”Mehmet, Mustafa’yı da kaldır. Biraz sonra kahvaltı için babanız gelir. O gelmeden önce elinizi yüzünüzü yıkayın, tuvalet ihtiyaçlarınızı giderin.” Dedi.

Henüz 5 yaşında olan kardeşimi biraz zor kaldırdım. Uykum var diye söylenerek kalktı. Birlikte dere kenarına giderek  yıkandık, ihtiyaçlarımızı giderdik. 

Güneş bir minare boyu yükselmişti ki babam elleri dolu olarak geldi. Elçi, parasını sonraki ücretlerimizden kesilmek üzere peynir, zeytin ve çay getirmişti bütün ailelere.

Anam pişirdiği bazlamaların yanına peynir de koydu.  ”Bugün bazlamanın yanında peynir yiyelim. Yarın zeytin koyarım.” Dedi.

O yıllarda zeytin ve peynir en ucuz gıda maddeleriydi. ’’zeytin-peynir ekmekle idare ederiz.’’ Cümlesi yoksulluğun dile getirilişiydi.

Kahvaltı sırasında, kardeşimle birlikte sivrisineklerden yakındık biraz. Babam, ”hele biraz sabredin, çaresine bakarız elbet…” Deyince sesimizi kestik. Sessizlik içinde kahvaltı bittikten sonra babam beline dolayacağı çuvalla tekrar pamuk tarlasına daldı.

Babam, çuval yerine, belimize dolayacağımız birer torba hazırlamıştı yaşımıza uygun olarak. Anam ”hadi siz de gidin.” Deyince kardeşimle ben de girdik beyaz altın olarak bilinen pamuk denizine.

*****

Başlangıçta başlarımızı kaldırmadan topladığımız pamukları belimizdeki torbaların içine koyma yarışına girdik diğer çocuklarla. Oyun haline getirmiştik pamuk toplamayı. Birbirimiz ile yarışıyorduk.

Ne var ki güneş yükseldikçe oyun olmaktan çıktı pamuk toplamak…

Nefeslenmek istediğimiz anlarda güneşten korunmamızı sağlayacak gölgelik, gölge  yapacak ağaç yoktu.  Güneş yükseldikçe kavurucu sıcaklar tepemize vuruyordu. Sanki kafatasımızı delip, beynimizin içine işliyordu.

Hiçbir şey yapmadan güneşin altında durmak bile  terlemenize, halsizleşmemize  ve ayakta duramaz hale gelmenize neden oluyordu. Özellikle beş yaşındaki kardeşim Mustafa daha çok etkilenmişti sıcaklardan.

Bütün bu olumsuz koşullara rağmen herkes gücü oranında pamuk toplama işine katılmıştı, katılacaktı. Öyleydi çünkü topladığımız pamuğun ağırlığına göre ücret alacaktık.

Yevmiye olarak adlandırılan günlük ücret yoktu. Günlük ücret tarla sahibinin işine gelmiyordu. Kaytaranlar olabileceği gibi hasta olanlar ve çok sık tuvalete gidenler de olabilirdi.

Sıcakların iyice bastırdığı öğle saatlerinde ara verildi pamuk toplamaya. Derme çatma da olsa, dün akşam kurulan  çadırlarımızın gölgelerine sığındık.  Güneşten kurtulmanın keyfini çıkarırken Analarımız öğle yemeği için bir şeyler hazırlamaya başlamıştı. 

Allah ne verdiyse onlar konacaktı öğle sofrasına. Kardeşimle bana da  dereden su getirme görevi düşmüştü. 

Yemekten sonra, ikindiye kadar dinlenme molasının iyi olacağını söylemişti topladığımız pamukları tartarak alan tarla sahibi görevlisi üniversiteli çocuk… 

Güneşin etkisinin nispeten azaldığı ikindiden sonra tekrar daldık  pamuk denizine. İlk günün hevesiyle var gücümüzle çalışmıştık. Havanın kararmaya başladığı saat 21’e kadar toplanan pamuklar göz doldurmuştu.

Akşam yemeğinden sonra, yataklarımıza uzandığımızda yorulduğumuzun farkına  varmış ve derin bir uykuya dalmıştık…

Share Button