18 Kasım 1951 Pazar, Osmaniye… 

Babamın ”Mehmet, Mustafa…Kalkın artık” sözleriyle gözlerimi araladım. Sabahın erken saatleri olmalıydı…

Sonbaharla birlikte havalar serinlemiş, bir nebze de olsa sivrisinek istilasından kurtulmuştuk. Rahat uyumuştum ki karabasan rüyalarımdan birine yakalanmamıştım.

Doğrulup, çevreme bakındım. Sessiz, hüzünlü ve hummalı bir çalışma vardı son konakladığımız pamuk tarlasında.

Hüzünlüydük, Halil dedemi pamuk tarlalarında toprağa vermiştik…

Sessizdik çünkü pamuk hasadı sona ermişti…

Herkes kendi dünyasına çekilmiş; nerede, nasıl iş bulabilirim, nerede konaklayabilirim. Hesabını yapıyordu…

Hummalı bir çalışma vardı çünkü Elçi, garanti olmamakla birlikte, Osmaniye’de yerfıstığı üretiminde iş bulabileceğimizi söylemiş ve bazı görüşmeler yapmak üzere Osmaniye’ye gitmişti…

Elçi iyi haberle gelebilirse, gitmeye hazır olmalıydık…

*****

Babamın sesli uyarısı üzerine ikimiz de kalktık. Elimizi yüzümüzü yıkayıp, diğer ihtiyaçlarımızı da giderdikten sonra anamın hazırladığı kahvaltı için yer sofrasına diz çöktük…

Kimseden ses çıkmıyordu kahvaltı esnasında. Babam pek konuşmayı sevmezdi yemek yenirken…

Kahvaltı ve yemek bir an önce bitmeli ve pamuk tarlasında yerimizi almalıydık…

Sessizce edilen kahvaltı esnasında beynim beni zamanda geriye, pamuk tarlalarına ilk ayak bastığımız güne götürdü…

1951 yılı Ağustos ayı ortalarında Ceyhan’a 7-8 km uzaklıktaki pamuk tarlasında  ‘’mevsimlik işçi’’ olarak başladığımız yaşam tarzımız, Osmaniye İli’ne doğru, diğer pamuk tarlalarıyla devam etmişti.

Üç aydan fazla bir zaman boyunca bir pamuk tarlasından diğer bir başka pamuk tarlasına geçmiş durmuştuk.

Yağmurlar, ufak çaplı seller, sivrisinekler, Çukurova’nın kavurucu sıcakları, yetersiz beslenme ve hastalıklarla boğuştuğumuz aylar geçmişti.

Geçmişti ama delip geçmişti…

Delip geçmişti çünkü, Elbistan Hasanköy’de kaybettiğimiz iki yaşındaki kardeşim Şaban’dan sonra,  Halil dedemi de pamuk tarlalarında kaybetmiştik.

Hüzünlendim…

Yaşım henüz 7 olmasına rağmen, birdenbire büyümüştüm. Büyümek zorunda kalmıştım.

Biraz daha geriye, 7-8 ay öncesine, Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’ne gittim.

İçiçe iki avlu içinde bir dönümlük arazi üzerine kurulmuş 4 odalı bir evimiz varken düştüğümüz hallere bak dedim kendi kendime.

Başımızı sokacak kapalı bir yerimiz olmadığı gibi, olacağı da şüpheliydi…

*****

Öğleden sonra Elçi bazı üreticilerle anlaşmış olarak geri döndü…

Böylece, yeni bir iş koluyla tanıştırıldık. Yerfıstığı hasadı ve kabuklarından ayrılması…

Yerfıstığı hasadı ve işlenmesi için de mevsimlik işçiler çalışmakta ve yine elçiler devreye girmekteydi.

Elçilik sisteminin iyi tarafı işçilere konaklayabilecekleri yer göstermeleriydi. İşlenme kolaylığı ve verimlilik açısından tarlalara yakın kapalı binalar, hangarlar yapılmıştı. Hangarları ve çevresini barınma yeri olarak seçmemiz sağlandı.

Yerfıstığının çerez olarak kullanılabilmesi için kabuklarından ayrılması gerekiyordu.

Günümüzde bu işlem oldukça gelişmiş ayırma makineleriyle yapılmaktaysa da, 1951’li yıllarda insan emeği ile yapılıyordu. Baş parmakla diğer parmaklar arasında sıkıştırılarak fıstık kabuğundan ayrılıyordu.

Kabuklarından ayrılan yerfıstıklarının ağırlıklarına göre ücret ödenirdi.

Ailemizin kışlık nafakasını çıkarabilmek için çocuklar da kabuklarından ayırma işinde çalışıyordu.

Güçsüz parmaklarımız buna uygun olmadığı için, yerfıstıklarını kabuklarından dişlerimizle ayırıyorduk. Bu tür bir ayırma işleminin yaşlılık dönemlerinde dişsiz kalacağımıza neden olacağını bilemezdik.

Nitekim sonraki yıllarda bütün dişlerimi kaybedecektim…

Share Button