GÖÇ ANILARIM BÖLÜM 2

MARAŞ ELBİSTAN KÖYLERİ

“Bir göç, kaç ölümle ölçülür? Ya da bir ömür, kaç sürgünle yeniden kurulur

24 Nisan 1951’de dondurucu bir Mart sabahı Karagözler Köyü’ne elveda deyip cebimizde ‘Serbest Göçmen’ vizesiyle anavatana doğru yola çıktığımızda, arkamızda sadece bıraktığımız toprakları değil, geçmişimizi de bıraktığımızı sanıyorduk.

Oysa göç, sadece mekân değiştirmek değilmiş; her durakta eksilmek, her menzilde bir parçamızı toprağa vermekmiş. Elbistan’ın Hasanköyü’nde iki buçuk yaşındaki kardeşim Şaban’ı, Çukurova’nın sivri sinekli bataklıklarında Halil Dedemi bırakırken, anavatanda ‘Akıncı’ soyadıyla yeniden doğmanın bedelini ruhumuzla ödedik.

Çukurova’nın beyaz altınından yerfıstığı tarlalarına; Mersin’in göçmen barakalarından 11 yaşında simit sattığım sokaklarına; Niğde Misli’nin iki odalı kerpiç evinden İvriz ve Çapa Öğretmen Okulu’na uzanan bu ikinci bölümde; bir ailenin yoklukla, hastalıkla ama her şeye rağmen gururla verdiği o büyük tutunma mücadelesine tanıklık edeceksiniz.

Hatırlamak, zamana karşı direnmektir. İşte benim direnişimin, kök salma hikâyemin ikinci perdesi.

Onsuz bir yere gitmeeem!!!

Meriç Nehri’nin deli sularını titreten, Edirne’nin asırlık taş duvarlarında yankılanan o acı çığlık, iki yaşındaki körpe kuzu Şaban’ın küçücük ciğerinden kopan bir feryattı 29 Nisan sabahı. O dilsiz kuzu, anasının kokusundan koparılacağını henüz o yaşta hissetmiş gibi, perondaki o insan mahşerinin ortasında isyan ediyordu. 

— Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı!

Oysa daha dün, 26 Nisan Perşembe sabahı, anavatan toprağına açılan gözler sadece yeni bir güne uyanışın değil, altı asırlık bir çınarın kabuk değiştirişinin müjdecisiydi. 

Bugün, 27 Nisan Cuma günü; yüzyıllardır Balkanlar’da, Tuna boylarında, Kırcaali’nin sarp dağlarında kanla, canla boy vermiş asırlık şeceremiz, iki ülke arasında asılı kalan hayatlarımızla birlikte resmi birer mühürle yeniden şekilleniyordu. Bizi biz yapan ne varsa, devletin o soğuk satırlarında sessizce eriyiverdi.

Balkan’ın kadim adeti gereği babasının adını soyadı bilen o mağrur hane, o sabaha kadar “Ahmet Mustafa Durgud” ailesiydi. Ancak anavatanın kanunu başkaydı; yeni kimlik kartları şecereyi sadece babaya kadar götürüyor, ananın ve dedelerin hatırasını bir kalemde geçmişin sisli sayfalarına gömüyordu.

Soyağacımız kâğıt üzerinde budanmıştı belki ama hürriyetin getirdiği o muazzam rüzgâr, hânemize yepyeni ve şanlı isimler fısıldıyordu. Bulgar mezaliminin elinden dinini ve canını kurtaran bilge Halil Dede, hanesine o mukaddes kurtuluşun nişanı olarak “Kurtuldu” soyadını layık gördü. 

Benim vakur, az konuşan, bükülmeyen boynuyla dağları deviren babam ise, bu amansız göçü bir kaçış değil, geleceğe doğru atılmış şanlı bir ileri atılış, bir fetih bildi! Göğsünü gere gere, soyumuzu kıyamete kadar taşıyacak o unvanı yazdırdı devletin defterine: “Akıncı”

Tarım Bakanlığı Edirne Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün verdiği o bir yıllık muhacir kâğıdıyla, Ahmet Mustafa Durgud ailesi tarihin tozlu sayfalarına karışırken; küllerinden, sancılarından ve sönmeyen umutlarından Ahmet Akıncı Ailesi doğuyordu. Sancılıydı, eksikti ama mağrurdular…

Ancak kaçınılmaz olan, Akıncıları henüz vatanın kapısında amansız bir imtihanla sınayacaktı. Komşu köylerden Şumnu’ya uzanan o dondurucu geceler, vagonlardaki o balık istifi, nefes nefese yolculuk en ağır faturasını anamın narin göğsüne kesmişti. Misafirhane doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhis, koridorlarda bir balyoz gibi patladı: İnce Hastalık… Yani Verem!

O karanlık, havasız vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve sinsice asılı kalan o illet, anamın Balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Revir doktorlarının babama fısıldadığı reçete, amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi: İlk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık amansız bir savaş… 

Anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki o hastane odasından çıkması yasaktı. Şifa bulması, taşıyıcı olmaktan çıkması mümkündü; yeter ki ilaçları aksamasın, yeter ki başucunda bir can yoldaşı olsun.

Bu mukadderat, Akıncı ailesini henüz vatanın kapısında ikiye böldü. Vakur baba Ahmet Akıncı, can yoldaşını bu ölüm kalım savaşında yalnız bırakamazdı; Edirne’den ayrılmayacak, hastanede refakatçi olarak kalacaktı.

Biz üç kardeş ise, dünyası anasının kokusundan ibaret olan o iki yaşındaki Şaban ile birlikte; Halil Dede’nin kanatları altında, onun divanında yer alarak meçhule doğru, Maraş’a savrulacaktık. Mustafa Amcamlara Antalya, Halamlara Tokat yol görünürken, geriye kalan 8 aileye Maraş görünmüştü.

29 Nisan 1951 Pazar günü, sabahın erken saatlerinde Karaağaç Garı’ndan başlayan bu destansı seyahat, feryatların ve mucizelerin birbirine karıştığı bir yolculuktu. 

Trenimiz İstanbul’un kalbine, Sirkeci Garı’na varıncaya kadar küçük Şaban’ın “Anamı isteriiim!” feryatları rayların sesini bastırıyordu. Bereket, şefkatli Cemile Teyzem ve arkamızda dağ gibi duran dört dayım, o küçük canı bağırlarına basarak teselliye çalışıyorlardı.

Bir kıtadan diğer kıtaya geçerken bizi, daha önce ne gözümüzün ne gönlümüzün gördüğü bir mucize karşıladı: Marmara Denizi. Ve o denizin üstünde, koca tren vagonlarını sırtında taşıyan devasa çelikten vapurlar… 

Hüseyin Dayım’ın tren görevlilerinden öğrendiğine göre, sadece tren vagonu taşıyan bu nevi şahsına münhasır gemilerle yapılan ilk sefer, tarihte 5 Ekim 1926’da gerçekleşmişti.

Hayatlarında ilk kez deniz görmenin muazzam heyecanıyla sarsılan Karagözlüler, Balkan ayazını unutup Marmara’nın o sonsuz maviliğini seyrederek geçtiler Anadolu yakasına; Haydarpaşa’nın ihtişamlı siluetine… Avrupa kıtasından Asya kıtasına geçerken üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık; ruhumuz hürriyetin ve bilinmezin büyüsüyle ısınmıştı. Vapur Haydarpaşa iskelesine yanaştı, vagonlarımız yeniden Anadolu raylarına kenetlendi ve asıl büyük Maraş seferi başladı.

Trendeki görevliler, yaklaşık 1300 kilometrelik bir yolumuz olduğunu söylemişlerdi Halil Dedeme. Kara trenin kömürle çalışan o buharlı lokomotifi, adeta göğsü daralan astımlı bir hasta gibi soluyarak girdiği garlarda kömür ve su takviyesi yapıyor, eğimi büyük yollarda ise nefesi tükenir gibi oluyordu. Böyle zamanlarda dayılarımla akranları, hareketsizliklerini gidermek için vagonlardan inip trenle yan yana, omuz omuza yürüyorlardı.

Dört gün süren bu yolculukta büyüklerimiz tren görevlileriyle iyice haşır neşir olmuştu. Üstelik görevlilerden biri de Maraşlıydı. Onlar Bulgaristan’ı ve göçün arkasındaki asimilasyonu soruyor; büyüklerimiz ise Maraş ve Elbistan köyleri hakkında bilgi edinmek istiyordu. Kulak misafiri olduğum o tasvirler, çocuk zihnimde amansız bir kaygı doğurdu. İçimi bir burgu gibi deliyordu o soru: Yanımda dedem, ninem, teyzem ve dayılarım olsa da; arkamızda öksürükler içinde bıraktığım anam ve babam yokken, bu iki küçük kardeşle bu kurtlar sofrasında nasıl ayakta kalırım?

İstiklal Madalyalı Şehir...

Uzunca, yürek tırmalayan bir tren düdüğüyle açtım gözlerimi. Amansız ritmiyle yol alan lokomotif, yolculuğun dördüncü gününde nihayet menziline, 3 Mayıs 1951 Perşembe günü vardı. Dört asır boyunca şanla, şerefle hüküm sürdüğümüz Avrupa kıtasından, Asya’nın sarp bağrına uzanan bin üç yüz kilometrelik o devasa hicret yolu, demir yığınının acı feryatlı fren sesiyle son buldu. 1948 yılında faaliyete geçmiş olan Maraş Tren Garı’ndaydık artık.

Gara girdiğimiz an devletin nizamı ve şefkati devreye girdi. Görevlilerce eşyalarımız indirilip depolara yerleştirildi. Aileler, göçün o fırtınalı günlerinde birer sığınak olan korunaklı çadırlara dağıtıldı. Kişi sayısına göre verilen sıcak bir lokma kumanya, günlerin yorgunluğunu bir nebze olsun hafifletti.

Bir süre dinlendikten sonra memurlar o mukaddes kâğıtları; canımızı, soyumuzu ve geleceğimizi bağladığımız o muhacir ve doğum kâğıtlarını tek tek toplamaya başladı. Şimdi bu çadırların altında, bilmediğimiz bir dağ rüzgârının koynunda, Anavatan’ın bizzat bize yazacağı yeni bir kader sayfasını bekliyorduk.

Gelenek ve göreneklerini bilmediğimiz, kaderin bizi zorunlu bir iskanla savurduğu bu gurbet yurdunda, çocuk aklımla ilk anda bu yabancı şehri sevememiştim. Ruhum bir arafta asılı kalmış gibiydi; kalbimiz Karagözler’in o yeşiline hasretle doluydu.

Kadim Şehir Markasi…

Ben, oldum olası öğrenmeye aç, meraklı bir çocuktum. Çadırların gölgesinde konuşulan her kelimeyi zihnime kazıyor, tren görevlilerinden edindiğim bilgilerle hafızamı bu yeni yurdun destanıyla besliyordum.

Öğrendim ki, Güneydoğu Toroslarının heybetli uzantılarından biri olan Ahır Dağları’nın güney eteklerine kurulmuş bu kadim şehrin antik adı Markasi idi… Geç Hitit kent devletlerinden Gurgum’un ulu merkezi olan bu topraklar; Urartuların amansız atlıları, Asurluların tunçtan orduları, Medlerin gizemi, Perslerin ihtişamı, Romalıların sarsılmaz lejyonları ve Bizans’ın surlarında Marasion adıyla yankılanan bir tarih silsilesinden geçmişti. 16. yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarına katılmış ve 1831’de adı nihayet Maraş olarak mühürlenmişti.

Ancak bu kentin asıl büyük destanı, yakın tarihin hürriyet muharebelerinde yazılmıştı. 30 Ekim 1919’da Fransız birlikleri intikam hırsıyla şehre girdiğinde, esareti reddeden bu halk göğsünü siper etmişti. 21 Ocak 1920’de başlayan o şanlı kent savaşları sonunda Fransızlar arkalarına bakmadan çekilmiş; bu eşsiz direnişten dolayı şehre TBMM tarafından 5 Nisan 1925 tarihinde İstiklal Madalyası verilmişti.

5 Mayıs 1951 Cumartesi…

Koskoca iki gündür heyecanla bekliyorduk kaderimizin ne olacağını. Maraş’ın o şanlı tarihi bile üzerimize çöken kapkara kaygı bulutunu dağıtmaya yetmiyordu. Tren memurlarından öğrendiğimiz o acı coğrafi hakikat, babalarımızın ve dayılarımızın uykularını kaçırıyordu.

Bu bilinmeyen şehrin topraklarının yaklaşık yüzde 60’ı geçit vermez ulu dağlarla, yüzde 24’ü çetin plato ve yaylalarla kaplıydı. Tarıma, berekete elverişli ovalar ise bu koca coğrafyanın ancak yüzde 16’lık küçücük bir dilimini oluşturuyordu. Karagözler’in o düz, o bereketli topraklarından sonra, bu çetin dağların arasında bize tarım arazisi ayrılabilecek miydi, tarımla uğraşabilecek miydik? Bu sarp kayalıklar bize ekmek verecek miydi?

Aile babaları düşünüyorlardı; çünkü çiftçilik dışında yapabilecekleri herhangi bir becerileri olmadığı gibi okuma yazma da bilmiyorlardı. Devletin nizamını, kanununu bu yabancı yörede nasıl çözeceklerdi? İşte bu çaresizlik, Maraş’ın o tozlu garında gurbetlik duygusunu, anasız babasız kalmanın o amansız sızısını bir duman gibi içimize çökergemişti.

Saklı payitaht Elbistan…

11 Mayıs 1951 Cuma sabahın o hüzünlü ilk ışıkları Maraş’ın kadim taşlarına vururken, Elbistan’ına doğru muhacir kağıtları ve yerleşecekleri köyleri gösteren ferman gibi belgeler ellerine tutuşturulmuştu Karagözlüler’in. 

Her bir aile için ayrı bir gurbet hikayesi başlıyordu; çünkü her biri başka bir yöne, başka bir köye savrulmuştu. Halil Dedem ve Fatma Ninem on kişilik koca bir orduyu bir arada tutmaya çalışıyordu ama her birinin içine bitmek bilmez bir kaygı çökmüştü.

Göçmenleri Elbistan’a ulaştıracak oldukça büyük kasalı bir yük kamyonu yola koyulduğunda, perondaki yetkililer feryat figan ağlayan göçmenlere yalnızca, “Köyler birbirine yakındır,” diyebiliyordu.

Hareket etmeden önce burayı bilenler sıkı sıkı tembihlemişti; Maraş ile Göksun arasındaki yolun devler ülkesini andıran geçit vermez, sürprizlerle dolu bir yol olduğunu söylemişlerdi. Gerçekten de yolculuk başladığında, karşılarına aşılması güç derin vadiler ve iki ceylanın bile yan yana geçemeyeceği kadar dar patikalar çıktı.

Yöre halkı efsanelerle örülü bu sarp dağlara “Şeytan Dağları”, üzerindeki yola da “Felaket Yolu” adını vermişti ki burası aslında Amanoslar’ın geçit vermez Nurhak koluydu. 

Kaptan direksiyonda ter döküyor, otobüs bazı keskin dönemeçleri tek seferde alamayıp uçurumun kenarında tehlikeli manevralar yapıyordu. Derken akrebin gözü kamyonun tekerleğine değdi; eğimi oldukça büyük, dar ve yanları uçurum olan bir yokuşta motor birden sustu.

Kamyon geriye, uçuruma doğru kaymaya başlayınca kasada büyük bir feryat koptu; ihtiyarların ve çocukların çığlıkları dağlarda yankılandı. Uçurumun soğuk nefesi ensede hissedilirken, ben de eli ayağı tutan diğerleri gibi bir an bile düşünmeden kendimi aşağı, toprağa attım.

Kasadan inen diğer canlarla birlikte, kamyonun kaymasını engellemek için tekerleklerin ardına koca koca taşlar dizdik. Muhacirlerin imanı ve omuz gücü rüzgâra karşı birleşti; kamyonu hep birlikte itmeye başladık. Bu güçle canlanan kamyon, bir ejderha gibi kükreyip hızını aldı ve tepeyi tırmanarak aniden gözden kayboldu!

Kamyon dağların ardında sırra kadem basınca, herkesi amansız bir telaş kapladı; kaptanın bizi bu kurtlar sofrasında tek başımıza bıraktığını sandık. Yarım saat boyunca o tılsımlı ve korkulu dağ yolunda, tozun toprağın içinde endişeyle yürüdük. Meğer sadık bir at gibi tepenin hemen ardında durmuş, bizleri beklermiş kamyon… Yeniden tozlu kasadaki yerler alındı ve gurbet kervanı yola devam etti.

Coğrafi olarak bakıldığında Maraş’ın seksen kilometre kuzeyinde yer alan bu menzil, dağların geçit vermez inadı yüzünden yüz kırk kilometrelik bir çile yoluna dönmüştü. Tam beş saat süren bir kâbus gecesi, bir masal gecesi gibi aktı gitti zamandan. Nihayet dağların arasına gizlenmiş gizemli şehir Elbistan göründü o dumanın arasından.

Elbistan, denizden yaklaşık 1200 metre yükseklikte, etrafı göğe tırmanan surlar gibi 2000-3000 metrelik devasa dağlarla çevrili ulu bir havzaydı. Havzanın batısını Binboğa Dağları bir kalkan gibi koruyor, güneyinde ise Berit ve Nurhak dağları başı dumanlı mağrur şahlar gibi göğe yükseliyordu. Bizim o can havliyle geçtiğimiz Gâvur Dağı da meğer bu Nurhak Dağları’nın ta kendisiymiş.

Geçmişin tozlu sayfalarında Elbistan, sıradan bir kaza değil, 13. yüzyılda Dulkadiroğluları Beyliği’ne yurtluk, merkezlik etmiş ulu bir devletti. Oğuzların Bozok kolundan kopup gelen o yiğit Türkmenlerin, Zeyneddin Karaca Bey’in kurduğu o devletin payitahtıydı bu topraklar. 

Eski zaman devlet yazıcıları buraya Antik Ablasta derlermiş. Dil bilimcilerin dediklerine göre Ablasta, “gür su akıntısı” ya da “su geçidi” anlamına gelirmiş ki, haksız da değillermiş. Kentin tam kalbinden, Ceyhan Nehri’nin can damarlarından biri olan Söğütlü Çayı coşkuyla, çağıldayarak akıp gidiyordu.

Ancak bu ulu havzanın üzerinde, sadece dağların değil, insan kalplerinin de ördüğü gizli duvarlar vardı. Geçmişte bazı tarihçilerin “Alevilerin Saklı Payitahtı” diye andığı bu topraklarda, asırlardır süregelen köklü bir düzen hüküm seçmekteydi. 

Biz buralara fırtınanın önünde savrulan yapraklar gibi savrulup gelmiştik ama yıllar sonra anlayacaktım ki; uzaktan gelen biz Sünni Balkan muhacirlerinin buraya gönderilişi, aslında bu kadim coğrafyanın demografik yapısını, rengini değiştirmek için çizilmiş büyük bir planın parçasıydı.

Elbistanlılar, o dönem Kızılbaşlar olarak da anılan Alevi halk, bu niyetin çoktan farkındaydı. Kendi yurtlarında, kendi inanç ve yaşam düzenlerinin bozulmasını istemediklerinden, dışarıdan gelecek yeni yüzlere hiçbir zaman pek sıcak bakmamışlardı. Gurbetin soğuk havası sadece dağlardan değil, bu saklı payitahtın tedirgin bakışlarından da yüzümüze vuruyordu.

İki farklı dünyanın karşılaşması…

12 Mayıs 1951 Cumartesi…Sabahın ilk ışıkları, devletin bizlere tahsis ettiği çadırın deliklerinden sızıp yüzüme vurduğunda, gurbetteki ilk gerçek günümüze uyanıyordum. Halil dedem ile Fatma ninem, çadırın bir köşesinde geleceğimizin belirsizliğini fısıldaşırken; 5 yaşındaki Mustafa ile 2 yaşındaki Şaban, başlarında bekleyen anasızlığın henüz farkında olmadan masumca uyuyorlardı.

Güneş bir minare boyu yükseldiğinde, açlığımızı bastırmak için askeri karavanaların önünde sıraya girdik. Kazanlardan doldurulan sıcak tarhana çorbası ve verilen ekmek, içimizi bir nebze olsun ısıttı. Şaban çorbayı içerken biraz huysuzluk etse de o körpe haliyle anasızlığa ve bu çadır hayatına sessizce uyum sağlıyor gibiydi.

Kahvaltı biter bitmez, içimdeki o durdurulamaz merakla çadırların dışına çıkıp çevreyi kolaçan etmeye başladım. Ancak ters giden bir şeyler vardı; yöre insanları bizlere hiç de alışık olmadığımız, kuşkulu ve derin merak barındıran gözlerle bakıyorlardı. 

Üstelik kendi aralarında bizim Bulgaristan’daki köyümüzde duyduğumuz Türkçeden çok farklı, sert bir şive ve aksanla konuşuyorlardı; ne dediklerini anlamakta zorlanıyordum.

Dilimiz, inanışımız, geleneklerimiz ve dünyayı algılayışımız sanki taban tabana zıttı. Benim endişeli ve soru dolu gözlerle etrafı izlediğimi gören Hüseyin dayım yanıma yaklaştı, omzuma dokundu ve o yaşımda zihnime kazınacak o cümleyi söyledi: — Buranın halkı Kürt ve Alevi yeğenim.

“Kürt ve Alevi ne demekti?” Bu iki kelime, o gün yedi yaşında küçük bir çocuğun kafasında kocaman bir soru işareti olarak asılı kaldı.

Yıllar geçtikçe, okudukça ve dünyayı tanıdıkça anlayacaktım dayımın ne demek istediğini ve o kuşkulu bakışların ardındaki asırlık tarihsel bagajı… 

Meğer o ayrışmanın kökleri İslamiyetin ilk yıllarına, Kerbela’da Hz. Hüseyin ve beraberindeki canların acımasızca kılıçtan geçirilmesine kadar uzanıyormuş. İslam dünyasını keskin hatlarla bölen bu kanlı kırılma, asırlar içinde bu coğrafyayı mazlumun yanında durmayı şiar edinen Alevilerin sığınağı haline getirmişti. Elbistan, “Anadolu Aleviliği” olarak betimlenen inanç ve felsefenin özgürce örgütlendiği son homojen kaleydi.

Ancak 1522’de Yavuz Sultan Selim’in bölgedeki askeri hakimiyeti kesinleştirmesiyle bu yapı sarsılmış, Osmanlı, Elbistan’ı kasıtlı olarak geri plana itip cezalandırırken, Sünni merkez olarak Maraş’ı ön plana çıkarmıştı. 

Resmi çizginin dışındaki hiçbir muhalif düşünceye yaşama hakkı tanımayan devlet ideolojisi, 1416’da Şeyh Bedreddin hareketini kanla bastırmış, Şeyh Bedreddin Deliorman’da yakalanarak asılmıştı.

1512’de Safevi Devleti’nin başındaki Şah İsmail’in Anadolu’daki Kızılbaşlar üzerindeki büyük sempatisini kırmak isteyen Yavuz Sultan Selim ise, Doğu Seferi’ne çıkmadan önce Anadolu’da 40.000 Kızılbaşı ortadan kaldırmıştı. Aleviler için bu büyük kıyım, yüzyıllar boyunca inançlarını saklayarak yaşamalarına sebep olan derin bir travmaydı.

İşte 12 Mayıs Cumartesi günü o çadırın önünde bizi süzen kuşkulu gözlerin asıl sebebi buydu. Elbistan’ın yerli Alevi Kürt halkı, Balkanlar’dan dalga dalga getirilen biz Sünni muhacirlerin bu topraklara iskan edilmesini, devletin kendilerini azınlıkta bırakma politikası olarak algılıyordu. Haklılardı da; devlet bizi buraya bir demografik denge unsuru olarak yerleştirmişti.

Bu dar havzada iki farklı dünya birbirine şaşkın gözlerle bakarken, Elbistan’ın bu sarp topraklarının bizi beslemeye yetmeyeceğini, çok yakında kendimizi Yaşar Kemal’in romanlarındaki o kavurucu Çukurova pamuk tarlalarında bulacağımızı henüz bilmiyorduk. Bulgaristan’daki evimizden ayrılalı henüz 19 gün geçmişti ama bildiğimiz dünya kökünden değişmişti.

Karahasanuşağı: Ağıldan Bozma Yuva...

13 Mayıs 1951 Pazar günü, kahvaltıdan hemen sonra, Gurbet hikayemizin en keskin, en sarsıcı virajlarından birine; Şardağı’nın sarp yollarını aşarak, dağların arasına gizlenmiş o dağınık taş evlerin yurduna, Karahasanuşağı (Qeresenon) köyüne gitmek üzere, Elbistan Kaymakamlığı’nın tahsis ettiği o külüstür araçla yola koyulduk.

Önümüzdeki elli kilometrelik mesafenin bu denli apansız bir zamana mal olacağını tahmin etmemişti büyükler. Yolların bozukluğu ve doğanın geçit vermez yapısı yüzünden yolculuk tam altı saatten fazla sürdü. Öğleden sonra, güneş gökyüzünden batıya göç ederken, köye giriş yaptık.

İki yakası V şeklinde yükselen bozkır tepelerin ortasındaki bu coğrafya, Bulgaristan’ın o verimli topraklarından sonra bambaşka bir dünyanın kapısıydı. Yine de teselli bulabileceğiniz bir dere vardi yamaçların birleştiği yerde. Söğütlü çayı olduğunu öğrenecektim sonraki günlerde.

Köyün meydanına vardığımızda, meraklı gözlerin yerini bu kez açık bir hayret ve haklı bir tedirginlik almıştı. Davetsiz misafirler olarak karşılarına çıktığımızda, aradaki o görünmez duvarı hemen hissetmiştik.

Köy muhtarı, ellerindeki resmi evrakları ve mühürleri görünce, kerhen de olsa kalacak bir yer göstermek zorunda kaldı. Ancak gösterdiği yer, yamacın kıyısına, söğütlü çayından yaklaşık 50 metre yukarıdaki derme çatma bir hayvan ahırından başkası değildi! Ağıldan bozma, taş duvarları soğuk sızdıran bu yapıya ev denemezdi.

Muhtar ayrıldığında, geride kalan o koca Kurtuldu Ailesi çaresizliğe teslim olmadı. Edirne’de hasta yatağında bırakılan şefkatli bir ananın yokluğunun verdiği o derin sızıyla, kollar hemen sıvandı. Halil dedem, Fatma ninem, dayılarım ve Cemile teyzem el birliğiyle işe koyuldular. O ağıldan bozma mekanı kısa sürede başımızı sokabileceğiniz, adına “yuva” diyebileceğiniz yaşanır bir yer haline getirdiler. Gurbetin ilk akşamı o taş duvarların arasında çökerken, Karahasanuşağı’nın ayazına karşı ailenin birbirine kenetlenen sıcaklığı direniyordu.

Moğol Sığınağında Kapan hissi...

Gurbet toprağına ayak basalı henüz bir hafta olmuş, 18 Mayıs 1951 Cuma gününe ulaşmıştık. Karahasanuşağı’nın sert gerçeği kendisini iyice göstermeye başlamıştı. Halil dedenin muhtardan öğrendiğine göre köy, asırlar önce Moğol istilasından kaçanların sığınağıymış. Tıpkı o insanlar gibi, biz de şimdi kaderin fırtınasıyla bu dağ köyüne sığınmış durumdayız.

Ancak burası köklü bir çiftçilik geleneğinden gelen atalarımız için tam bir hayal kırıklığıydı. Söğütlü Çayı’nın iki yakasına kurulmuş bu coğrafyada tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Ekonomisi tamamen hayvancılığa dayalı olan bu fakir mezra düzeni, Bulgaristan’daki o yeşil, bereketli köyümüzden sonra bir “kapana kısılmışlık” hissi yaratmıştı.

Köy halkı elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışsa da, ne acı ki, kendilerine bile hayrı dokunmayacak kadar fukara insanlardı. Köyün topraksız gençleri kışlık nafakalarını çıkarmak için yaz aylarında Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gidiyorlarmış. 

Halil dedenin etrafı gezdikten sonra söylediği “Buralarda geçinemeyiz, aç kalırız çocuklar” sözü, aslında bir haftada verilen o acı kararın özetiydi. Buradan gitmeliydik…

Ama bir yere kımıldamak imkansızdı; çünkü kalbimiz ve geleceğimiz hâlâ Edirne’deki o hastane odasındaydı. Babanızla ananızın gelip sizi bu bilinmezlikten çekip çıkarmasını beklemekten başka çare yoktu.

Hepsinden daha yakıcı olanı ise iki yaşındaki körpe Şaban’ın durumuydu… Günlerdir süren o çetin yollar, kamyon kasalarındaki dondurucu ayazlar o küçük bedene ağır gelmiş, onu şifasızca üşütmüştü. Öksürük nöbetleri artarken, o derme çatma ağıldan bozma evde feryat figan “Anamı isterim!” diye ağlaması, tüm ailenin bağrını dağlayan en büyük sızı olmuştu.

Perdesiz Evler ve Haremlik Kale...

28 Haziran  1951 Perşembe…Zamanın ve mekânın unuttuğu o sarp bozkırın ortasında, Qeresenon’un taş duvarları arasında geçirdiğimiz tam kırk gün devrilmişti. Yedi yaşında küçük bir çocuk olan benim berrak akıl gözüm, bu yeni dünyanın sırrını çözmek için etrafı durmaksızın süzmekteydi.

Sözü uzatmayayım; bu dağ köyünde ne haremlik vardı ne de selamlık. Evler arasında mesafeler olsa da gönülleri ve kapıları birbirine teklifsizce açılırdı. Bir evin erkeği uzağa gitse bile, muhtar dahil her can o eşikten içeri serbestçe adım atabilirdi.

Oysa Balkanların nizamıyla, Sünni muhacir töresiyle büyümüş Halil Dede hanesinde durum bambaşka bir mukaddesattı. Töreye göre haremlik-selamlık sarsılmaz bir kale, mahremiyet ise vazgeçilmez bir esastı. Evin beyi yuvada yoksa, kapıya gelen yabancı gölgeye eşik dar edilirdi. İşte bu yüzdendir ki, Qeresenon’un bu teklifsiz, perdesiz yaşamı; göçmen kadınların ve gelinlik kızların yüreğine derin bir rahatsızlık fısıldıyordu.

Bu feodal dünyada aşiretlerin sarsılmaz bir kanunu hüküm sürüyordu: Akraba evliliği. Bu evlilikler, gönüllerin meylinden ziyade, toprağın ve hayvanın yabancıya gitmemesi, mülkiyetin parçalanıp el kapısına düşmemesi için örülmüş iktisadi birer duvardı.

Ancak genetik bağların temizliğine ve aile dışı izdivaçlara alışmış Bulgaristan muhacirleri için bu durum, tıpkı Şeyh Bedreddin’in asırlar önce Deliorman’da açtığı o gizemli bayrak gibi anlaşılması güç, büsbütün yabancı bir dünyaydı.

Derler ki bu sarp coğrafyada, kız çocuklarının adı hanede pek okunmazdı. İllaki ocağın tütmesi, zürriyetin yürümesi için erkek evlat beklenirdi. Eğer bir kadın hep kız çocuk doğurursa, suç onun fıtratındaymış gibi üzerine “kuma” denilen ikinci, üçüncü ortaklar getirilirdi. Getirilen her yeni kadın, bu çetin hayvancılık düzeninde dağ bayır koşturacak ücretsiz birer amele demekti.

Bulgaristan’ın Karagözler köyünden gelen o temiz muhacir soyunda ne akraba evliliği bilinirdi ne de kumanın adı anılırdı. Onların dünyasında tek eşlilik namustu. Nereden bakılırsa bakılsın, bu iki farklı dünya aynı bozkırın ortasında birbirine yabancı gözlerle bakmaya devam ediyordu…

Akıncı Ailesi Birleşiyor…

Ağıldan bozma evimizin küçük, iğne deliği kadar penceresinden içeri sızan güneş ışığı, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Sert, sarı bir el gibi yüzüme dokunuyor, adeta “Hadi kalk Mehmet, gün çoktan döndü!” diye fısıldıyordu. Uykum uçup gitmişti gitmesine ama yattığım yer yatağından tek bir uzvumu bile oynatasım yoktu. Döşeğim sıcacıktı; dışarısı ise bozkırın o insanı ürperten, bıçak gibi keskin sabah serinliğiyle yıkanıyordu, kim bilir.

Dün, 5 Temmuz Perşembe günü, ne güzel eğlenmiştik oysa… Bahar toprağa bereketiyle inmiş, o çorak yamaçlarda bile rengarenk, adını bilmediğim dağ çiçekleri açmıştı. Fakat bizim evin üç numarası, iki yaşındaki kardeşim Şaban yine tutturmuştu. Küçücük elleriyle yakama yapışıyor, “Anam niye gelmedi, anamı isteriiiim!” diye avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Onu susturmak, avutmak her zamanki gibi bana düşmüştü. Şaban’ı ince sırtıma bir çuval gibi vurdum, beş yaşındaki Mustafa’yı da gölgem gibi peşime takıp kendimizi dışarı attık.

Hemen aşağıda, çakılları döve döve, şırıl şırıl ve kocaman sesler çıkararak akan Söğütlü Çayı’na götürdüm onları. Sudan yukarı fırlayan gümüş karınlı balıkları, köpük köpük çağlayanları gösterdim Şaban’a. Sesimi ezip büktüm, şaklabanlıklar, komiklikler yaptım. Sonunda o minik göğsündeki hıçkırığı dereye akıtabilmiştim; ağlamayı kesti, yüzü o berrak su gibi güldü. Sonra köyü yukarıdan görelim diye o dik, keçilerin bile zorlandığı tepelere tırmandık. Akşam eve döndüğümüzde sızım sızım sızlayan bacaklarımla yorgunluktan yığılıp kalmıştım.

Gece rüyamda anamı görmüştüm. Edirne’deki o kasvetli, devasa Muhacir Misafirhanesi’nin hastanesine gitmiştim yanına. Yüzü ay gibi parıl parıl parlıyordu. Bana sımsıkı sarılmış, kokusu saçlarıma sinmişti. “Yakında beni taburcu edecekler Mehmet, yanınıza geleceğim, az kaldı oğlum” demişti. Rüyanın göğsüme bıraktığı o delice heyecanla kalbim öyle hızlı çarpmıştı ki, sabaha kadar bir daha doğru dürüst gözümü kırpamamıştım zaten.

Yatakta bir o tarafa bir bu tarafa gerinip rüyamın kalıntılarını ayıklamaya çalışırken, yandaki odadan gelen boğuk, yabancı sesler duydum. Fısır fısır, toprağın altından gelir gibi alçak sesle konuşuyorlardı. Kulaklarımı diktim, nefesimi tuttum. Konuşanlardan birinin sesi… Tıpkı babamın o sert, köşeli sesine benziyordu!

“Acaba?” dedim içimden, kalbim göğüs kafesimi kıracak gibi küt küt atmaya başladı. “Anamla babam gelmiş olabilir mi?”

Yataktan nasıl fırladığımı, o eski kilimin üzerinden nasıl uçtuğumu bilemedim. Koşarak yan odaya geçtim. Gözlerimi kocaman açtım, rüya bitmesin diye ellerimle ovaladım. Sahiden oradaydılar! Gece gördüğüm o tılsımlı rüya, sihirli bir değnek değmiş gibi kanlı canlı karşımda duruyordu!

Halil Dedem başta olmak üzere Kurtuldu Ailesi’nden yedi kişi, anamla babamın etrafını etten bir duvar gibi sımsıkı sarmıştı. Büyükler çıt çıkarmadan, babamın dudaklarından dökülen o alçak sesli, dertli hikayeyi dinliyorlardı. Edirne’deki o hastanede iki ay boyunca ölümle pençeleşen, tedavi gören anam sonunda iyileşmiş, taburcu olmuş ve bizi araya araya, 6 Temmuz Cuma günü, bu küçücük, dağların arasına sıkışmış Karahasanuşağı Köyü’nü bulmuşlardı.

Hemen koştum; önce büyüklerin sert ellerini öptüm, “Hoş geldiniz” dedim. Sonra anama öyle bir sarıldım, öyle bir kapandım ki göğsüne, o özlediğim toprak ve sabun kokusunu ciğerlerimin en ücra köşesine kadar çektim. Babama ise sarılamadım… Babam bizi hep içinden severdi; öyle uluorta kucaklamayı, saç okşamayı pek bilmez, sevmezdi. Babasından öyle görmüştü çünkü; büyüklerin olduğu mecliste çocuk sevilmez, şımartılmazdı. O yüzden biz hep anamıza sığınır, ona daha yakın dururduk.

Anamın dizinin dibinden ayrılmıyor, eteğini bırakmıyordum ama kardeşlerimi de bu müjdeden mahrum bırakamazdım. Koşup yataklarında yatan Mustafa ve Şaban’ı sarstım: “Uyanın! Annemler geldi!”

İki yaşındaki Şaban, uykulu ve çapaklı gözleriyle birden yatağından fırladı. Anamı karşısında görünce “Anam da anam!” diye bir çığlık koparıp koştu, boynuna atladı. Anam onu bağrına bastı, parmaklarıyla seyrelmiş saçlarını okşadı, kokladı. Fakat Şaban bir taraftan da durmadan, derinden derinden, ciğerini söker gibi öksürüyordu. Anamın yüzündeki o taze sevinç birden bıçakla kesilmiş gibi kayboldu; gözleri korkuyla, o eski Edirne günlerinin gölgesiyle büyüdü. Babama endişeli bir bakış fırlatarak, “Acaba oğlum da mı kaptı o illeti, o hastalığı?” dedi fısıltıyla. (Sonradan anladık ki, anamın içine doğan o korku haklıydı; Şaban da hastalanmıştı.)

Ben ise bir kenara çekilmiş, uzun uzun babamı izliyordum. Babam çok yorgun, çok sessiz ve omuzları çökmüş görünüyordu. Yüzünün hatları gergindi, hiç gülmüyordu.

Anlattıklarına göre bizi bu dağ başında bulmak hiç kolay olmamış. Bulgaristan’dan o demir yığınlarına, trenlere binip geldikten sonra ayak bastıkları ilk yer Maraş olmuş. Oradaki büyük, yüksek tavanlı devlet dairelerinde memurlara bizi sormuşlar; onlar da haritaya bakıp, “Elbistan’a gidin” demiş. Ama Maraş ile Elbistan arasında öyle her gün işleyen, düzenli otobüsler yokmuş ki… Bin bir zorlukla, dağları aşan kamyonların arkasında, bin bir macera ve toz içinde Elbistan’a varmışlar.

Yolda yardım istemek, bir yudum su içmek için kapısını çaldıkları bazı insanlar, bizim Bulgaristan’dan gelen muhacirler olduğumuzu öğrenince yüzlerini ekşitmiş, hiç iyi davranmamışlar. Hatta bazıları açıkça arkalarından, “Ne işiniz var burada, geldiğiniz yere geri dönün!” diye lafı yüzlerine çarpmış. Babam bunları anlatırken boğazı düğümleniyor, zorlukla yutkunuyordu. İnsan, canını kurtarmak için koştuğu kendi öz memleketinde böyle ağır, böyle kırıcı laflar duyar mıydı?

Elbistan’da önce Kaymakamın karşısına çıkmışlar, oradan da Toprak İskân Müdürlüğü denilen, içi kâğıt kokan bir yere göndermişler onları. Oradaki memurlar kalın defterleri parmaklarıyla karıştırıp Halil Dedemlerin Karahasanuşağı köyünde olduğunu söylemiş. Bizim Akıncı Ailesi’ni de Hasanköy diye bir yere yerleştireceklerini belgelemişler.

Ama asıl kıyamet, Elbistan ile köy arasındaki o 50 kilometrelik, taş deryası dağ yolunda kopmuş. Haftada sadece bir kere araba gidiyormuş köye. Mecburen tabanlarına kuvvet diyerek, yürüyerek yola çıkmışlar. Yolda yanlarından toz çıkararak geçen at arabalarından, kamyonlardan yardım istemişler. Bazıları insaf edip kasasına, arkasına almış; bazıları ise kafasını bile çevirmeden, üstlerine katran gibi bir toz yutturarak geçip gitmiş.

Babamın yüzündeki o kapkara, fırtınalı bulutları ilk kez o an gördüm. Ağzından tek bir isyan kelimesi çıkmıyordu ama sanki içinden “Biz buralara gelmekle, o canım toprakları bırakıp buralara sığınmakla hata mı yaptık?” diye geçiriyor gibiydi. Gözleri kırgındı, bozkırın tozu sanki ruhuna kaçmıştı.

Cemile Teyzem bir yandan babamı dinliyor, bir yandan da tülbendinin ucuyla gözyaşlarını silerek sofrayı kuruyordu. Kurtuldu ailesinden yedi kişi, bizden beş kişi, kocaman bir yer sofrasının etrafına halka gibi dizildik. Kimse konuşmuyordu; odada sadece tahta kaşıkların çorba tasına vuran boğuk sesleri yankılanıyordu. Sessizce, adeta bir matem havasında kahvaltımızı yaptık.

Sonra Halil Dedem oturduğu yerde dikleşti, ak sakalını sıvazlayıp boğazını temizledi. Köydeki durumları, o çıplak gerçekleri anlatmaya başladı. Sesi o kadar ciddi, o kadar ağırdı ki, yedi yaşındaki çocuk halimle bile iliklerime kadar korktuğumu hissettim. Bizim gibi Bulgaristan’ın Karagözlü kasabasından gelen tüm muhacirlerin durumu aynıydı.

Devletin bize buralarda verecek, ekecek tek bir karış tarım arazisi, tarlası yoktu. Hayvancılık yapalım desek, hayatımızda elimize bir keçi ipi almamıştık; ne koyundan anlardık ne de onları satın alacak beş kuruş paramız vardı. Dedem, gözlerini babama dikerek, “Bizim Karagözlülerin okuma yazması da yok Ahmet, şehirde gidip büyük işler yapamazlar. Burada ancak beden işçisi, yani amele olunur” dedi. Ama bu dağ köylerinde, bu kerpiç evlerin arasında parayla amele çalıştıracak tek bir ağa, tek bir zengin de yoktu.

Halil Dedem sözünü bitirirken babamın gözlerinin içine baktı ve o gün hafızama bir mühür gibi kazınan o korkunç cümleyi söyledi:

“Kalırsak aç kalırız Ahmet… Burada kalırsak aç kalırız.”

İki çıplak yamaçtaki Hasanköy...

Anamla babamın Edirne’den gelip bize kavuşmasının üzerinden daha bir gün bile geçmemişti ama dünyalar benim olmuştu. Hele bizim evin iki yaşındaki küçüğü Şaban için anamın gelişi, dünyadaki bütün şuruplardan, bütün ilaçlardan daha şifalı gelmişti.

Büyükler hep “analı kuzu, kınalı kuzu” derler ya, ne kadar doğruymuş… Cemile Teyzemle Fatma Nenemin hakkını ödeyemezdik; Şaban’a göz bebekleri gibi baktılar, onu esirgediler ama anne kokusu, anne sütü bambaşkaydı işte. Anam yokken Şaban sürekli “Anam da anaaammm…” diye ağlama krizlerine giriyor, öksürükleri arttıkça hırçınlaşıyordu. Şimdi ise anamın dizinin dibinde, başını onun sıcak bacağına dayamış, sanki biraz daha durulmuş gibiydi.

Karahasanuşağı Köyü’nde, Halil Dedemlerin o ağıldan bozma evinde bir gece kalıp hasret gidermiştik. Sabahın ilk ışıkları dağların arkasından belirdiğinde babam her zamanki gibi dik, sarsılmaz duruşuyla doğruldu, “Yolcu yolunda gerek” dedi. Bir an önce devletin resmi evrakla bize gösterdiği Hasanköy’e (Hasanalili) gitmeliydik. Bizi orada nelerin, nasıl bir geleceğin beklediğini kendi gözlerimizle görmemiz lazımdı.

Şimdi en büyük dert; Edirne’den ta buralara kadar Halil Dedemlerle birlikte binbir zahmetle taşıdığımız yatakları, yorganları, bakır kap kaçağı yükleyecek bir araç, bir araba bulmaktı. Gitmek istediğimiz Hasanköy, aslında bizim durduğumuz yerin hemen üç kilometre doğusundaydı. Kafanı kaldırsan tepenin arkası gibiydi, çok yakın görünüyordu. Ancak Karahasanuşağı köylüleri bize bir öküz arabası ayarlayınca yolun çehresi birden değişti. Öküz arabası ağır ağır, zamanı eritir gibi gidiyordu ama en azından eşyalarımızı, halsiz düşmüş anamı ve iki yaşındaki Şaban’ı sırtında taşıyacaktı.

Yola çıktık ama o üç kilometrelik dik hat, ömrümden bir parça kopardı, hiç bitmeyecek sandım. Çünkü aradaki yüksek düzlükler, derin uçurumlar ve geçit vermeyen dar, kayalık boğazlar yüzünden öküz arabası düz gidemedi. Önce kuzeydoğuya doğru beş kilometre kavis çizdik, sonra da güneye doğru bir beş kilometre daha indik. Yol, bozkırın ortasında kıvrıla kıvrıla tam on kilometre uzadı. Sonunda, 6 Temmuz 1951 Cuma günü öğleden sonra, toz toprağın içinde Hasanköy’ün sınırlarına girdik.

Kafamı kaldırıp baktım. Hasanköy, ortasından ince, cılız bir derenin aktığı, devasa bir “V” harfine benzeyen iki çıplak yamacın üzerine kurulmuş fukara bir yerleşimdi.

Babam arabanın gıcırtılı tekerlekleri durur durmaz aşağı indi. Maraş’taki o büyük devlet dairesinden verdikleri kırmızı mühürlü evrakları ceketinin iç cebinden çıkarıp köyün muhtarını aramak üzere köyün içine doğru yürüdü. Biz arabanın yanında, güneşin altında epey bir süre boynumuzu büküp bekledik. En sonunda babam, yanında yüzü rüzgardan kösele gibi olmuş muhtar ve belinde kurşun kalemiyle köyün bekçisiyle çıkageldi.

Muhtarın yüzüne baktım. Dudaklarının kenarında tek bir tebessüm kırıntısı bile yoktu. Ne muhtar ne de bizi uzaktan, evlerinin duvar arkalarından izleyen köylüler bize soğuk bakıyorlardı. Sanki “Nereden çıktı bu üstü başı farklı insanlar, ne işleri var bizim toprağımızda?” der gibiydiler. Ama babamın elindeki o resmi, ay-yıldızlı devlet evraklarını görünce, muhtar kerhen de olsa bize kalacak bir yer göstermek zorunda kaldı. Eliyle “Peşime düşün” işareti yapıp yürütmeye başladı.

Yamaçlardan birine doğru, taşların arasından tırmanmaya başladık. Yol o kadar dardı ki, eşyalarımızı getiren iki tekerlekli arabayı çeken öküzler zorlanıyordu. Bizlerin de ayaklarımız kayıyordu. Taşlara tutuna tutuna yamaçta epey yükseğe çıktık. 

Sonunda, her tarafı dökülen, tahtaları kurtlar tarafından kemirilmiş, çürük kokan bir hayvan ağılının önünde durduk. Bir avlusu bile yoktu; giriş kapısı rüzgarda gıcırdıyor, yerinden çıkacak gibi sallanıyordu.

Muhtar öküz arabasını orada durdurdu, eliyle o harabeyi, o eski ağılı işaret ederek, “Burada konaklayacaksınız” dedi, sesi buz gibiydi.

Anamla ikimiz muhtarın yüzüne öylece, donakalmış gibi baktık. Gözlerimizdeki o çocuksu şaşkınlığı ve anamın gözlerine oturan o derin üzüntüyü görmüş olacak ki, muhtar sesini daha da sertleştirip, “Ne bekliyordunuz ki?” dedi, “Bu dağ köylerinde hemen herkesin evi böyledir işte. İnsanlarla hayvanlar birlikte yaşar, kışın birbirinin sıcağıyla ısınır. Sadece durumu çok iyi olan birkaç ağanın evi biraz farklıdır.” 

Sonra köy hakkında, kulağıma uğultu gibi gelen birkaç bir şey daha geveleyip, “Bir şeye ihtiyacınız olursa bekçiyi bulun” diyerek arkasını döndü, gitti. Tozlu yoldan yokuş aşağı gidişini izledik; boğazımda koca bir taş düğümlendi.

Büyükler buraya sığınacak bir “ev” diyordu ama yedi yaşındaki çocuk aklımla bile buranın insandan ziyade koyun koktuğunu, bir hayvan ağılı olduğunu görebiliyordum. 

Eşyalarımızı, o gurbet kokan yorganlarımızı o tozun, toprağın içine indirdik. Karahasanuşağı’ndan bizi getiren o iyi kalpli öküz arabasının sürücüsüne teşekkür edip onu uğurladık. O, tekerleklerini döndürüp tepenin arkasında kaybolunca, kendimi koskoca dünyada yapayalnız hissettim.

Babam içeri girip o harabe ağılın tavanına, tabanına baktı. Sonra hiç vakit kaybetmeden, yüzündeki o göçmen gururunu kuşanarak keser, kürek ve bir çalı süpürgesi ödünç almak için bekçinin peşinden köye gitti. Hava sıcaktı, içimizdeki o kasvetli sıkıntıyla, anam ve üç kardeş öylece kalakaldık yamacın ortasında; sırtımızı çürük tahtalara dayayıp babamı bekledik.

Babam çok geçmeden elinde aletlerle döndü. Yüzündeki o yorgunluğa rağmen gözleri çakmak çakmaktı, pes etmeye niyeti yoktu. “Hadi çocuklar,” dedi, “şu ağılı hep birlikte hale yola koyalım, bize yuva olsun.” 

Babam tıpkı okul kitaplarındaki, o dur durak bilmeyen Atom Karınca gibiydi; hayatı boyunca hiç durmazdı. Hepimiz işe koyulduk. Kısa sürede ağılın içindeki kurumuş tezekleri, tozları süpürdük, temizledik. Babam o sallanan eski kapıyı paslı çivilerle sağlamlaştırdı. Eşyalarımızı olabildiğince temiz köşelere dizdik.

Her yerim toz toprak içinde kalmıştı, çok yorulmuştum. Ama meraklı, gözleri fırlak bir çocuktum; yeni evimizin, bu yeni gurbetin etrafında neler var görmek istedim. Bizim bulunduğumuz o yüksek yamaçtan aşağıya, vadinin derinliğine doğru dikkatlice baktım. Hasanköy de tıpkı diğer Elbistan köyleri gibi iki yamacın ortasından nehir geçen bir vadiye kurulmuştu.

Bizden yaklaşık yüz metre aşağıda, taşların arasından şırıl şırıl akan bir dere vardı. (Sonradan adının Hasanalili Deresi olduğunu öğrenecektim). Köyün insanları bu derenin iki tarafına dağınık, düzensiz bir şekilde yerleşmişlerdi. Evlerin arasında kocaman, tekinsiz boşluklar vardı; birbirlerine en az beş yüz metre uzaktaydılar.

Gözlerimi yamaçlarda gezdirdim; derenin kenarındaki birkaç cılız söğüt ağacıyla yamaçtaki bazı kayaların arasından kendini göstermiş yabani otlar ve çalılardan başka hiçbir yerde yeşillik, bir yaprak bile yoktu. 

Dağlar, tepeler kupkuruydu; hani büyüklerin “bozkır” dedikleri o sapsarı, insanı susatan, çorak topraklardandı her yer. Belki koyunlar, keçiler için bu dağlar iyi olabilirdi ama ekilecek, saban sürülecek bir tek düzlük tarla, bir avuç toprak bile görünmüyordu.

Aşağıya, o ıssız vadiye baktıkça içimdeki o çocuksu hüzün daha da büyüdü, göğsüme oturdu. Benim babam çiftçiydi; toprağı ekmekten, buğdayı yeşertmekten başka bir iş bilmezdi. Burada hiç tarla yoksa, babam ve bizim için ekmek de yok demekti.

Cebimizdeki o göçmen pasaportunu düşündüm; orada bizim işimiz resmi mühürle “çiftçi” diye yazıyordu. Madem çiftçiydik, devlet bizi neden hiç tarlası, tabanı olmayan bu kayalık dağ köyüne, bu taş deryasına göndermişti?

Halil Dedemin dün sabah yer sofrasında söylediği, o odayı buz kestiren sözleri kulaklarımda çınladı: “Elbistan köylerinde bize iş de yok, aş da yok, ekmek de yok…”

Yedi yaşında bir çocuktum işte… 7 Temmuz Cumartesi günü, kafamın içindeki bu kocaman, ağır sorulara bir türlü yanıt bulamıyordum.

13 Temmuz 1951 Cuma, Hasanköy…

Buraya geleli tam bir hafta olmuştu. Tozunu toprağını süpürüp kendimize göre bir düzen kurmaya çalıştığımız o hayvan ağılında günlerin nasıl geçtiğini anlamıyordum ama burası bana her gün biraz daha tuhaf, biraz daha yabancı, biraz daha uzak geliyordu.

Köyün bekçisi arada bir yanımıza uğruyor, babamla dertleşirken ben de bir kenara büzülüp büyüklerin ağzından çıkan kelimeleri avlamaya çalışıyordum. Bekçinin anlattığına göre bu Hasanköy çok eskiymiş; tam dört yüz ya da beş yüz yıl önce, Osmanlı zamanında kurulmuş. Ortasından akan o ince derenin iki yanına ilk yerleşenler Hasan ve Ali adında iki kardeşmiş.

Bazıları da diyordu ki, buraya ilk gelen, burayı yurt tutan kişinin adı Hasan’mış, babasının adı da Ali’ymiş. O yüzden devletin büyük defterlerine burayı “Hasanalili” diye yazmışlar ama herkes kısaca Hasanali ya da Hasanköy diyordu. Benim çocuk hafızama da hep Hasanköy olarak kazınacaktı.

Bekçi, o ilk yerleşen Hasan’ın üç oğlu olduğunu, onlardan büyüyen, dallanıp budaklanan ailelerin de köyün içindeki o üç ayrı mahalleyi, yani mezraları kurduğunu söyledi. Sonraki yıllarda, bu köyün Kürtçe adının “Hesenelî” olduğunu da kulaktan kulağa öğrenecektim.

Büyüklerin “aşiret” ya da “kabile” dediği, bizim Bulgaristan’da hiç bilmediğimiz o sıkı, o kapalı sosyal yaşam burada da geçerliydi. Herkes birbiriyle akrabaydı, herkesin damarında aynı kan dolaşıyordu. Zaten dağların arasında topu topu birkaç parça tarla vardı; dediklerine göre o azıcık tarlalar yabancıya gitmesin, yabancı el girmesin, toprak bölünmesin diye hep kendi yakın akrabalarıyla, teze çocuklarıyla evleniyorlardı. Kız çocuklarının adı, hükmü bu köyde de yoktu.

Hasanköy, benim Bulgaristan’da gördüğüm o sıcak, evlerin yan yana, bahçe kapılarının birbirine baktığı köylere hiç benzemiyordu. Evler birbirinden o kadar uzaktı ki, en yakını bile bize en az beş yüz metre ötedeydi. Her ev kendi başına bir dağ yamacına, bir kayanın ardına çekilmiş gibiydi. Ortadaki derenin kenarında kocaman bir alana yayılmışlardı ama topu topu fukara, fırın görmemiş küçük bir köydü burası. Muhtarın dediği gibi, köylülerin üçte ikisi hayvancılık yapıyordu ve kaldıkları evlerin hemen yan tarafı, hatta bazen odalarının içi hayvan doluydu. Kokular, sesler, koyun melemeleri birbirine karışıyordu.

Bizim için asıl zor olan ise ne evlerin uzaklığı ne de bu yoksulluktu… Biz onlara, onlar da bize çok yabancıydı. Köyde yaşayanların tamamı Kürt ve Alevi’ydi. Biz ise sınırın öte yanından gelmiş Sünni bir aileydik; inanışlarımız, dualarımız, yaşam biçimimiz, adetlerimiz birbirimizden tamamen farklıydı. 

Onların konuştuğu dili de tam anlayamıyorduk, kelimeler havada asılı kalıyordu. Ne biz onlara ayak uydurabildik ne de onlar bize tam anlamıyla el uzattı. Kendimizi koskoca, çıplak dağların ortasında, o çürük ağılanın içinde adeta dünyadan yalıtılmış, cam fanusa konmuş gibi yapayalnız hissettik.

Zaten babamın sabah kalkıp gideceği, elini süreceği hiçbir iş de yoktu burada. O azıcık tarım arazisi de yıllar, belki asırlar önce köyün birkaç zengin, sözü geçen ailesi arasında paylaşılmış, bitmişti. Bize ne bir karış toprak veren vardı ne de babamın çalışabileceği bir iş sahası. Kimsenin cebinde parayla işçi tutacak, amele çalıştıracak gücü yoktu ki…

Bu köyün yaşlıları, dizlerinde derman kalmadığı, gözleri uzağı seçmediği için mecburen hep köyde oturuyor, kerpiç duvarların dibinde dağlara bakıyorlardı. Ama gençler öyle değildi, yerlerinde duramıyorlardı. Bekçi, yaz ayları gelip de güneş tepede kavurmaya başladığında gençlerin toplanıp “Çukurova” dedikleri o uzak, o efsanevi yere, mevsimlik işçi olarak pamuk toplamaya gittiklerini anlattı. 

Babam bunu duyunca gözleri uzak ufuklara daldı, göğsünü kabartan derin bir iç çekti. Kendi kendine, “Biz de mi gitsek acaba Çukurova’ya?” diye mırıldanmaya başladı. Belli ki kafasında, o Atom Karınca zihninde yeni planlar, yeni yollar dönüyordu.

Duyduğuma göre, o Çukurova’ya çalışmaya giden gençlerin birçoğu bir daha bu dağ köyüne, bu yokluğa geri dönmüyormuş; büyük şehirlerde, Adana’da, Mersin’de kalıyorlarmış. O yüzden köyün nüfusu her yıl biraz daha azalıyor, kerpiç evler birer birer boşalıyordu.

Devlet bizi Bulgaristan’dan alıp, buradaki nüfus artsın, bu sınır boyları, bu dağlar şenlensin diye bu köye göndermişti belki. Ama yedi yaşındaki çocuk halimle bile gerçeği görmüştüm: Bu köyün kendi doğan gençleri bile burada duramayıp kaçarken, bizim bu yabancılıkta kalmamız imkansızdı. Biz de bu göçe, bu azalmaya dahil olmalıydık. Buradan gitmeliydik… Yoksa Halil Dedemin dediği gibi, aç kalacaktık.

26 Temmuz 1951 Perşembe, Hasanköy…

Dilsiz kardeşimizi toprağa veriyoruz…

Gözlerimi açtığımda oda kapkaraydı sanki, üstümüze bir gece perdesi çekilmişti. Güneş falan yoktu. Kulaklarımı patlatacak kadar acı, insanın içini, ciğerini parça parça eden bir çığlıkla fırladım yer yatağımdan. Anam… Kucağında iki yaşındaki kardeşim Şaban ile odanın içinde, o daracık kerpiç duvarların arasında bir o yana bir bu yana çılgın gibi, eksenini kaybetmiş bir dünya gibi dönüyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, göğsünü yumrukluyor, deliler gibi dövünüyordu.

“Yaavruum… Şaabanıııım… Doyamadığım Şaaabanıııım…” diye feryat ediyordu. Sesi öyle feci, öyle gayriinsani çıkıyordu ki, korkudan dizlerimin bağı çözüldü, titremeye başladım. Yanına koştum hemen, eteğine yapıştım.

“Ne oldu ana? Neden dövünüyorsun böyle, ne oldu bir söyle?”

Anam bana baktı; gözlerinden sicim gibi, toprağı delecek gibi yaşlar akıyordu. “Kardeşinizi, Şaban’ımı kaybettik oğul…” dedi hıçkırarak, sesi hırıltılıydı. “Ben dövünmeyeyim de kim dövünsün? Canım gitti oğul…”

“Dur bakalım ana… Belki uyuyordur, derin uykuya dalmıştır, yanlış görmüş olmayasın?” dedim. Sesim korkudan içime kaçmıştı, küçücük kalmıştım.

Tam o sırada, dışarıda kış için kütükleri, odunları baltayla kırmakta olan babam da anamın o ciğer yakan, dağları inleten ağıtlarını duymuş, elindeki baltayı fırlatıp telaşla odaya girmişti. Tek bir kelime bile konuşmadı. Yüzü kireç gibiydi. Dövünen, kendini yerden yere vuran anamın kucağından Şaban’ı usulca, incitmekten korkar gibi aldı.

Kardeşimin küçük kolları, bacakları babamın nasırlı kucağından aşağıya cansızca, kırılmış bir dal gibi sarkmıştı. Babam onu yer yatağının üzerine, beyaz çarşafın üstüne yatırdı. Elini titreyerek cebine attı; hani o her zaman yeleğinde taşıdığı, tıraş olduğu o küçük aynasını çıkardı. Şaban’ın küçücük, morarmış ağzına, burnuna yaklaştırdı. Zaman durdu. Odadaki herkes nefesini tuttu, uzun bir süre bekledi. Aynada tek bir zerre, tek bir buğu bile olmadı.

Babam aynayı yavaşça çekti, başını öne eğdi. Omuzlarının ilk kez bu kadar çöktüğünü gördüm. “Nefes almıyor Mehmet… Kaybetmişiz oğlumuzu” dedi. Sesi çok alçaktı, bir fısıltı gibiydi ama o sözler odanın çıplak duvarlarına çarpıp kurşun gibi kalbime oturdu. Gerçekten de kaybetmiştik Şaban’ımı… 

O fırtınalı, tren pencerelerinden baktığımız Bulgaristan göçünden sonra çektiğimiz o sefalete, anasız babasız geçen o upuzun, karanlık iki aya, doğru dürüst bir şey yiyememesine ve bu çürük hayvan ağılığındaki rutubete, bakımsızlığa küçücük, incecik bedeni dayanamamıştı işte. Anama tam kavuşmuşken, anne kokusuna, o sıcak göğse doyamadan sessizce kayıp gitmişti elimizden.

Ben bir köşede sicim gibi akan gözyaşlarım eşliğinde ağlarken, babam derin, dipsiz bir iç çekti. O, dini bütün, her şeyi Allah’tan bilen, kadere teslim olmuş bir adamdı. “Allah’ım böyle uygun görmüş, oğlumuzun bu dünyada daha fazla hırpalanmasını, acı çekmesini istememiş olmalı ki Cennetine, meleklerinin yanına aldı” dedi.

Ama hayat durmuyordu; ölüm ne kadar büyük olursa olsun, geride kalanların yapacak işleri vardı. Şaban’ı toprağa vermek için, bir de o resmi ölüm belgesi için köyün muhtarına haber verilmesi gerekiyordu. Babam gözyaşını içine akıtarak bana döndü, gözlerimin içine baktı:

“Mehmet, ben Muhtarı bulmaya gidiyorum. Ananıza dikkat edin, gözünüzü ayırmayın, kendine bizi üzecek bir şey yapmasın.”

Babam gitti. Ben yedi yaşında bir çocuktum ama o an, o ağılın içinde kocaman bir adam olmam, bir direk olmam gerekmişti. Bir yandan kendi gözyaşlarımı kollarımla siliyor, bir yandan da durmadan ağlayıp saçını başını yolan anamı teselli etmeye, onu Şaban’ın o buz gibi cansız bedeninden uzak tutmaya çalışıyordum.

Hemen Karahasanuşağı Köyü’ndeki dedemlere de bir çocukla haber uçuruldu. Akşamüzerine doğru, bozkırın kızıllığı dağlara vururken başta Halil Dedem ve Fatma Nenem olmak üzere; Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımlarla Cemile teyzem (biz ona tete derdik) koşa koşa, nefes nefese Hasanköy’e geldiler. Bizim o küçük, harabe ev feryat figanla, ağıtlarla doldu, taştı. Çok geçmeden babam da Muhtar ve bekçiyle birlikte kapıda göründü.

Büyüklerin kapı önündeki konuşmalarından anladım; bizim gibi uzak dağ köylerinde hükümet doktoru, hastane falan olmadığı için ölüm kağıdını köyün muhtarı kendi kalemiyle yazarmış. Muhtar kağıdı yazdı yazmasına ama bizim köyde ne minare vardı ne cami, ne de bir imam… O yüzden muhtar, köydeki “dede” dedikleri, herkesin önünde eğildiği hürmetli bir büyük amcaya, inanç önderine haber gönderdi.

O gün orada, o acının ortasında öğrendim; meğer insanların cenaze adetleri, duaları birbirine benzese de biraz farklı olurmuş. Muhtarın anlattığına göre, bu Alevi köyünde birisi ölünce arkasından “Öldü” demezlermiş; “Hakk’a yürüdü” derlerdi. Hakk’a yürüyen küçük Şaban’ımı beyaz bir örtüyle, Edirne’den getirdiğimiz o temiz kefenle sardılar. Sonra namaz kılınacaktı. 

Sünni köylerinde bu namazı cami imamları kıldırır, tekbir getirirdi ama burada her şeyi o Alevi dedeleri yaparmış. Manevi imamlık onların soyuna, ocaklarına aitmiş; o yüzden dışarıdan okumuş hocalara hiç gitmezlermiş.

Ahmet Akıncı Ailesi’nin o neşeli, o canımın içi üç numaralı evladı, küçük kardeşim Şaban için, 26 Temmuz 1951 Perşembe günü, o dağ köyünün, Hasanköy’ün geleneklerine göre cenaze namazı kılındı. Bu namaz bildiğim namazlara benzemiyordu; eğilmek, rükuya varmak, secdeye kapanmak yoktu. Herkes ellerini bağlamış, dimdik ayakta duruyordu. Büyükler kendi arasında buna “secdesiz namaz” diyordu.

Sonra bize yamaçta gösterdikleri o kupkuru, taşlık mezar yerinde, usulüne uygun olarak onu toprağın altına koyduk, üstüne kürekle toprak attık, dualar ettik. Hasanköylüler, o güne kadar bize uzak duran insanlar tek tek yanımıza gelip başsağlığı dilediler, acımızı paylaştılar, acı bizi bir anlığına akraba kıldı.

Ama eve, o harabe ağıla döndüğümüzde, evin içi artık büsbütün kapkaraydı. İçimizde tarifi imkansız, söndürülmesi imkansız kocaman bir yangın başlamıştı.

Yedi yaşındaki çocuk aklımla o yüksek dağlara, gökyüzüne bakıp düşündüm: Sen kalk, Bulgaristan’ın o güzel, sulak Karagözler köyünden “İnancımızı kurtaracağız, Türk toprağında daha özgür yaşayacağız” diye gönüllüce, serbest göçmen olarak buralara kadar gel… Sonra gel de Maraş’ın bu uçsuz bucaksız, çorak Elbistan köylerinden birinde, bir hayvan ağılığının dibinde ciğer parenizi, iki yaşındaki sabiyi toprağa ver…

Büyükler hep “ateş düştüğü yeri yakar” derler ya… Doğruydu. Şaban’ın ölümü hem Akıncı hem de Kurtuldu ailelerini cayır cayır, içten içe yakmıştı.

Ertesi gün Cemile teyzemle Kerim Dayım anam yalnız kalmasın diye bizimle kaldı; Kurtuldu ailesinin diğer üyeleri yürüyerek köylerine döndü. 

Anam tam bir hafta boyunca hiç kendine gelemedi. Yemedi, içmedi, bir yudum su bile boğazından geçmedi. Hemen her gün ağlayarak, saçlarını yolarak ciğer paresinin, Şaban’ının o taze mezarına gitti, toprağına sarıldı. Babamla çok korktuk; hani Edirne’deki o kötü ciğer hastalığı bu büyük üzüntüden, bu kederden tekrar nükseder diye ödümüz kopuyordu.

Hasanköy’deki o işsizlik, o koyu yalnızlık ve köylülerle aramızdaki o aşılmaz yabancılık yetmezmiş gibi, bir de Şaban’ımın öbür dünyaya göçü acılarımızın üzerine tuz biber ekmişti.

Muhacirliğimizin, bu topraklara ayak basışımızın daha ilk üç ayında, bu topraklara ilk canımızı, ilk kurbanımızı vermiştik.

O an henüz yedi yaşındaydım ve bilmiyordum; ama babamın kafasındaki o pamuk tarlalarına, Çukurova’ya doğru yola çıktığımızda, bu acıların, bu yolculukların gerisi de gelecekti…

Çukurova’ya gitme kararı…

Evimizin neşesi, canım kardeşim Şaban’ımızı o kapkara, taşlık toprağa vereli tam yirmi gün olmuştu. O meşum günden beri evimizin, o eski ağılın üzerine öyle ağır, öyle kurşun gibi bir sessizlik çökmüştü ki, sanki nefes almak bile göğsümüzü acıtıyordu. 

Karahasanuşağı Köyü’nden gelen Halil Dedemler cenazeden sonra birkaç gün yanımızda kalıp acımızı paylaşmışlardı. Giderken de anam yalnız kalıp delirmesin, biraz teselli bulsun diye Cemile teyzemle Kerim dayımı bizimle bırakmışlardı.

Teyzemle dayım ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Anamı bir an bile yalnız bırakmıyorlar, ocağı tüttürüyor, acısını azıcık da olsa unutturmak için etrafında çırpınıp duruyorlardı. Ama ne yapsalar, hangi teselli sözünü söyleseler fayda etmiyordu. Anamın kalbindeki o koca yangın bir türlü sönmüyordu; ne zaman kafamı çevirsem onu kenarda, parmaklarıyla Şaban’ın küçük giysilerini okşarken, “Şaban’ım da Şaban’ım…” diye gizli gizli, içine akıtarak gözyaşı dökerken görüyordum.

Anamın bu kadar eriyip bitmesinde, iğne ipliğe dönmesinde sadece kardeşimin acısı değil, bu uçsuz bucaksız gurbetlik, bu yalıtılmışlık duygusu da vardı, biliyordum. Yedi yaşındaki çocuk aklımla bile düşündükçe içim daralıyordu. 

Sen kalk, atalarımızın yüzlerce yıldır kök saldığı, toprağını, taşını, ağacını bildiğimiz o güzel Karagözler Köyü’nden ayrıl… Sonra gel, dilini tam anlamadığın, dinini, geleneklerini bilmediğin bu yabancı Alevi Kürt köyünde, dökülen bir hayvan ağılında yaşamaya çalış. Ne bir bağ vardı ne bir bahçe… Ekecek tek bir karış tarla yok, tohum yok. Babamın bizi geçindirebileceği, elimize ekmek vereceği tek bir kuruş gelir kapısı yok…

Üstelik köyde ezan sesi de yoktu, cami de yoktu. Oysa biz buralara dinimizi, inancımızı özgürce, baskı görmeden yaşayalım diye onca yolu göze alıp gelmemiş miydik? Neden o zaman böyle bir dağın başındaydık, neden bu ıssızlığın ortasındaydık?

Babam da durumun, bu çıkmaz sokağın farkındaydı; o da durmadan, geceleri gaz lambasının ışığında çareler arıyordu. Geçen gün köyün muhtarı ile derenin kenarında uzun uzun konuştuğunu gördüm. Yanlarına bir gölge gibi yaklaşıp dinledim. Babam muhtara düpedüz “geçim derdini”, ekmeğin nerede olduğunu soruyordu. “Muhtar,” diyordu, “bu köyde ne bağ var ne bahçe ne de tarım arazisi. Siz burada nasıl geçiniyorsunuz? Biz bu çocuklarla burada ne yiyip ne içeceğiz?”

Muhtar o her zamanki umursamaz, bozkırın ayazıyla sertleşmiş sesiyle anlatmaya başladı. Dediğine göre, bu köyde eli ayağı tutan, dizinde azıcık dermanı olan kim varsa, daha haziran ayı gelir gelmez “Çukurova” denen o uzak, o sıcak yere mevsimlik işçi olarak gidermiş. Tam beş ay boyunca orada, o kızgın güneşin, ağaların kırbacının altında çalışıp biriktirdikleri üç beş kuruş parayla da kışın gelip burada, bu dağ köyünde geçinirlermiş.

Babam muhtarın bu sözlerini dinledikten sonra kafasında her şeyi çözmüş, kararını vermişti. Akşam eve geldiğinde gözlerindeki o eski, kararlı ve çakmak çakmak bakışı gördüm. Bizim gibi Bulgaristan’dan gelen tüm Muhacirler bir yolunu bulmalı, o Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmeli ve bir daha da bu dağ köylerine, bize yar olmayan bu topraklara asla geri dönmemeliydi.

Hemen harekete geçti, durmadı. Elbistan’ın diğer köylerine, yamaçlarına dağıtılmış olan bizim Karagözler köylüleriyle gizli gizli, el altından haberleşmeler başladı. Babam, “Kim Elbistan kasabasına inerse baksın, sorsun; oralarda Çukurova’ya mevsimlik işçi arayan var mı, elçiler gelmiş mi öğrensin” dedi.

Çok geçmeden, 3 Ağustos 1951 Cuma günü, akşam vakti müjdeli haber geldi! Elbistan’a inen köylülerimiz, Çukurova’dan buralara kadar işçi toplamak için gelmiş olan ve adına “Elçi” ya da “Dayıbaşı” dedikleri bazı adamların işçi aradığını öğrenmişlerdi. Adana’nın Ceyhan tarafından gelen o elçilerden biriyle konuşup kesin olarak anlaştılar. Haber dalga dalga, Elbistan köylerindeki tüm Karagözlü muhacirlere duyuruldu. Birden bizim o sönük, yaslı evde, ağılın içinde bir telaş, bir hazırlık fırtınası başladı.

Herkes yatakları, yorganları yeniden denkleştiriyor, sicimlerle bağlıyordu. İçimde hem büyük bir kurtuluş heyecanı hem de bilinmeze dair bir korku vardı. Ama biliyordum; o pamuk tarlalarına, Çukurova’ya gitmek bizim tek kurtuluşumuz, tek yaşama şansımız olacaktı. Bu kayalık dağ köyünden, Şaban’ımızı, canımızın bir parçasını bıraktığımız bu hüzünlü Hasanköy’den gitmek, belki de yeniden hayata dönmek demekti…

Geri Dönüşü Olmayan Gün… 

Zaman 5 Ağustos Pazar gününü gösterdiğinde, güneş çoktan doğmuş, ortalık daha sabahtan kavrulmaya başlamıştı. Babam, sırtındaki çizgili gömlek sırıl sıklam olana kadar çalışmış; yataklarımızı, yorganlarımızı, birkaç parça bakır kap kacağımızı o köyün kapısına kadar gelen kocaman kamyonun kasasına yüklemişti. Kan ter içinde kalmıştı, alnındaki damarlar şişmişti. Kafasını kaldırıp etrafına bakındı, kaşlarını çattı.

“Geç kalıyoruz Mehmet,” dedi, sesi telaşlı ve gergindi, “Ananız nerede oğlum, nereye kayboldu bu kadın?”

“Buralardaydı baba…” dedim, etrafa, kerpiç duvarların arkasına bakındım ama anam sahiden ortalıkta yoktu. Kolundaki saate baktı babam, saat dokuz olmuştu bile. Şoför sabırsızca kornaya basıyordu.

O gün bizim için büyük, geri dönüşü olmayan gündü. Artık bu dağ köyünden, bize ekmek vermeyen, canımızı alan Hasanköy’den ayrılma vakti gelmişti. Bizi Çukurova’ya, o adını efsane gibi duyduğum pamuk tarlalarına götürecek olan “Elçi” amcanın kamyonu gelmiş, kapıda motoru homurdanarak, siyah dumanlar saçarak bekliyordu. Diğer Karagözler köylüsü muhacirler de toplanmıştı, herkes kasadaydı. Ama anam yoktu.

“Nereye gitmiş olabilir ki?” diye düşündüm. Aklıma birden o fukara, o taşlık mezarlık geldi. Ama daha dün hep birlikte küçük kardeşim Şaban’ımızın mezarına gitmiş, dualarımızı okumuş, toprağını öpüp onunla vedalaşmıştık. Yine de içime bir kurt düştü, kalbim sıkıştı. Büyük bir telaşla sağa sola koşup, “Anamı gördünüz mü?” diye sormaya başladım. Köyün yaşlılarından biri eliyle yukarıdaki yamacın arkasını işaret etti: “Ananız mezarlıkta…” dedi.

Anlaşılmıştı… Anam, daha bir ay önce o kara toprağa fırlatıp bıraktığımız ciğer paresini, Şaban’ımı burada tek başına bırakıp gitmeye elvermemişti kalbi, kopamamıştı ondan. Babamın peşine takılıp koşa koşa, taşlara çarpa çarpa mezarlığa doğru tırmandık.

Oraya vardığımızda içim parça parça oldu, yedi yaşındaki yüreğim ezildi. Anam, Şaban’ın o küçücük, henüz ot bile bitmemiş toprak yığınına sarılmış, deliler gibi, toprağı tırnaklarıyla kazır gibi ağlıyordu. Gözyaşları toprağı ıslatmış, sel olmuştu.

“Yavruuum… Şabanıııım… Seni buralarda, bu yaban dağlarda tek başına bırakıp nasıl gideceğiz? Gitsek de geriye nasıl geleceğiz, seni kime emanet edeceğiz?” diye öyle bir ağıt yakıyordu ki, gökteki kuşlar bile durup kanat çırpmayı bırakır, ağlardı. Babamla birlikte iki koluna girdik; yalvar yakar, dil dökerek, zorla kopardık onu kardeşimin mezarı başından. Anamın ayakları yere sürtünüyordu.

Anamı neredeyse sürükleyecek gibi götürüp o tozlu kamyonun kasasına bindirdik, bir köşeye, yorganların üstüne oturttuk. Babam etrafı, yükleri son bir kez kontrol etti. Bizi yolcu etmeye gelen, o bir haftadır bize yoldaş olan birkaç Hasanköylü ile aceleyle, helallik isteyerek vedalaştık. Kamyonun sahibi olan şoför amca zaten sabahtan beri sabırsızlanıp duruyordu; biz kasaya adımımızı atar atmaz gaza bastı, motor gürleyerek, kasayı sarsarak harekete geçti.

Bizi götüren bu elçiye büyükler “Dayıbaşı” da diyordu. Bizi Adana Ceyhan’daki tarlalara götürmek için bizden kamyon parası, yol parası falan almamıştı. Yol masrafını Çukurova’daki o büyük, ucu bucağı olmayan tarla sahibi zengin ağalar karşılıyormuş. Elçi amca yolda bize un, su, ekmek gibi en zorunlu şeyleri alacak, sonra kazandığımız o ilk pamuk paralarından, o nasırlı ellerimizin hakkından bu harcadıklarını tek tek, kuruşu kuruşuna kesecekti.

Hasanköy’den çıktıktan sonra kamyon diğer dağ köylerine de uğradı, yollarda durdu. Yaklaşık iki saat boyunca yoldaki diğer muhacir aileleri topladık. Karahasanuşağı’ndan Halil Dedemler de geldi; onlar yedi kişilik “Kurtuldu” ailesiydi, tam kadroydu. Biz Akıncı ailesi ise artık eksilmiştik, Şaban’sız kalmıştık, dört kişiydik. İlerleyen yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayılarımın evleneceği o güzel ablaların aileleri ve diğer köylüleri de sayınca, kamyon kasasında tam yirmi beş kişi olmuştuk! Koskoca, dertli bir muhacir ordusu gibiydik.

O kadar yatak-yorganın, bakır kap kacağın arasında, o daracık, tahta kasada zor da olsa herkes kendine oturacak, tutunacak bir yer buldu. Sürücü amca arkaya, kasaya bakıp kafasını salladı, “Ben bu kadar kalabalık ve bu kadar çok yük olacağını düşünmemiştim. Bu eski arabayla o koca, geçit vermez Gâvur Dağlarını nasıl aşacağız?” diye mırın kırın etti, kendi kendine söylendi. Ama elçi amca yan koltuktan eliyle “Hadi bas gaza, vakit geçiyor” işareti yapınca çaresiz yola koyulduk.

O Hasanköy ile Elbistan arasındaki elli kilometrelik taşlı, bozuk yolda kamyon fazla zorlanmadı; sarsıla sarsıla iki saatte Elbistan kasabasına ulaştık. Şoför amca orada biraz soluklandı, motorun kapağını açıp arabaya su koydu, harareti düşürdü. Ama asıl zorluk, asıl can pazarı ondan sonra, Elbistan ile Göksun arasındaki yetmiş kilometrelik karayolunda başladı. Bizim emektar, yorgun kamyon her rampada, her diklikte inim inim inliyordu, sanki ciğeri sökülüyordu.

Yolda karşımıza öyle keskin, ucu görünmeyen virajlar çıktı ki, çocuk aklımla “Bu koca araba buradan dönmez, uçacağız” dedim. Zaten o otuz virajın beş altı tanesinde kamyon tek seferde dönemedi; şoför direksiyonu kırdı kırdı yetmedi, geri vitese taktı. Araba geri geri kaçarken lastikler uçurumun kenarındaki boşluğa kadar gitti geldi; yüreğim ağzıma geldi, Mustafa’nın elini sımsıkı tuttum. Elçi amca kasadakilere arkaya doğru seslenip, “Buralar dar virajlardır, sıkı tutunun, ayağa kalkmayın!” diye bar bar bağırıyordu. Saat bire doğru, her yerimiz morarmış, sarsıntıdan sersemlemiş halde Göksun’a vardık.

Ama elçi amca yüzünü buruşturup, sigarasından derin bir nefes çekerek, “Asıl bela, asıl imtihan şimdi başlıyor” dedi. Göksun ile Maraş arasındaki o devasa, gökyüzünü kapatan Nurhak Dağlarını aşmamız gerekiyordu. Büyükler buralara “Gâvur Dağları” diyordu; yolları öyle kötü, öyle felekten sille yemiş yollardandı ki…

Boşuna Gavur Dağları Dememişler...

Elçi amcanın neden “Boşuna Gâvur Dağları dememişler” dediğini dağın eteklerine gelip yukarı doğru tırmanmaya başlayınca anladım. Şimdilerde yeni haritalarda Amanos Dağları ya da Nur Dağları yazıyorlarmış ama o gün bizim için orası düpedüz “Felaket Yolu”ydu.

Göksun’dan çıkalı biraz olmuştu. Kamyonun kasasından kafamı biraz kaldırıp aşağıya, boşluğa baktım ve korkudan hemen gözlerimi kapatıp yorganın altına saklandım! Yolun bir tarafı gökyüzüne doğru uzanan dik, çıplak bir dağ duvarı; diğer tarafı ise dipsiz, sonu görünmeyen kapkara bir uçurumdu. Ve o koskoca uçurumun kenarında, kamyonun aşağı kaymasını, tekerleğin boşa düşmesini önleyecek tek bir demir bariyer, tek bir dikili taş bile yoktu!

Üstelik benim bu dağlarla, bu dik yokuşlarla eski, kapatılmamış bir hesabım, derin bir korkum vardı… Daha dört ay önce, Bulgaristan’dan ilk gelip Maraş’tan Göksun’a doğru bu dağları tırmanırken, bindiğimiz o diğer kamyonun motoru birden “pat” diye stop etmişti. Araba geri geri kaçmaya başlamış, şoför freni tutturamamış, az kalsın hepimiz o uçurumdan aşağı yuvarlanıp ölecektik. O gün çocuk halimle çektiğim o ölüm korkusu, o çığlıklar yedi yaşındaki hafızama öyle bir kazınmıştı ki, şimdi aynı dağları, aynı uçurumları görünce tir tir titremeye başladım. Dişlerim birbirine vuruyordu. Mustafa’nın küçücük elini sımsıkı, canını acıtır gibi tuttum.

Yol yukarı çıktıkça coğrafya iyice çirkinleşti, sertleşti, vahşileşti. Hayatımda gördüğüm en dik, en tehlikeli, insanı yutan yol burasıydı. Göksun arkamızda kaldıkça hava soğuyor, o bildiğimiz ağaçlar, yeşillikler bitiyordu. Yerini sadece çıplak, gri kayalara, insanı sersem eden keskin virajlara bırakıyordu.

Bu yüzden buralı köylüler bu sarp dağlara “Şeytan Dağları”, yola da “Felâket Yolu” adını vermişlerdi. Biz bu felaket yolundan, bu azap yolundan hayatımızda ikinci kez geçiyorduk.

O meşum virajların her birinde, tekerleklerin altından uçuruma yuvarlanan taşların boğuk sesini kamyonun kasasında, ta iliğimizde hissediyorduk. Anam, kucağında Şaban’ın eksikliği, elleri boş kalmış, gözleri nemli ama muhacir metanetiyle bir dağ duvarına bakıyordu bir dipsiz karanlığa. Dudakları durmadan hareket ediyor, gizli dualar okuyordu. Mustafa ise korkudan yüzünü göğsüme gömmüştü, nefes bile almıyordu.

Ben, yedi yaşındaki Mehmet, bir yandan kardeşimi teselli etmeye çalışıyor, bir yandan da gözümü o küçük dikiz aynasından, şoför amcanın direksiyonu kavrayan nasırlı ellerinden ve alnından akan ter damlalarından ayıramıyordum. Gitmek, arkada koca bir sızı, bozkırın ortasında taze bir çocuk mezarı bırakmak demekti; ama önümüzde, o Gâvur Dağları’nın ardında, adını fısıltıyla, bir vaat gibi duyduğumuz Çukurova’nın sıcaklığı ve ekmek umudu vardı.

Şansımız vardı ki, kamyonumuzun sürücüsü çok usta, dağ yollarını yutmuş deneyimli bir amcaydı. Direksiyonu öyle bir kavrıyordu ki, gözünü yoldan, o ince çizgiden bir saniye bile ayırmadan o şeytan virajlarını birer birer yuttu, kamyonu uçurumun kenarından çekip aldı. İnim inim inleyen motorun o yırtıcı sesi, bozkırın sapsarı sessizliğini yırtarken, kazasız belasız, korktuğumuz o kötü şeylerin hiçbiri olmadan koca dağları geride bıraktık.

Kamyon kasasındaki yirmi beş insan, ölümün kıyısından dönmüş gibi derin bir “oh” çekti, herkes birbirinin yüzüne baktı. Akıncı ve Kurtuldu ailelerinin yirmi beş canı, kaderlerini o direksiyonu tutan ellere teslim etmiş, meçhule ve yeni bir hayata doğru sarsıla sarsıla ilerliyordu.

Önümüzde şimdi eski Maraş, onun da ardında ucu bucağı, sınırı görünmeyen o gizemli, o sıcak pamuk diyarı… Çukurova uzanıyordu!

Share Button