29 Nisan 1951 Pazar sabahı, Edirne…

Birden acı bir çığlık kopmuştu. ‘’Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı.’’ Diye.

Çığlık çığlığa ortalığı birbirine katan iki yaşındaki üç numara olan kardeşim Şaban’dı…

Maraş yolculuğu başlamadan önce ‘’ince hastalık’’ teşhisi konularak revire yatırılmış olan anamı ziyarete gitmiştik. Birkaç ay tedavi görmesi gerektiğini söylemişti doktorlar. Babam da anamla Edirne Muhacir Misafirhanesi hastanesinde kalacaktı.

Ne olur ne olmaz diye anam Şaban’ı kucağına almadığı gibi öpmek de istememişti. Kucağa alınmayan ve öpülmeyen Şaban huysuzlanmış, ayrılma saati geldiğinde anasının yatakta kalmasını kabullenememiş ve basmıştı çığlığı.

İki yaşındaki kardeşim Şaban’ın tepkisi anasız yollara çıkacak olmasınaydı…

Çığlık çığlığa tepinmekte ve ağlamakta olan kardeşimizi Cemile teyzemle anneannem güçlükle yatıştırdılar. Çocuklarla arası oldukça iyi olan Kerim dayım da ilgisini dağıtmakta teyzeme yardımcı oldu.

Bu arada anam ağlamaya başlamış, babam da gözyaşlarını göstermemek için bize arkasını dönmüştü.

Gözlerim yaşarmış, haykırarak ağlamak üzereydim ki kendi kendime ‘’Metin ol Mehmet, babam anamla kalacağına göre aile reisliğini sen üstleneceksin. Ağlamamalısın.’’ Dedim ve gözyaşlarımı sildim.

Bir hafta içinde hayatımız nasıl da değişmişti…

Yaklaşık bir hafta önce Karagözler‘ deki komşularımız ve çocukluk arkadaşlarımızla hüzünlü vedalaşmalardan sonra şimdi de anam ve babamla vedalaşmak zorunda kalıyorduk.

Üstelik Halil dedemlerle hiç bilmediğimiz bir yere, Maraş Elbistan’a gitmek üzere ayrılacaktık Edirne’den.

Halil dedem, dayılarım ve kardeşlerim ve bazı köylülerimizle birlikte Maraş İli Elbistan kazası köylerinden birine yerleştirilmek üzere yola çıkarılacaktık.

Amcamla ailesinin Antalya taraflarında bir yere, halamların da Tokat taraflarında bir yere gönderildiğini öğrenecektim sonraki yıllarda.

Yolculuğumuz bilinmeyen yerlere ve bilinmeyen bir geleceğe doğru başlıyordu…

Share Button