GÖÇ ANILARIM BÖLÜM 1

SUNUŞ
Anam Emine ve Babam Ahmet Akıncı anısına saygıyla…
Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ric’at hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir. K. ATATÜRK
Atatürk’ün o muazzam sözüyle başlamanın giriş metnine tarihi bir ağırlık katacağını düşündüm. Göçmenlerin, aslında sınır boylarında vatanı son ana kadar savunan ve geri çekilme hattını canı pahasına koruyan fedakarlar olduğunu hatırlatmak, göç sonrası Türkiyede maruz kaldığımız o “yabancı” muamelesine karşı verilebilecek en asil, en haklı cevaptır.
Bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıp, beş parasız, gönüllü ve “Serbest Göçmen” olarak göçmüştük 1951 yılında Bulgaristan’dan.
Zordu göçmen olmak… 1951’den 1981’e kadar, tam 30 yıl boyunca yerleşik bir düzen kuruncaya kadar sürekli göç yaşadık. Bu süre içinde, başlangıçta Maraş Elbistan’ın Hasanalili Köyü olmak üzere; Ceyhan pamuk tarlalarında mevsimlik işçilikten Osmaniye ve Mersin’e kadar dolaştık durduk. Aynı dil, aynı gelenek ve görenekler, ortak dini inanışlara sahip olmamıza rağmen, öz vatanımızda yabancı muamelesi gördüğümüz zamanlar oldu. Araf’taydık. ”Ne İsa’ya ne de Musa’ya” deyimi, tam da bizler için söylenmişti.
Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu anlatmalıydım. Bu yüzden ”ANILAR’’ başlığı altında yaşam serüvenimizi bir yazı dizisi haline getirerek paylaşmak istedim. Geçmişimizi bilelim ki hem kendimizi hem de ülkemizi ona göre yönlendirelim diye düşünmüştüm. Öyledir çünkü; bilmek, geleceği yönlendirmektir…
Bulgaristan, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer almıştı. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girdi. Ülkedeki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırıldı ve Alman karşıtı gruplar iktidara geldi. Bu süreçte, sınıfsız bir toplum yaratma bahanesiyle, Bulgaristan’da yaşayan Türk ve Müslüman-Türklere karşı asimilasyon politikası başlatıldı.
Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti. Çünkü Türklerin Anadolu’ya göçleri, Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından kritik bir faktördü. Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin “gerçek” hüviyetine kavuşabilmesi, bölgeden bir an önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden tarihin en büyük Türk göçleri hep Balkanlardan oldu. Yüzyıllarca hiç durmadan devam etmiş olan bu göçler, belli aralıklarla hep tekrarlandı. Türkiye tarihinde “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok iz bırakan dönüm noktaları oldu.
Bulgaristan’da 1984 yılından itibaren Türk azınlığa vahşi bir asimilasyon politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göç kararı aldı. Bu büyük zulmün mimarı, dönemin Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov ’du.
Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan gizli belgeler, Bulgaristan Devleti’nin bu asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle yürüttüğünü ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan Politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş / Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir siyaset başlatmıştı. Bu siyaset, ülkedeki Türklere kimliklerini koruyarak yaşama hakkı tanımıyordu.
Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik yürüttüğü bu politikaları ancak 22 yıl sonra kabul edebildi. Bulgar Parlamentosu; isim değiştirme, ibadet yasağı, ana dilde konuşma yasağı ve zorunlu göç gibi etnik temizlik kampanyalarını kınayan bildiriyi 11 Ocak 2012’de kabul etti. Bu bildiri, Bulgaristan devletinin Türklere karşı girişilen asimilasyon kampanyasını resmi olarak kabul eden ilk belge olması açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu tarihi kabulden sonradır ki göç dalgası tekrar tersine dönmüş ve çifte vatandaşlık konusu gündeme gelmiştir. Bu günlerde ise, ataları Bulgaristan doğumlu olanlar yeniden Bulgaristan vatandaşı olabilmek için evrak toplamaya başlamışlardır. Başlamışlardır; çünkü kendilerini bugün Türkiye’de de tamamen güvende hissetmemektedirler…
Balkanlara gönüllü ve zorunlu göçler…
Osmanlı Beyliği, 1300’lü yılların başında Bizans’a komşu, uçtaki bir sınır bölgesinde filizlendi. Ancak bu küçük beyliğin cihanşümul bir devlete dönüşmesindeki en etkili rolü, hiç şüphesiz Rumeli’ye geçiş oynadı.
Osmanlı’nın asıl büyük gelişmesi ve kurumsallaşması Rumeli topraklarında gerçekleşti; öyle ki Edirne, devletin ikinci başkenti oldu. Bu yalın gerçekten hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Osmanlı Devleti, aslında Rumeli güdümlü bir Türk-İslam devletiydi. Bugün “Anavatan” ve “Anadolu” olarak kabul ettiğimiz pek çok kadim şehrimizin fethi bile, Rumeli’de fethedilen şehirlerden çok daha sonra gerçekleşmiştir.
Osmanlı, Rumeli’deki kalıcılığını sağlamak, fethedilen toprakları hem şenlendirmek hem de güvenli kılmak adına dahi bir iskan ve sürgün politikası uyguladı. Anadolu’daki pek çok Türkmen grubu, göçer evliler ve köklü aileler, planlı bir şekilde Rumeli’ye taşındı. Bu yerleşimlerde öncelikle ailelerin gönüllü olması istendi; gönüllülük esası yetmediğinde ise devlet gücüyle zorunlu sürgünler yapılarak fethedilen bölgelere iskan ettirildiler.
On dördüncü yüzyılın ortalarında Türklerin Rumeli’ye adımı, Balkanlar’ın tarihinde geri dönülmez bir dönüm noktası oldu. Bu sayede Osmanlı Beyliği devasa bir imparatorluğa dönüştü ve bu topraklarda tam 600 yıl sürecek bir nizam kurdu.
Balkanlar’ın dağlık ve engebeli ülkelerinden biri olan Bulgaristan’da hüküm süren İkinci Bulgar İmparatorluğu, tam da bu dönemde, 14. yüzyılın sonlarında iç karışıklıklarla dağılmış ve ortaya çok sayıda küçük krallık çıkmıştı. Osmanlı, bu siyasi bölünmüşlüğü bir fırsat bilerek Bulgar topraklarının fethine girişti.
Takvimler 1389 yılını gösterdiğinde, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Şumnu bölgesini fethetti. İşte benim doğduğum, çocukluğumun geçtiği Karagözler Köyü de tam olarak bu stratejik bölgenin kalbinde yer alıyordu.
Şumnu, Osmanlı dönemi boyunca sıradan bir yerleşim yeri değil; imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekatlarında hayati önem taşıyan bir askeri üs ve doğal bir kale vazifesi gördü. Anadolu’dan getirilerek Şumnu ve Deliorman bölgesine yerleştirilen inançlı ve savaşçı Türkmenler, Osmanlı’nın buradaki “ileri karakolu” oldular. İmparatorluğun Viyana kapılarına kadar büyümesini sağlayan o muazzam lojistik ve askeri gücün arkasında, bu topraklara kök salan Türk nüfusunun sarsılmaz varlığı yatıyordu.
*Bu bölüm, göç hikayemizin ardındaki o derin kökleri ve tarihsel adaleti mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor. Evimizi, topraklarımızı, Deliorman’ı ve Sakar Balkan’ı bırakıp Türkiye’ye doğru yola çıkarken, aslında yabancı bir diyarı terk etmiyorduk; altı yüz yıl önce atalarınızın kanıyla, canıyla, emeğiyle vatan kıldığı topraklardan koparılıyorduk.
Osmanlı Balkanlarda…
Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyılın ortalarından itibaren Balkanlar’da tam 550 yıl boyunca adaletiyle, nizamıyla hüküm sürdü. Bu uzun asırlar boyunca Osmanlılar; Balkan coğrafyasına kültürel, siyasi, ekonomik ve dini alanlarda asla silinmeyecek derin izler bıraktılar. Bu köklü hakimiyetin hikayesi, üç ana büyük dönemde özetlenebilir.
İlerleyiş ve Hakimiyetin Sağlanması (1354-1683): Osmanlı askerleri, 1354 yılında Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa komutasında Gelibolu’dan Rumeli topraklarına ilk adımı attı. Bu kutlu yürüyüş; Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarıyla taçlanarak Balkanlar’da adım adım sarsılmaz bir hakimiyete dönüştü.
Hakimiyetin Zayıflaması ve Gerileyiş (1683-1821): 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması’nın yenilgiyle sonuçlanması, ne yazık ki sonun başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda merkezi otorite zayıfladı; milliyetçilik akımları, isyanlar ve ağır savaşlar neticesinde büyük toprak kayıpları yaşandı.
Hakimiyetin Yıkılışı ve Çekilme (1821-1913): 19. yüzyıl, Balkanlar’daki topraklarda tam bir can pazarına dönüştü. Özellikle bizim de kaderimizi tayin eden 93 Harbi sonrasında milyonlarca Türkün Anavatan’a doğru acı dolu geri dönüşü başladı. Bu büyük yıkım, 1913 yılında Balkanlar’dan tamamen çekilmek zorunda kalışımızla nihayete erdi.
Osmanlı Devleti’nde Sultan İkinci Mahmut dönemine kadar, devletin coğrafi ve siyasi bütünlüğünü simgeleyen iki ana bayrağı vardı. Bunlardan ay-yıldızlı al bayrak Anadolu’yu ve Asya eyaletlerini temsil ederken; ay-yıldızlı yeşil bayrak ise doğrudan doğruya devletin gözbebeği olan Rumeli topraklarını, yani Rumeli Beylerbeyliğini simgelerdi. Resmi belgelerde bu iki bayrağın yan yana dalgalanması, devletin iki coğrafi parçadan oluşan kudretli bütünlüğüne yapılan en net vurguydu.
Rumeli Eyaleti, Osmanlı’nın tarihteki ilk eyaletiydi ve ilk fetihlerin hemen ardından 1362 yılında kurulmuştu. Sınırlar genişledikçe Bosna, Budin, Eğri, Kanije, Niş, Silistre, Temeşvar, Uyvar, Varat ve Vidin gibi yeni beylerbeylikleri de buraya eklendi.
Ancak en çarpıcı olanı, devletin kalbinin nerede attığını gösteren protokol sırasıydı: Rumeli Eyaleti 1826 yılında lağvedilene kadar, Osmanlı Devleti’nin devlet protokolünde ilk sırada daima Rumeli Beylerbeyi yer alırdı. Anadolu Beylerbeyi ise protokolde ancak ikinci sırada kendine yer bulabilirdi.
1826 yılında ordu ve idari reformlar neticesinde Rumeli Beylerbeyliği kaldırıldı; yerine Selanik, Yanya, Manastır ve Edirne eyaletleri kuruldu. Bu tarihten sonra ay-yıldızlı yeşil bayrak yerini tamamen al bayrağa bıraktı ve al bayrak devletin tek resmi sancağı oldu. Fakat Rumeli’nin hatırası ve devlet için taşıdığı hayati önem o kadar büyüktü ki, 1856 yılında tasarlanan o ihtişamlı resmi Osmanlı Arması’nda, yeşil zeminli Rumeli bayrağı kendine ayrılan o asil yerini korumaya devam etti.
İşte bizler; 1951 yılının o karlı Mart gününde, cepte pasaport, yürekte Anavatan hasretiyle yola çıkarken, aslında Osmanlı’nın yüzyıllarca gözünden sakındığı, protokolde başköşeye oturttuğu, yeşil sancağın dalgalandığı o asil topraklardaki savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, imparatorluğun hafızasını da taşıyorduk.
Balkanlarda Bulgaristan Türkleri…
Bulgaristan Türkleri, bu topraklarda geçici birer misafir veya sonradan gelmiş bir azınlık asla olmamışlardır. Kökleri bin yıl öncesine uzanan bu halk; kuraklık sebebiyle Orta Asya’dan batıya göç eden, 11. yüzyılda Balkanlar’a ve Karpatlar’a kadar ilerleyen Kıpçak Türkleri (Proto-Bulgarlar) ile 14. yüzyıldan itibaren Anadolu üzerinden planlı bir şekilde bölgeye yerleştirilen Oğuz Türklerinin asil soyundan gelmektedir. 16. yüzyıla gelindiğinde Bulgaristan nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Tuna Nehri ile Balkan sıra dağları arasını kendilerine kalıcı bir yurt edinmişlerdi.
Ancak tıpkı bir karabasan gibi çöken 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında her şey tersine döndü. Osmanlı’nın çekilmesiyle birlikte, Türk nüfusunu eritmek amacıyla planlı bir “Bulgarlaştırma” politikası başlatıldı ve bu zulüm 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sistematik olarak devam etti. Camilerin yıkılması, kiliseye çevrilmesi, Türklerin zorla vaftiz edilerek Hristiyan ayinlerine tabi tutulması, bu asimilasyonun en acımasız yüzüydü.
Buna rağmen Bulgaristan, imparatorluk yıkıldıktan sonra Türkiye sınırları dışında en yoğun Türk nüfusunun yaşadığı coğrafya olarak kaldı. Tam da bu yüzden, Balkanlar’da en uzun ve en ağır baskılara maruz kalan Türk toplumu oldular.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya yeni bir kutuplaşmanın içine girdi. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Boğazlar’da askeri üs ve Doğu Anadolu’dan toprak talep etmesiyle başlayan Sovyet-Türk gerginliği, Moskova’nın uydusu haline gelen Bulgaristan’a da aynen yansıdı. Bulgar hükümeti tamamen Sovyet güdümünde bir dış politika izliyordu.
Müslüman Türklerin komünist rejim altındaki “sosyalist değişimlere” ve dinsizlik propagandalarına direnmesi, Bulgar yönetimini rahatsız ediyordu. Rejim, sınır boylarında yaşayan bu muhafazakar Türk nüfusuna güvenmiyor; onları Anavatan Türkiye’nin “potansiyel ajanları” ve sınır güvenliğini tehdit eden unsurlar olarak görüyordu.
Çözümü haince bir planda buldular: Türkleri sınır boylarından tamamen temizlemek, yerlerine Bulgar nüfusu yerleştirmek ve Türkleri topluca Türkiye’ye sürmek.
Bulgar hükümeti, planını devreye sokmak için 30 Ağustos 1950 tarihinde Türk hükümetine sert ve ani bir diplomatik nota verdi: “Üç ay içinde 250.000 Türk göçmeni kabul edin.”
Amaç, Türkiye’yi ekonomik ve lojistik olarak çökertecek bir mülteci krizi yaratmaktı. Genç Türkiye Cumhuriyeti, bu kadar kısa sürede bu denli devasa bir kitleyi hemen kabul edemeyeceğini bildirdi ancak soydaşlarını da kaderine terk etmedi. 1925 yılında imzalanan Türkiye-Bulgaristan Oturma Sözleşmesi’ne dayanarak, gönüllü göç etmek isteyenlere konsolosluklar aracılığıyla hızla vize verilmeye başlandı. Öyle ki, 1 Ocak ile 30 Eylül 1950 arasında tam 212.150 soydaşımıza giriş vizesi sağlandı.
Ancak Bulgaristan, Türkiye’nin sosyolojik yapısını bozmak amacıyla Türklerin yanısıra binlerce Çingeneye de alelacele pasaport ve çıkış vizesi vererek trenlere bindirmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti, dış ülkelerden gelecek bu grupları kabul etmeyeceğini belirterek 7 Ekim 1950 tarihinde sınır kapılarını tamamen kapattı. Sınır kapılarının kapanması, iki ülke arasında ipleri kopma noktasına getiren büyük bir diplomatik krize dönüştü.
Bu büyük krizlerin, sınır kapatmaların ve zorunlu sürgünlerin gölgesinde, aralarında bizim ailemizin de bulunduğu binlerce insan 1951 yılında yollara döküldü. Bu göçler Bulgaristan’daki Türk nüfus oranını ciddi şekilde azaltsa ve Türkiye’de büyük bir nüfus yoğunluğu oluştursa da, arkada kalan soydaşlarımız tüm baskılara rağmen kimliklerini ve nüfus güçlerini korumayı başardılar.
İşte babam Ahmet Akıncı’nın 1951 Mart’ında pasaportları eve getirdiğinde bahsettiği o büyük vizeler, pasaportlar ve “Serbest Göçmen” olma kararı, bu devasa devletlerarası restleşmenin tam ortasında alınmıştı. Biz, o kapıların açılıp kapandığı, diplomatik savaşların yaşandığı dondurucu günlerde Anavatan’a sığınmaya çalışan 154 bin candan sadece on aileydik…
93 Harbi-Balkanlarda tersine sürgün...
Evvel emirde, takvimler 1877’yi gösterdiğinde patlak veren o amansız Osmanlı-Rus Harbi, koca bir imparatorluğun göğsüne inen bir balyoz gibi tam bir yıl sürmüştü. Rus orduları, vatan müdafaası yapan mücahitlerin etten duvarlarını aşarak holding holding, adım adım ilerlemiş ve payitahtın kapısına, İstanbul Yeşilköy’e —o günkü adıyla Ayastefanos’a— kadar dayanmıştı. Osmanlı Devleti, boğazına dayanan bu kanlı süngünün zoruyla, tarihin en ağır ahitnamelerinden biri olan Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.
Bu uğursuz antlaşmayla Rusya, Balkanlar’ın bağrında kendi güdümünde devasa bir Bulgaristan Krallığı kurdurmakla kalmıyor; Anadolu’nun serhad kaleleri olan Ardahan, Artvin, Kars, Doğubeyazıt, Eleşkirt ve Batum’u da birer ulu sancak gibi koparıp kendi mülküne katıyordu. Çanakkale ve İstanbul Boğazları, barışta ve savaşta tüm yabancı gemilerin fütursuzca geçeceği birer koridor haline geliyor; asırlık devletimiz, Rus sarayına 245 milyon Osmanlı Altını gibi ezici bir savaş tazminatı ödemeye mahkûm ediliyordu.
Çünkü Rusya, Balkanların her bir sokağında o sinsi Panslavizm politikasını ilmek ilmek dokumuş, yüzyıllarca adaletle hükmettiğimiz o topraklarda Osmanlı’ya karşı etnik isyanların fitilini ateşlemişti.
Lakin bu dehşetli haritanın dünyayı yutacağını gören Batı Avrupa devletleri feryat edince, Ayastefanos’un mürekkebi kurumadan geçerliliğini yitirdi ve yerine Berlin Antlaşması imzalandı. Bu yeni nizamla, koca Tuna Vilayeti’nin kalbi sayılan Sofya, Vidin, Rusçuk, Tırnova ve Varna Sancakları üzerinde, Osmanlı’ya zahiren bağlı ama ruhen kopmuş küçük bir Bulgar Prensliği kuruldu. Avrupalı devletler ve Rusya el ele vermiş, Türkün izini Rumeli’den kazımak için şer ittifakı kurmuşlardı.
İşte o an, tarihin nehri tersine akmaya başladı… Osmanlı’nın ihtişamlı ve güçlü olduğu asırlarda Anadolu’dan gürül gürül Rumeli’ye, Balkanlar’a akan o muazzam Türk göçü; imparatorluk zayıf düşüp boynu bükülünce tam tersine döndü. Yüzünü güneşe dönmüş ayçiçekleri gibi, kırılan tüm kollarımız yeniden can evine, Anadolu’ya doğru hicret yollarına düştü.
Bulgar milli devletinin hamiliğini yapan Rusya, bu topraklardan Türkün varlığını sürmeyi adeta ilahi bir zorunluluk haline getirmişti. Çünkü Balkanlar’da kurulmak istenen o yeni devletlerin kendi öz hüviyetlerine kavuşabilmesi, bu bereketli topraklardan Türkün sesinin, Türkün nefesinin bir an evvel kesilmesine bağlıydı. Bu amansız tasfiye yüzünden, tarihin en büyük, en kanlı göç dalgaları Balkan topraklarında yaşandı. Bizler, Karagözler Köyü’nün o vakur sakinleri de, asırlar önce gidenlerin asırlar sonra dönen son neferleri, o bitmez tükenmez büyük hicretin son artçılarıydık. Bu geri dönüşün kapısı bir kez aralanmıştı ve arkamızdan gelecek olanlarla, sonraki yıllarda da oluk oluk akmaya devam edecekti.
Anavatan topraklarında bu acı tarih; “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve asırlar sonra yürekleri yakacak olan “89 Göçü” olarak anılacaktı. Lakin bu trajedilerin en ağırı, en kanlısı hiç şüphe yok ki 93 Harbi’ydi. O günlerde yaşanan büyük insani dram dolayısıyla, Balkanlar’ın ve Kafkasya’nın o dondurucu dağlarında, sayıları bir milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı evini, barkını, atasının mezarını bırakarak mülteci konumuna düşmüş, yollarda kırılmıştı.
Oysa biz o topraklara yabancı değildik. 1389 yılında, dualarla ve fetihlerle girdiğimiz Bulgaristan, 1878’deki o hazin kopuşa kadar, tam 500 yıl boyunca Osmanlı’nın sarsılmaz hakimiyetinde, adalet mülkünde kalmıştı. Yarım milenyum boyunca yurt bildiğimiz topraklardan, o meşum ’93 Harbi’nden sonra parça parça çıkmak zorunda kalmıştık. Ve o topraklarda, yeni kurulan Bulgar Prensliği’nin sınırları içinde kalan canlarımız, din kardeşlerimiz ise tarihin sayfalarına mahzun bir isimle, “Bulgaristan Türkleri” olarak geçecekti.
Ulu Osmanlı Devleti, ne acıdır ki kaybettiği her savaştan sonra, geride bıraktığı toprakların feryadını bağrına basmış, o topraklardan kitleler halinde göçler almıştı. Balkanlar’da ve Bulgaristan’da bizlere reva görülen bu amansız sürgünlerin, bu göçlerin temel nedeni tek bir kelimede gizliydi: Asimilasyon. Bize biçilen kader belliydi; ya dinimizden, dilimizden, Türklüğümüzden vazgeçip asimile olacak, o sinsi çarkın içinde yok olup gidecektik; ya da canımızı, namusumuzu ve mukaddesatımızı kurtarmak için zorla göç edecektik.
İşte bu yüzden, yüzyıllar boyunca hiç durmadan, adeta kuruyan bir çeşmenin sızıntısı gibi devam eden Türk göçleri, tarihin belli aralıklarında bir volkan gibi patlıyor ve bizleri yollara savuruyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nda Bulgaristan...
İkinci Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, Almanya’nın yanında yer alarak Mihver Devletleri’ne katıldı. Mihver Devletleri, II. Dünya Savaşı sırasında Müttefik Devletler bloğuna karşı savaşan ülkelerden oluşan bir ittifaktı.
Bu ittifakın temel üyeleri Almanya, İtalya ve Japonya idi. Mihver Devletleri’nin diğer üyeleri arasında Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Finlandiya, Bağımsız Hırvatistan Devleti, Vichy Fransası, Arnavutluk, Habeşistan, Mançukuo, Tayland, Burma ve Irak bulunmaktaydı.
1941 yılında Almanya, Bulgaristan’ı işgal etmeden önce Bulgaristan, Mihver Devletleri’ne katılmayı kabul etti. Bulgaristan, savaş boyunca Almanya’nın müttefiki olarak hareket etti ve Yugoslavya ile Yunanistan’ın bazı bölgelerini işgal etti.
1944 yılında, Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle birlikte Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan’a girdi ve Bulgaristan’daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırıldı. Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) iktidara geldi.
Kendisini Enternasyonalist, Marksizm-Leninizm’in örnek uygulayıcısı, ülkedeki azınlıkların koruyucusu olarak gösteren Bulgaristan Komünist Partisi’nin (BKP) Türklere, Müslümanlara ve diğer azınlıklara ilişkin politikası, zamana ve olaylara göre değişiklik göstermişti.
Parti, Türkler dâhil tüm azınlıkların desteğine ihtiyaç duyduğu zamanlarda ılımlı politikalar güderken, ihtiyacı kalmadığı zamanlarda sert bir siyaset izlemişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşizme ve kapitalizme karşı silahlı mücadeleye giriştiği dönemde Türklere, Yahudilere, Ermenilere, Rumlara ihtiyacı olmuştu.
İktidara geldiklerinde siyasi, sosyal ve ekonomik haklarda tam eşitlik, birlik, beraberlik, kültürel alanda ise özerklik ve serbestlik vaat etmişlerdi. Aralık 1944’te Türk azınlığın temsilcileri ile yaptıkları görüşmelerde Azınlık temsilcileri, devrimden sonra bile, faşist dönemden kalma ayrımcılığın devam ettiğini ifade etmişlerdi. BKP’de ayrımcılığın sona ereceği konusunda söz vermişti.
BKP yöneticilerinin Şubat 1948’de yaptığı kongrede kabul edilen program sayesinde, azınlıklarda, tam bir özgürlük havası esmişti. Sözkonusu programa göre Bulgaristan’daki azınlıklara ana dillerinde eğitim yapma hakkı verilecekti.
BKP yönetimi, bir yandan peş peşe özgürlükler ilan ederken diğer taraftan, Rusya’nın telkinleriyle ülkedeki Türklerin dışladı. Güven duyulmayacak azınlık olduğuna, bir bölümünün Bulgaristan’dan gönderilmesine karar verdi. BKP Milli Şurasına bağlı Azınlık Komisyonu kuruldu. 1949’dan itibaren de Türklerin, Bulgaristan’dan gönderilmesine yönelik somut adımlar atılmaya başlandı.
10 Ağustos 1950’de Bulgar Hükümeti bir nota ile Türkiye’ye göç etmek isteyen 250.000 Türk’ün üç ay içerisinde Türkiye’ye kabul edilmesini istemişti. Gerekçe olarak da, Demokrat Parti yönetiminin Bulgar düşmanlığı, Bulgaristan Türklerine olumsuz şekilde yansıdığını, tarımda Bulgaristan’ın yıllık üretiminin düştüğü öne sürülmüştü.
Türkiye’nin Sofya Elçisi Şefkati İstinyeli, yaptığı açıklamada 250 bin kişinin 3 ayda, pasaport ve vize işlemlerinin yetişmeyeceğinden, Türkiye’ye gitmesi olası değildi. Bulgarların askerî kamyonlarla sınıra getirdikleri göçmenlere, eziyet olsun diye Kapıkule-Edirne yolu yaya yürütülmekteydi. Türkiye tarafından protesto edildi.
Bulgar Hükümeti, 22 Eylül 1950 tarihinde Türkiye’ye ikinci bir nota vererek Türk azınlığa kötü davranıldığını reddederek, Türklerin Türkiye’ye kayıtsız şartsız kabul edilmelerini istedi.
İktidarda bulunan Demokrat Parti, göçmenleri yerleştirme problemleri ile uğraşırken, Türk yasalarına ve özellikle 2510 sayılı yasaya göre, ancak Türk soyundan insanlar Türkiye’ye göçmen olarak alınabiliyordu. Çingeneler Türk soyundan sayılmıyordu. Türk Dışişleri Bakanlığı, 6 Ekim 1950’de, Çingenelere giriş ve transit vizesi verilmemesini konsolosluklara bildirdi. Çingenelerle birlikte Bulgar ajanlarının da Türkiye’ye giriş yaptıkları duyumu alınmıştı.
Ekim 1950’de Türkiye-Bulgaristan sınırı giriş ve çıkışlara kapatıldı. Bulgar Hükümeti de Türklere ülkeyi terk etmeleri için 48 saat verdi. Bu süre sonunda sınırı geçemeyen Türkleri hayvan taşımada kullanılan tren vagonlarına bindirerek göç etmeye zorladı.
Ayrıca Bulgarlar; Kırcalı, Mestanlı, Darıdere, Kuşkovak ve Çorbacılar’dan topladıkları 70 vagon dolusu Türk’ü Bulgaristan’ın kuzeyine ve batısına sürdü.
Türkler, Bulgar Hükümeti’ne, henüz taşınmaz mallarını ve hayvanlarını satamadıklarını, pasaportlarını çıkaramadıklarını bildirdilerse de, Bulgar Hükümeti göçmenleri göçe zorlamaya devam etti. 100 bin leva değerindeki bir araba satılığa çıkarıldığında, birkaç bin levaya dahi alıcı bulunamamaktaydı. Yeni alıcının mallıa bir bahane ile hükümetin el koyması daima mümkündü. Müşterisizlikten satılamayan ve götürülemeyen Emek Kooperatiflerine aktarılmaktaydı.
Türkler, tren istasyonlarında günlerce aç bırakıldıktan sonra, tüm göçmen kafilelerinin trene binmesi için 20 dakikalık zaman bırakılmaktaydı. Üstelik, insanları ve eşya katarlarını ayrı zamanlarda nakletmekteydi. Diğer taraftan, göçmenler nakliye için Bulgaristan’a ücret ödemek zorundaydılar. Bütün bunlar Bulgaristan’dan göçenlere yapılan işkenceler olup, hastalıkların yayılmasına göz yumuluyordu.
Türk Hükümeti, Bulgar Hükümeti’nin yayınladığı notanın devletlerarası yazışma nezaketinden uzak olduğunu, Türklerin taşınabilir mallarının Türkiye’ye ücretsiz getirilmesine izin verilmesini istedi.
İzin verilmediği gibi, Bulgaristan komünist yönetimi bölgede yaşayan Türklerden ağır vergiler almaya, köyde üretim yapan Bulgar Türklerinin ürettikleri ürünlerin önemli bir bölümünü devlete vermesi için baskı yapmaya, Türk çocuklarını Truduvak adı verilen işçi asker taburlarına alınarak ağır işlerde çalıştırmaya, okul çağındaki çocukları alıp Brigadir adı verilen kısa süreli işçi taburlarında çalıştırmaya başladılar.
1951 yılı Şubat ayı ortalarına geldiğinde, Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 86 bin civarına ulaşmıştı. Her gün en az 800 göçmen Türkiye’ye giriş yapmaktaydı. Yaşanan en büyük sıkıntılardan biri Türkiye sınırına Bulgaristan tarafında yapılan yığınaklardı. Bulgaristan, Türkiye ile yaptığı anlaşma gereğince her gün en fazla 800 göçmen göndermeyi taahhüt ettiği hâlde Svilengrad hududuna 20-25 bin göçmen yığılmıştı.
Bulgaristan’da yaşayan Türklerin nüfus oranlarını azaltmak için, planlı bir şekilde başlatılan Bulgarlaştırma politikaları 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar da devam etti.
1984 yılından itibaren, Türk azınlığa şiddetli bir asimile politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göçe karar verdi. Bu büyük zulmün mimarı dönemin Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov ’du.
Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan belgeler, Bulgaristan Devleti’nin asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle uyguladığını ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş-Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir asimilasyon siyaseti başlatmıştı.
Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik 1984 ve 1989 yılları arasında uygulanan asimilasyon politikalarını 11 Ocak 2012’de kabul etti.
Ayrıca, asimilasyona uğrayan Türklerden özür dileyerek, çifte vatandaşlık hakkını tanıdı. Özellikle, 1989 yılı sonrasında Türkiye’ye göç edenleri Bulgar vatandaşlığına aldı. Önceki yıllarda asimilasyona uğrayan Bulgar vatandaşları ve çocuklarını tekrar Bulgar vatandaşlığına alacağını söyledi gerekli evrakları toplayanlar için.
Asimilasyona uğrayarak gelen Türkler, demokratik haklar sıkıntısı nedeniyle, Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan vatandaşlığı için sıraya girdiler.
ASİMİLASYON VE GÖÇ
“İnsanın çocukluğu, anne ve babasının gölgesinin büyüklüğü kadardır derler.
Geriye dönüp baktığımda, o gölgenin beni en çok sardığı, her şeyi ilk kez bilinçle izlemeye başladığım o eşikte buluyorum kendimi.
Yedi yaşımdaydım. Her şey, o yaşın getirdiği o masum ve meraklı gözlerle başladı…”
Doğduğum Köy Karagözler…
Atalarımın altı asırdır can suyu verdiği, üzerinde doğup büyüdüğü ve bağrında can verdiği Karagözler Köyü; Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, rüzgarını Karadeniz’den alan Şumnu ilinin Preslav ilçesine bağlı, o havalinin en gelişmiş, en mağrur Türk yerleşimlerinden biriydi.
Köyümüzün bağlı olduğu ulu Deliorman bölgesi, adını eski çağlardan beri sahip olduğu o sık, karanlık ve gizemli ormanlarından alırdı. Coğrafi olarak azametli Balkan Dağları ile nazlı Tuna Nehri arasında uzanan bu topraklar, ucu bucağı görünmeyen, son derece bereketli bir ovaydı. En eski sakinleri Traklar olan bu kadim coğrafyanın kalbinde; Varna, Rusçuk, Razgrad, Filibe ve göçümüzün ilk çile kapısı olan Şumnu yükselirdi. 1389 yılında Osmanlı’nın ulu kumandanı Çandarlı Ali Paşa tarafından fühedilen Şumnu, yüzyıllar boyunca cihan imparatorluğunun askeri bir üssü ve aşılmaz bir doğal kalesi olmuştu. Şehir, köprüleri, çeşmeleri ve nakış gibi işlenmiş mimarisiyle Osmanlı’nın Balkanlar’a vurduğu sarsılmaz bir mühürdü. Bu mührün en görkemli nişanesi ise, 1741 yılında Şerif Halil Paşa tarafından göğe yükseltilen, minaresi bulutlara değen o meşhur Tombul Camii ve medresesiydi. Deliorman Türkleri, bu tarihi gölgenin altında, çoğunlukla kırsal kesimlerde yaşar, rızıklarını topraktan söküp alırlardı.
Bizim Karagözler Köyü, Deliorman’ın o heybetli Sakar Balkanı’nın eteklerine bir kartal yuvası gibi kurulmuştu. Karadeniz’in kapısı Varna’ya 90 kilometre, vilayetimiz Şumnu’ya ise 50 kilometre mesafedeydi. Yaklaşık 10 kilometre doğumuzda kalan, sonbaharda kurulan meşhur panayırıyla bölgeye can suyu veren Vırbitsa kasabasına bağlıydık. Köyümüzün 40 kilometre kuzeydoğusunda ise, tarih kitaplarının “Çarlar Şehri” diye andığı ulu Preslav (Veliki Preslav) yer alırdı. Birinci Bulgar Krallığı’nın ikinci başkenti olan bu şehir, 893 yılında ana merkez ilan edildikten sonra büyük bir kültür ve edebiyat ocağı haline gelmişti. Karagözler, bu tarihi merkeze yakın olmanın vakarıyla, çevresindeki yerleşimlere hep öncülük etmişti.
Vırbitsa kasabası ile ona diz çökmüş 21 köyün yer aldığı Gerlova, dağların ortasında saklanmış korunaklı, alçak düzlükleri ve bereketi fışkıran toprakları kapsayan küçük bir yüksek ovaydı. Kasaba, ulu dağ sırtının “geri” tarafında, yani kuzey yamacında yer alıp ovaya tamamen hakim bir taht gibi kurulduğu için bu ulu düzlüğe önceleri “Geri-ova” veya “Geril-ova” denmiş, zamanla adı Gerlova olarak dillerde kalmıştı. Gerlova alçağından gürül gürül geçen Kamçı Suyu, kuzeydeki Derbent Boğazı’nı (Preslav Pass) aşar, eski başkent Preslav harabelerinin yanından süzülerek 191 kilometre boyunca doğuya doğru akar ve Karadeniz’in hırçın sularına dökülürdü.
Evimizin pencerelerinden bakınca göğe tırmanan o sık ormanlarla kaplı, azametli dağın Sakar Balkan olduğunu bilge Kerim Dayımdan öğrenmiştim. Dayım, tütününü tüttürürken gözlerini o dağa diker, Sakar Balkan’ın içinde görülmeye değer gizemli mağaralar olduğunu, “Çıplak Tepe” denen o en yüksek zirvesine çıkıldığında ise bütün Gerlova Ovası’nın bir kilim gibi ayaklarımızın altına serileceğini anlatırdı. Zengin florasıyla bilim insanlarının ve çevrecilerin gözbebeği olan bu azametli dağı çocuk aklımla o kadar benimsemiştim ki, içimde hep “bize ait, bizim öz malımız” olduğu duygusuyla yaşadım.
Köyümüzde tipik, amansız Balkan iklimi hüküm sürerdi; kışlar dondurucu, kurt ulumalarıyla geçen yoğun kar yağışlı, yazlar ise mısır yapraklarını kurutan cinsten sıcaktı. Karagözler halkı hayvancılıkla, buğday, arpa, tütün ve çilek tarımıyla uğraşır; kışın ise Sakar Balkan’ın göğsünden elde ettikleri odun işçiliğiyle ekmeklerini taştan çıkarırlardı. Sorumsuzluğu ve haylazlığıyla bilinen, ülkeyi neredeyse baştan başa gezerek ömrünü tüketen amcamın anlattığına göre; Bulgaristan kurşun, çinko, krom, manganez ve altın gibi zengin maden yataklarının üzerinde oturuyordu. Ülkenin can damarı olan Tuna ve Meriç nehirlerinden bahseder, Meriç Havzası’nın Bulgaristan’ın neredeyse üçte birini kaplayan devasa bir güç olduğunu söylerdi.
Sakar Balkan’ın eteklerindeki köyümüzde, evimizin hemen yanından şırıl şırıl, buz gibi bir dere akardı. Bu derenin ayırdığı, patikalardan yürüyünce yaklaşık 600 metre uzaklıkta kalan karşı yakaya biz “Aşağı Mahalle” derdik. Aşağı Mahalle, benim sığınağımdı; çünkü orada koca bir çınar ordusu, yani büyük ailem yaşardı: Nenem Fatma, dedem Halil; dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf, Mustafa ve o şefkat abidesi teyzem Cemile oradaydılar.
Babamın Bulgar idaresince askere alınıp zorunlu işçiliğe götürüldüğü o kimsesiz yaz aylarında, kardeşlerimin ve benim elimden en çok Yusuf dayım ile rahmetli Kerim dayım tutardı. Kerim dayım, dünya dertlerini neşesiyle boğan, çok şakacı bir adamdı. Bizleri eğlendirir, oyunlar oynatır, böylece kızgın güneşin altında, tarlada çapa vurmak zorunda olan dertli anamın omuzlarındaki ağır yükü bir nebze olsun hafifletirdi.
Altı yaşımı geçtiğim o ilk gençlik dönemlerimde, Kerim dayım beni sık sık Sakar Balkan’ın o gizemli eteklerine götürmeye başladı. Hiç unutmam; 1950 yılının turnalarla gelen güneşli bir ilkbahar gününde, beni elimden tutarak ta Sakar Balkan’ın en uç zirvesine, o efsanevi Çıplak Tepe’ye kadar çıkarmıştı. Oraya vardığımızda, bulutların hemen altında, Gerlova Ovası’nı, o uçsuz bucaksız, göz alabildiğine uzanan yeşil denizi çocuk gözlerimle hayranlıkla izlemiştim. O gün o dik yokuşlarda o kadar çok yorulmuştum ki, ertesi gün yataktan kemiklerim sızlayarak, sızım sızım inleyerek zorlukla kalkabilmiştim. Lakin yukarıdan gördüğüm o muazzam manzara, ecdadımın vatan bildiği o kutsal topraklar, çocuk hafızama bir daha asla silinmeyecek şekilde, altın harflerle kazınmıştı. Kazınmıştı ki, göç yollarına düştüğümüzde o yeşilliğin sıcaklığı bizi ayazda donmaktan kurtarsın…
Ahmet Mustafa Durgud Ailesi…
1944 yılının o kavurucu yazında, anamın alnından akan ter damlaları mısır yapraklarına düşerken, bir kiraz ağacının gölgesinde açmışım gözlerimi dünyaya. Sorduğumda hep öyle derdi anam: “Sen mısır çapalarken doğdun oğul…” O zorlu günde, arkasında duracak, elini tutacak bir koca sancağı, babam Ahmet de yokmuş yanında. İkinci Cihan Harbi’nin dünyayı yaktığı o kapkara yıllarda babam, Bulgar idaresinin emriyle silah tutmak, talim yapmak yerine, havaların imkan verdiği her yaz ayında amansız kanallar açan bir işçi köle gibi tam üç yıl askerlik eylemiş dağlarda. Bulgar yönetimi, Türklerin eline silah verip eğitmektense, onları kızgın güneşin altında kazma kürek işçisi olarak çalıştırmayı daha uygun görmüştü.
Zaman akıp geçmiş; 1945 yılının o bereketli ikinci yarısında kardeşim Mustafa, yaprakların sarardığı 1949 yılında ise o dilsiz kuzu kardeşim Şaban dünyaya gözlerini açmıştı. Böylece, 1949 yılının son günleri kapıya dayandığında, balkan fırtınasının ortasında kenetlenmiş beş kişilik mağrur bir aile olmuştuk.
O yıllarda toprağımızda ne bir Soyadı Kanunu vardı ne de resmi bir nizam. Erkekler, atalarının adını kendilerine soyadı bilip, bir kalkan gibi göğüslerinde taşırlardı. Babam Ahmet de kendi babası olan Mustafa Durgud’un adını soyadı eyleyince, nüfus kütüklerinin sarı sayfalarına “Ahmet Mustafa Durgut” Ailesi olarak mühürlenmiştik.
Baba tarafından, “nine” dediğim babaannemi ve sülalemizin ulu çınarı dedemi hiç tanıyamadım; ikisi de bizler henüz bu fani dünyaya gözlerimizi açmadan çok evvel vefat etmişlerdi. Lakin köylünün dilinde, hatıraların şeceresinde Mustafa Durgud dedem, Karagözler’in en varlıklı, sözü en geçerli adamlarından biriymiş. Soyağacımız toprağa kök salmış, heybetli bir “Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli anamın o iç çeken deyimiyle dedem, haksızlığa boyun eğmeyen, dik başlı ve mert mizacından ötürü köylüler tarafından hürmetle ”Deli Durgud” olarak anılırmış.
Deli Durgud dedem, son nefesini verene kadar anamla babamla omuz omuza yaşadığı için, o asırlık ocağı, o kerpiç evi babama vasiyet etmişti. Dedemden miras kalan o mukaddes evimiz, Karagözler’deki diğer Türk evleri gibi, topraktan yoğrulmuş kerpiç duvarlıydı; çamurla sıvanmış ve her yıl doğanın binbir rengini taşıyan değişik toprak boyalarla bezenirdi.
Odalarımızın zemini, çıplak tahtaların üzerine serilmiş hasırlar ve onların da üzerine ilmek ilmek dokunmuş kilimlerle kaplıydı. Odaların bir duvarı boydan boya ahşaptan, heybetli bir yüklük dolabı olarak nizamlanmıştı; sabahın ilk ışıklarıyla uyanıldığında yataklar, yorganlar hürmetle toplanır, buraya konulurdu. Duvarlara sırtını dayamış o mağrur kerevetlerin üzerinde ise, beş yastık ve üç minderden oluşan, konuğa hürmetin nişanesi olan “berde takımları” seriliydi. Kapı arkalarında perdeden bir sırla kapatılmış üçgen raflar; bir başka duvarda ise boy boy dizilmiş uzun bardak rafları, peçeler ve tütmekte olan o kara sobanın boru bacası yer alırdı. Evin en nadide, en gösterişli eşyaları ise çiçeklik olarak da kullanılan ve odanın sıcaklığını evin ulu salonuna aktaran küçük, zarif bir pencerenin raflarına dizilirdi.
Bizim Karagözler’deki ulu Türk evleri, iç ve dış avlu olmak üzere iki cihan gibi iki bölüme ayrılırdı.
İç avlu; hanenin mahremi, haremgahıydı. Anamın, kadınlarımızın ve biz çocukların zaman geçirdiği, toprağında mor menekşelerin, nazlı sardunyaların ve rengarenk çiçeklerin koktuğu bir cennet bahçesiydi adeta.
Sokaktan kerpiç, taş ve budaklı ağaçlardan örülmüş ulu duvarlarla ayrılan dış avluda ise dalları meyveden eğilen elma, armut, erik ve kiraz ağaçları göğe yükselirdi. Tarımla, toprakla hemhal olduğumuz için sabanlar, tarım araçları ve hayvanlarımızın sığındığı ahırlar hep bu dış avluda yer alırdı. Orada, harman zamanı dövenle hasat kaldıracak, buğdayı bağrından ayıracak kadar büyük, bomboş bir meydan bırakılmıştı.
İşte o ilk gençlik yıllarımda bu dış avlu, hemen yanı başımızda komşu olduğumuz Mustafa Amcamla ortak kullanılan tek bir meydandı. Lakin babamın akşamları dertlenirken, tütününü yakıp içini çekerken anlattığına göre, amcam dünya dertsiz, sorumsuz bir adammış. Her fırsatta evini barkını, ocağını geride bırakıp, aylarca amaçsızca gezer, gurbet ellerde haytalık edermiş. Kendi toprağının işini, kendi sırtındaki yükü de getirir, benim o vakur babamın omuzlarına yıkarmış.
Bu yük, bu sorumsuzluk bir süre sonra bardağı taşıran son damla olmuş; Deli Durgud dedemin miras bıraktığı o koca dış avlu, ortasından çekilen amansız bir sınırla ikiye bölünmüş. Evlerimizin arasına taştan ve ahşaptan sert bir set çekilmişti. İşte o günden, o sınırdan sonra, Mustafa Amcamla babamın yıldızı bir daha asla barışmamış, aralarındaki o sinsi soğukluk Karagözler’i terk edene dek hiç erimemişti.
Dondurucu bir Mart sabahı…
5 Mart 1951 Pazartesi… Alacakaranlığın sinsi perdesi henüz aralanırken açtım gözlerimi. Odada tanıdık, sıcacık bir hareketlilik vardı. Anam, şafak sökmeden uyanmış, evimizin kalbi olan o dilsiz sobayı çoktan harlamıştı. Odunun çıtırtısı odayı doldururken, odanın tenha bir köşesinde babam Ahmet, ellerini semaya kaldırmış, huşu içinde sabah namazını kılıyordu. Kuzine sobasının önündeki hava deliğinden sızan o hırçın alevin pırıltısı, her yıl ellerimizle boyadığımız beyaz badanalı kerpiç duvara, oradan da ahşap tavana yansıyor; odayı masalsı, hafif bir aydınlıkla kutsuyordu.
Yanan, çocukluğumun en büyük şahidi olan o heybetli kuzine sobasıydı… Üzerine en az iki tencere sığan, fırınından anamın o mis kokulu ekmeklerinin, böreklerinin bereketi fışkıran bu kuzineler, Balkanlar’ın o amansız dondurucu kış ayları için mükemmel birer sığınaktı. Gerinerek yan döndüm, çocuk kalbimle biraz daha uyumak, o sıcak rüyanın içinde kalmak istiyordum. İstiyordum ama uykum kaçmıştı.
Hiç tanıma fırsatı bulamadığım, toprağına hasret gittiğim Deli Durgud dedemden kalma üç odalı o mukaddes evin bu kuzineli odasında yatıp kalkardık. Kış gelip çatınca, koca evde sadece bu odanın sobası yanardı. Bu yüzden burası bizim için hem ulu bir divan, hem bir aşevi, hem de bir yatak odasıydı. Yere serilmiş o mütevazı yer yataklarında, üç kardeş yan yana, nefesimiz nefesimize karışarak uyurduk. Kardeşlerimden Mustafa henüz beş, o dilsiz kuzu Şaban ise daha iki yaşındaydı. Babam Ahmet ve anam Emine ile birlikte, fırtınanın ortasında kenetlenmiş beş kişilik çekirdek bir aileydik…
Bilinmez bir yarının eşiğindeki bu oda, ecdadımın kokusunu taşırdı. Dedemden kalan kerpiç duvarlar çamurla sıvanır, değişik renklerdeki toprak boyalarla bezenirdi. Zemindeki tahtaların üzerine önce hasırlar, onun üstüne de anamın göz nuru kilimler serilirdi. Duvar diplerinde; konuğa ve ata yurduna hürmetin nişanesi olan, beş yastık ve üç minderden müteşekkil o meşhur berde takımları yer alıyordu.
Kapı arkalarında perdeden bir sırla kapatılmış üçgen raflar; bir başka duvarda ise boydan boya ahşaptan nizamlanmış o ulu yüklük dolabı yükselirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımızda yataklar toplanır, adeta bir ibadet gibi bu yüklüğe yerleştirilirdi. Duvarımızda uzun bir bardak rafı, peçeler ve tütmekte olan soba borusunun bacası vardı. Bir başka duvarda ise evin en kıymetli, en gösterişli eşyalarının dizildiği özel raflar ile çiçeklik olarak da kullanılan ve evin büyük salonuna açılan küçük, zarif bir iç pencere yer alıyordu.
Babamın selam verip namazını bitirdiğini gören anam, o vakur sesiyle seslendi: “Kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve büyük hazırlıklar yapılacak…” Lakin biz çocuktuk; soba iyice harlayıp odayı bir fırın gibi ısıtana kadar yorganın altından çıkmadık. Nihayet giyindik; üzerimizde köyümüzün nişanesi kara şalvar, anamın elleriyle ördüğü yün kazaklar ve ayaklarımızı sımsıcak tutan yün çoraplar vardı…
Takvimler ilkbaharın müjdecisi Mart ayını gösteriyordu ama Sakar Balkan’ın tepelerinden inen o dondurucu rüzgar, sanki bizi kara kışın tam ortasına fırlatmıştı. Etrafta öyle korkunç, öyle amansız bir soğuk vardı ki, bu buralarda pek sık görülen bir afet değildi. Günlerdir köyün üzerine çöken amansız kar ve tipi yüzünden evden dışarı adım atamamıştık.
Çocuk aklımla düşünüyordum: Böylesi fırtınalı, yolların kapandığı bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı ki? Anamla babam henüz başımıza gelecek olan o büyük tufanı, o ayrılık serüvenini bize anlatmamışlardı. Sabah kahvaltısından sonra babam, yüzündeki o dağ gibi ağır düşünceli ifadeyle doğruldu: “Arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz…” diyerek kalın gocuklarını kuşandı ve tipinin içine doğru fırlayıp evden ayrıldı.
İçimdeki merak bir yangın gibi büyümüştü. Merakla anneme döndüm: — Neyin hazırlığı yapılacak ana? Nereye gidiyoruz?
Anam Emine, gözlerinde o asırlık acıları, ayrılıkları barındıran derin ve hüzünlü bakışıyla içini çekti. Sesi odanın duvarlarında bir ağıt gibi yankılandı: — Göç var yavrularım, göç… dedi.
Göç… Neydi göç? Bilmiyordum ki… Anamın dudaklarından dökülen bu kara kelimeden hiçbir anlam çıkaramadım o çocuk zihnimle. Pencereye koştum, dışarıdaki o uçsuz bucaksız beyaza, Sakar Balkan’ın dumanlı tepelerine baktım. İçimdeki o büyük bilinmezi, o sinsi tehlikeyi geride bırakıp, Aşağı Mahalle’deki arkadaşlarımla kartopu oynamanın, o hür beyazlığın tadını çıkarma heyecanıyla kendimi dışarıya, fırtınanın koynuna attım…
Oysa o fırtına, bizi asırlarca yurt bildiğimiz topraklardan söküp atacak olan o büyük ricatın, o muazzam hicretin ayak sesleriydi.
Türkiye’ye Göç kararı…
Bulgaristan’da yaşayan Müslüman Türkler için baskı, zulüm ve göç ettirme politikaları ne yeni başlamıştı ne de tesadüfiydi. Bu trajedi, tarihimize “93 Harbi” olarak kazınan o meşum savaştan itibaren, Türk varlığını Balkanlar’dan tamamen kazımak isteyen sinsi ve sistematik bir devlet refleksine dönüşmüştü. Bulgaristan’da yönetim biçimi ne olursa olsun; prenslik, krallık ya da diktatörlük dönemlerinde, Türk azınlığa karşı takınılan o dışlayıcı, o amansız çehre hiç değişmedi.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sofya’da kurulan yeni sosyalist iktidar da bu köhne, bu gaddar devlet geleneğinden geri kalmadı. İlk yıllardaki bazı geçici ve göz boyayıcı iyileştirmeler bir kenara bırakılırsa, yeni rejim de Bulgaristan Türklerini asimile etmeyi, bunu başaramazsa da onları öz topraklarından söküp atmayı ana hedef olarak belirledi. takvimler 1950-1951 yıllarını gösterdiğinde, Türk nüfusu üzerinde uygulanan o ağır baskılar yerel ya da fevri uygulamalar değildi; her şey, Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu’nun gizli odalarında alınan kararlarla, milimetrik ve acımasız bir plan dahilinde yürütülüyordu.
Sosyalist rejimin nihai hedefi; etnik ve dini çeşitlilikten arındırılmış, yapay ve tek tip bir “sosyalist toplum” yaratmaktı. Bu baskıcı ideoloji uğruna, köylerinde sessiz sedasız toprakla hemhal olan Türkler, bir gecede iç bölgelere sürgün edilmeye başlandı. Rejimin o asimilasyon çarkına direnen, dilini, dinini ve mukaddesatını korumakta ısrar eden ulu aileler ise Türkiye’ye göç etmeye zorlandı. Bu amansız yıldırma politikalarının neticesinde; aralarında bizim de bulunduğumuz 154.393 Türk, doğup büyüdüğü, atalarının gömülü olduğu o kutsal topraklardan koparılarak Anavatan’a doğru hicret yollarına döküldü.
Bu aceleye getirilmiş büyük sürgün dalgası, sadece göç yollarına düşen Türk ailelerini maddi ve manevi olarak çökertmekle kalmadı; Bulgaristan’ın en verimli tarım alanlarını, Deliorman ve Gerlova gibi cennet bahçelerini işleyen o nitelikli Türk iş gücünün bir anda yok olması sebebiyle, Bulgar ekonomisinin bağrında da uzun yıllar silinmeyecek yıkıcı, derin yaralar açtı. İşte babam Ahmet Akıncı’nın o karlı Mart sabahı kalın gocuklarını giyip köylüleriyle konuşmaya gittiği, anam Emine’nin ise gözyaşlarını dertli sinesine akıtarak “Göç var yavrularım…” dediği şey, asırlık tarihi bir zulmün ta kendisiydi.
19 Mart 1951, Karagözler Köyü…
Evimizdeki gözle görülür göç hazırlıkları artık saklanamaz, gizlenemez bir boyuta ulaşınca, dün akşam babamın karşısına dikildim. Çocuk kalbimin derinliklerinden gelen, günlerdir içimi kemiren o suali sorma cesaretini buldum:
“Baba, neden buradan göçmek zorundayız? Neden yurdumuzu bırakıyoruz?”
Kızmadı bana babam… Aksine, yüzündeki o dağ gibi ağır ve hüzünlü ifadeyle derin bir iç çekti; ev halkını, ailenin bütün fertlerini ulu bir divan gibi karşısına topladı. 1 Mart 1951 günü pasaport ve vize işlemleri için o sinsi Bulgar memurlarının kapısına yaptığı gizli başvurular nihayet sonuçlanmış, beş kişilik ailemiz adına o mühürlü pasaportları teslim almıştı. Alınan o kağıtlar ve Türkiye Konsolosluğu’nun vurduğu o kurtarıcı vizeyle, 1951 yılının bu karlı Mart ayında göç serüvenimiz resmi olarak, geri dönülmez bir yola girmişti. Babam elimizdeki o resmi evrakları gösterdikten sonra, sorduğum soruyu uzun uzadıya, her bir kelimesi yüreğimize batarak, tane tane yanıtladı.
Babanızın anlattıklarından o çocuk zihnimle anlayabildiğim kadarıyla, Türk ailelerin ellerindeki bereketli topraklar “kooperatifleştirme” yalanı ve bahanesiyle zorla gasp edilmiş, alınmaya da devam ediyordu. Bulgar yönetiminin süslü bir “toprak reformu” olarak dünyaya pazarladığı bu zulümle, Türkler yüzyıllardır sahibi oldukları, alın teri döktükleri kendi topraklarında birer ücretli köleye, sığıntı işçiye dönüştürülmüştü. Bu ekonomik darbenin yanında, köy meydanlarında din karşıtı fütursuz propagandalar yürütülüyor, İslamiyet’in mukaddes gerekleri fiilen yasaklanıyordu. Okullarımız, asırlık vakıflarımız hunharca devletleştirilmiş, evlatlarımızın eğitim hakkı ellerinden sökülüp alınmıştı. Köyümüzde Türkçe eğitim veren o nurlu okullar kapatıldığı için, yeni nesilde okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Amcamın dışında köyde o yabancı Bulgarca dilini konuşabilen de tek bir Allah’ın kulu yoktu. Babamın “hayta” dediği Mustafa amcam, Bulgaristan’ın büyük bir bölümünü amaçsızca gezdiği, dünyayı gördüğü için öğrenmişti biraz bu dili; onun da dil bilmesi aramıza çekilen o amansız seti yıkmaya yetmemişti.
Dünyanın her yerinde asimilasyon ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan ulu halklar gibi, Karagözler Köyü sakinleri de bu amansız kimlik kıyımına karşı muazzam bir “saklanma yöntemi” geliştirmişlerdi. Saklanmak… Yani dışarıdan bakıldığında rejim boyunduruğuna girmiş, asimile olmuş gibi görünmek; ama içeride, hanenin mahreminde özünü, dinini ve Türklüğünü can pahasına korumak… Bu yüzden bağlı bulundukları Şumnu ili ve Preslav ilçesiyle olan tüm bağlarını neredeyse tamamen koparmışlardı. Dış dünyaya kapılarını sıkı sıkıya kapatmış, tamamen kendi kendine yeten, asil bir iktisat sistemi kurmuşlardı. Şehirlere sadece gaz ve tuz gibi, köyün toprağında üretilmesi imkansız olan hayati maddeleri almak için gider olmuşlardı.
Kendi koyunlarının yünlerinden giyecek şalvarlarını dokuyor, derilerinden çarıklarını dikiyor, sütlerinden peynir ve yoğurtlarını mayalıyorlardı. Şeker kamışı ve şeker pancarından kendi tatlarını, kendi şekerlerini elde ediyor; tarlalarından buğday, arpa ve mısır devşiriyorlardı. Rejime muhtaç olmamak, o kızıl düzene boyun eğmemek direnişin ilk ve en mukaddes kuralıydı! İçlerindeki o derin yalnızlık duygusunu yok etmek için maneviyata, Allah’ın ipine daha da sıkı sarılmışlar; aralarındaki akrabalık ve komşuluk bağlarını çelikten bir zırha dönüştürmüşlerdi. Kadınlarımız, sokakta rejim memurlarına görünmemek, o kirli dikkatleri üzerlerine çekmemek için kara çarşaflara bürünmüştü. Aralarındaki ufak tefek kırgınlıkları, tarla anlaşmazlıklarını bile bu büyük kimlik davası uğruna tek bir kalemde yok saymışlardı.
Ancak baskı her geçen gün, her geçen saat daha da dayanılmaz oluyordu. Din elden gidiyor, ecdat gelenekleri çiğneniyordu. İnanmış, samimi bir dindar ve sülalenin direği olan babam Ahmet Akıncı ve onun gibi düşünen köylülerimiz için artık bu topraklardan, Bulgaristan’dan göç etmekten başka hiçbir kurtuluş yolu kalmamıştı.
Bizim bu “gönüllü göç” kararımız, Bulgar makamlarınca dünyaya karşı kirli bir koz olarak kullanılacaktı; güya ”Biz asimilasyon uygulamıyoruz, Türkler kendi rızalarıyla gitmek istiyor” diyerek sergileyebilecekleri bir beyan sayıldığı için pasaportlarımızı almamız kolaylaşmıştı. Varsın öyle bilsinlerdi, varsın tarihi öyle yazsınlardı… Babam ve onun gibi inançlı, dik başlı insanlar için dinleri, namusları ve ulu kimlikleri dünyadaki tüm topraklardan, mal mülkten üstündeydi. Sırf inançlarını özgürce yaşayabilmek ve evlatlarını birer Türk olarak büyütebilmek için, yüzyılların birikimi olan tüm mal varlıklarını, kerpiç evlerini, ahırlarını ve meyve bahçelerini arkalarında bedelsiz, feda edercesine bırakmaktan; beş parasız, birer “Serbest Göçmen” olarak bilinmeze doğru yola çıkmaktan zerre kadar çekinmediler!
“Serbest Göçmen” olarak gideceğimiz o kutsal Anavatan Türkiye’nin, bize bakma, iş bulma ya da hazır bir yurt yuva gösterme gibi kanuni bir yükümlülüğü olmayacaktı; babam bunu çok iyi biliyordu. Gittiğimiz topraklarda her şeye sıfırdan, belki de aç kalarak, taş taşıyarak başlayacaktık. Alınması çok zor, yürek isteyen, dağ gibi ağır bir karardı ama verilmişti bir kere! Beş parasız da olsak, ufkunda hilalin parladığı, hürriyetin ve umudun tüttüğü Anavatanımıza, Türkiye’mize gönüllü ve mağrur olarak gidecektik…
Karagözler’de hüzünlü bir köy düğünü…
28 Mart 1951’in dondurucu sabahında, Karagözler Köyü’nün üzerinde hem ayrılığın gölgesi hem de kadim bir direnişin fısıltısı geziniyordu. Ak toprakları kaplayan yarım metrelik kar, aslında yurtlarından koparılmak üzere olan bir halkın yüreğindeki buz dağının aynasıydı. Yüzyıllardır Balkanlar’a kök salmış, toprağı alın teriyle karmış Türkmen boyları, şimdi bilinmeze doğru bir göçün eşiğindeydi. Haneler toplanıyor, denkler bağlanıyor, her yürekte Anavatan’a kavuşma arzusu ile atadan kalma ocakları geride bırakmanın katmerli acısı çarpışıyordu.
Babaların sustuğu, acılarını vakur bir vakarla sineye çektiği bu puslu günlerde, hayatın gizli nehri yine anaların dilinden akıyordu. Komşu kadınların fısıltıları, sadece bir ayrılığı değil; bu fırtınanın ortasında filizlenen bir destanı, iki gencin imkansız sevdasına sahip çıkan bir halkın iradesini müjdeliyordu. Göçün acısı aileleri bölecek, belki de sevdalıları bir daha birleşmemek üzere ayıracaktı. Fakat Karagözler halkı kaderin bu amansız hükmüne boyun eğmedi. Ölümcül ayrılığa, hayatın en kutsal nişanesiyle; doğum kadar, hürriyet kadar mukaddes olan “Düğün” ile meydan okumaya karar verdiler.
Balkanlar’da gelenek, sadece bir alışkanlık değil; tersine dönen tarih çarkının altında ezilmemek için kuşanılan bir zırhtı. O zırh bir kez daha kuşanıldı. Geleneksel başlık parası da teferruatlı çeyizler de göçün heybeti karşısında eriyip gitti; geriye sadece sarsılmaz bir dayanışma kaldı. Damat tarafı, ellerinde umutla kız evinin eşiğine vardığında, içilen şerbetler yaklaşan göçün hüznüyle harmanlandı. “Gittiğimiz yer yabancı mıdır? Bizleri birbirimizden koparacaklar mı?” sorusu beyinleri bir burgu gibi delerken, damadın babası bir bayrak gibi dikildi ortaya: “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle…” dedi. Kız babası, gözlerinde hem geleceğin endişesi hem de babacan bir gururla kızına baktı; kızından aldığı sessiz rıza ile hükmü verdi: “Hayırlı olsun, bir yastıkta kocasınlar.” İşte o an, Karagözler’de zaman durdu ve göçün matemi, yaşama sevincinin ihtişamlı fermanına dönüştü.
Perşembe akşamı, davullar gürledi, zurnalar feryat etti. O zamana kadar köyü esir alan dondurucu ayaz ve amansız kar, bu mukaddes ilanın coşkusu karşısında diz çöktü, yumuşadı. Cumartesi gününe kadar sürecek olan bu tören, adeta bir halkın varoluş savaşıydı.
Kız evinde Kına Gecesi bir hüzün kurultayı gibiydi. Kına; eşleri birbirine zincirleyen, nazardan koruyan kadim bir mühürdü. Genç kız sadece baba evinden değil, doğup büyüdüğü topraklardan, Türkiye’ye doğru uçmaya hazırlanıyordu. Kadınların sesinden yükselen “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…” ağıtı, adeta gökle toprağı ağlattı. Gözyaşları sel olup bereketini yitirmesin diye, demirden vurulan “zilli maşalar” devreye girdi; hüzün yerini şanlı bir direniş neşesine bıraktı. Kız evinin bu vakur kederine inat, erkek evinde davullar sarsılmaz bir yarının muştusu gibi geç vakitlere kadar çaldı.
Cuma günü, ezan sesiyle kainat sükuta erdi. İbadetin ardından koca bir halk, çalgıcıların arkasında tek bir gövde gibi birleşti. Düğün evinde paylaşılan börekler, baklavalar ve edilen dualar, sadece iki gencin değil, bir topluluğun helalleşme ve ahitleşme töreniydi. Akşamında berber koltuğuna oturan damadın tıraşında, davulcunun “tokmak kırıldı” nidasıyla kesilen ritim, hayatın durmayacağının, neşenin bahşişle, yani cömertlikle yeniden canlanacağının simgesiydi. Damat ve sağdıç, yeni bir hayatın eşiğinde, adeta birer cengaver gibi tıraş edildiler.
Cumartesi günü geldiğinde, ova bir mahşer yerine döndü. Civar köylerden akın eden davetliler, ellerinde boyu on metreye varan, uçlarında beyaz peşkirler ve çiçekten taçlar dalgalanan devasa bayraklarla meydanı doldurdu. Yıllardır Bulgar toprağında Ay-Yıldızlı al bayrağı taşımaları yasaklanmış olan bu yiğit halk, kendi bayrağını bu kumaşlarda, bu çiçeklerde simgeleştirmişti; yasaklara inat geleneklerini göğe yükseltmişlerdi. Erkek evinin samanlığına dikilen en büyük “Düğün Bayrağı”, esarete ve ayrılığa çekilen en büyük restti.
Gece çöktüğünde, devasa sundurmanın altında imece usulüyle yenen yemekler ve edilen dualarla gök kubbe sarsıldı. Takılar takıldı, gelin baba ocağından dualarla sökülüp alındı. Yeni evinin eşiğine gelen gelin, kaynanasının vaat ettiği hediyelerle, rıza ve hürmetle içeri adımını attı. Dini nikahın ardından, saat yirm iki sularında, arkadaşları damadın sırtına yumruklar vurarak onu yatak odasına, yani yeni bir neslin kurulacağı o mukaddes odaya itti: Bu, asırlık “Damat Kapama” geleneğiydi. Damat, gelinin yüzündeki duvağı ancak altın bir “Yüz Görümlülüğü” ile açabildi; karanlığı aydınlatan bir vaat gibi.
O gece Karagözler Köyü’nde sadece iki genç kavuşmadı; bir halk, göçün ve sürgünün kapkara hırsına karşı kendi ruhunu, tarihini ve geleceğini kurtardı. Bütün gelenekler eksiksiz yerine getirilmiş, kadim töre zafere ulaşmıştı. Bu kutlu düğün, Karagözler halkına göçün yakıcı acısını unutturan, onlara asıl vatanın toprakta değil, kalplerde taşınan geleneklerde olduğunu gösteren destansı bir zafer olarak tarihe kazındı.
Anavatan ile vedalaşma…
23 Nisan 1951 Pazartesi… Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da coşkuyla kutlandığı o şanlı günde, sınırın bu tarafında, atalarımızın 600 yılı aşkın süredir can suyu verdiği topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan bir halkın vakur telaşı vardı.
Anamın seslenmesinden önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla helalleşme ayini gibiydi. Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta bir ömrü sığdırırcasına bağladığı denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin yüküydü. Ev eşyaları, kap kacak ve hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk sacına diziliyordu. Ayazdan donup kalmayalım diye kilimlerden örülen o derme çatma çadır, bizim fırtınanın ortasındaki ilk sığınağımızdı.
Sonra, gökle toprağın feryat ettiği o an geldi: Vedalaşma.
Aynı kandan, aynı candan beslenen ataerkil aileler, bıçakla kesilir gibi ortadan ikiye bölünüyor; geride kalanlar ve bilinmeze gidenler gözyaşlarından bir nehir fışkırtıyordu. Birbirine kenetlenen eller, bir daha kavuşup kavuşamayacağını bilmeyen gözler, rüzgara karışan helallik feryatları… “Aman bizi unutmayın! Hakkınızı helal edin!” nidaları, Karagözler’in semalarında asılı kalıyordu.
Biz çocuklar ise ne geçmişi tam sığdırabiliyorduk kalbimize, ne de geleceği. Mahalle arkadaşlarımızdan, can dostlarımızdan koparılıyorduk. Gitmek; sadece bir şehirden bir şehre geçmek değil, çocukluğumuzu o karların üstünde bırakmaktı. Biz birbirimizden kopamazken, zamanın ve kaderin dilinden konuşan Halil Dedem, o gök gürültüsünü andıran sesiyle seslendi koroya: “Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek. Üstelik ayaz var!”
On aile, Şumnu Tren İstasyonu’na doğru yol alacak olan o ölümcül kamyon kasasına istiflendi. Savaş taktiği gibiydi yerleşimimiz; en korunaklı, en iç kısma yaşlılar ve biz çocuklar yerleştirildik. Önümüze kadınlar birer kalkan oldu, en arkaya ise ailenin reisleri, rüzgârı göğüsleyen birer kaya gibi dikildi. Kamyon hareket ettiğinde, kurt sürüsüne yakalanmış koyunlar gibi birbirimize sokulduk; birbirimizin nefesiyle, birbirimizin kanıyla ısınmaya çalıştık.
Karagözler ile Şumnu arasındaki o 55 kilometrelik yol, asırlar gibi uzadı. Yüzümüzü bir kırbaç gibi döven rüzgâr ve iliklerimize kadar işleyen o balkan ayazı, bizi dondurmak için ant içmişti. Biz ise donmamak için, birbirimizin can sıcaklığına daha da gömülüyorduk.
Saat 16.00 sularında Şumnu Tren Garı’na vardığımızda, karşılaştığımız manzara bir mahşer yeriydi. Gar ana baba günüydü; civar köylerden sökülüp gelen 700-750 kişilik devasa bir göçmen ordusu, kader ortaklığı yapıyordu rayların kenarında. Yol boyunca bizi ayakta tutan tek bir ümit vardı: “Trene bindiğimizde ısınacağız.” Fakat gurbet, ilk sillesini daha tren garında vurdu yüzümüze. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. İlk göçmen kafilesini alan o son tren, arkasında kapkara bir duman bırakarak çoktan ufukta kaybolmuştu.
Şimdi o dondurucu ayazın ortasında, bize tahsis edilecek yeni bir kara treni beklemek üzere, göçün o kapkara yarını belirsizliğine terk edilmiştik. Yolculuğun henüz ilk adımında, istasyonun gri tavanına bakarken içimizi kaplayan o karamsar ruh hali, esarete karşı atılan ilk ve en ağır çentiğin resmiydi. Karagözler geride kalmıştı, anavatan uzaktaydı; biz ise rayların üzerinde, iki dünya arasında asılı kalmış bir halkın çocuklarıydık.
Şumnu Tren Garı işkencesi…
24 Nisan 1951 Salı… Sabahın zifiri karanlığı, saat üç buçuk dört sularında raylardan yükselen uğursuz bir çelik sesiyle yarıldı. Vagonların birbirine çarpmasıyla çıkan o devasa gürültü, Şumnu Garı’nın soğuk betonunda sekiz saattir can çekişen muhacir Karagözler halkını birden ayağa kaldırdı.
Özgürlük denilen o kutsal amaç, meğer ne pahalı bir edinim, ne ağır bir bedelmiş… Dün saat on altıdan beri, dondurucu bir balkan ayazının altında tam sekiz saat bekletilmek, zulmün şekil değiştirmiş, ruhu kemiren bir biçimiydi. Ne çare ki köprüler yıkılmış, gemiler yakılmış, yollara düşülmüştü bir kere. Geriye dönüş yoktu.
O amansız bekleme saatleri boyunca, peronların griliğinde yankılanan iki ses içimi bir bıçak gibi deşip durdu: Anamın ve en küçük kardeşim Şaban’ın ciğerlerinden sökülen o amansız öksürükler… Özellikle anamın benzi gitgide soluyor, durumu her dakika kötüye gidiyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken içimden sadece tek bir çığlık yükseliyordu: Isınmalıydık… Ne pahasına olursa olsun anamı ve kardeşlerimi ısıtmalıydık!
Gar binasının loş bekleme salonunda kadınlar ve çocuklar, fırtınaya yakalanmış koyun sürüleri gibi birbirlerinin bedenlerine, nefeslerine sığındılar. Yetişkin erkekler ve aile reisleri ise salondaki bu zayıf çemberi korumak için ayaza göğüs gerdiler, kendilerine siperler aradılar.
Gök kubbede titreyen soğuk yıldızların ışığı ile garın soluk lambaları birbirine karışırken, beklenen o kapkara demir yığınından emir geldi. Zaman dardı, vakit amansızdı; görevliler çok sınırlı bir sürede vagonlara doluşmamızı haykırıyordu. Ayazın pençesinden kurtulmak arzusuyla, adeta kendimizi can havliyle vagonların içine attık.
İşte tam o hengamede, insanlığın ve adaletin sustuğu bir yağma başladı. Babalarımız ve yetişkin erkekler, can havliyle yaşlıları ve çocukları vagonlara yetiştirmeye çalışırken, asırlık yurtlarımızdan yanımıza alabildiğimiz o derme çatma eşyalar sahipsiz kaldı. Onlarca ailenin ömrünü sığdırdığı denkler, vagonlara düzensizce ve apar topar fırlatıldı. Kargaşanın fırtınasında en kıymetli eşyalarımız birer birer kayboluyordu. Babalarımızın öfkeyle bükülen boyunlarından, fısıltıyla karışık konuşmalarından anladım acı gerçeği: Gözümüz gibi sakındığımız o kıymetli eşyalar, istasyon görevlilerinin insafsız ellerinde kalmıştı. Göçün ilk haracı, Şumnu Garı’nın amansız memurlarına ödenmişti.
Gasp edilen denklerin, kaybolan hatıraların yarattığı o derin sarsıntı ve kargaşa yüzünden tren ancak sabah saat sekiz sularında acı bir çığlık atarak hareket edebildi.
Gözüme tek bir damla uyku girmemişti; içim içime, sığmıyordu bu balık istifi vagonlarda. Bir an önce bu çile dolsun, bir an önce her şey bitsin ve herkes gibi ben de Türkiye’de, o emniyetli topraklarda olayım istiyordum. Ama o an, küçücük yüreğimin en büyük beklentisi büyük idealler değil, sadece ve sadece ısınmaktı… Tek bir sıcak nefes, korunaklı bir oda, bizi dondurucu ayazdan kurtaracak bir parça ateş… Tüm muradımız buydu.
Kara tren rayların üzerinde ağır ağır yol alırken, başımı vagonun soğuk camına yasladım ve tarihin o en ağır sorusu gelip oturdu çocuk göğsüme!
Ne zordu, ne amansızdı göçmen olmak… Ekmeğini, toprağını ve geçmişini geride bırakıp, geleceğini bir kara trenin insafına terk etmek ne amansız bir kaderdi…
Edirne Muhacirhanesindeyiz…
26 Nisan 1951 Perşembe… Dile kolay, Şumnu Garı’ndan bu yana rayların üzerinde geçen amansız, uykusuz ve dondurucu otuz dört saat… Birden vagonun içinde yankılanan, etten ve kemikten sıyrılıp ruhun derinliklerinden gelen o muazzam nida ile sarsılarak açtım gözlerimi:
“Geldik… Geldiiik… Nihayet Anavatandayız!”
Trenimiz o kapkara dumanını savurarak hız kesiyor, asırlık hasretin nihayete ereceği Edirne Karaağaç Garı’na ağır ağır süzülüyordu. Şumnu ile Edirne arasındaki o bitmek bilmeyen üç yüz kilometrelik çile yolu aşılmış, Türkmen boylarının altı asırlık Balkan sılası, Anavatanın bağrında son bulmuştu. Gara adım attığımız an, vagonlardan yükselen feryatlar ile peronda bizi bekleyen kardeşlerimizin kucaklaşması bir mahşer uğultusuna dönüştü. Yaşadığımız acılara, iliklerimize işleyen ayaza inat, aile büyüklerimizle birlikte hepimiz zincirlerinden boşanmış bayram çocuklarına dönmüştük.
Trenden inen adımların ilk işi toprağa kapaklanmak oldu. Başta babam ve bilge Halil Dedem olmak üzere, esaretin ve dondurucu balkan kışının bükemediği o koca çınarlar, hıçkıra hıçkıra ağlayarak yüzlerini Edirne’nin toprağına sürdüler. Toprak sırılsıklam oldu gözyaşlarından. “Şükürler olsun Allah’ım vatanımıza geldik! Dinimiz kurtuldu, esaret sona erdi…” feryatları gök kubbeyi titretirken, toprağı bir ana teni gibi koklayıp öpüyorlardı uzun süre.
Lakin bu kutlu zafer anının ardında, yolculuğun bıraktığı o ağır hasar pusudaydı. Vatan toprağına basmıştık ama muhaceretin amansız hastalıkları peşimizi bırakmamıştı. Vakit kaybetmeden devletin şefkatli elleri uzandı bize; yaşlılar, kadınlar ve subyanlar kamyonlarla ivedilikle Edirne Göçmen Misafirhanesi’ne sevk edildi. Yol boyunca göğsü bir körük gibi inip kalkan anam ile henüz iki yaşındaki küçük kardeşim Şaban da o ilk gidenlerin arasındaydı. Bizler ise geride kalan yetişkinlerle birlikte, yatak, yorgan ve can havliyle kurtarabildiğimiz o mukaddes denkleri vagonlardan indirip gardaki depolara istifledikten sonra misafirhanenin yolunu tuttuk.
Muhacirhane, sadece sıcak bir çorba ve kahvaltı sunmuyordu bize; aynı zamanda esaret toprağında biriken acıların tahliyesi buradaydı. Kısa süre sonra, insanlığın bu büyük göç dalgası sağlık muayenesi için tek bir saf halinde sıraya dizildi. Akciğerleri kemiren tüberküloz, balkan ayazının bıraktığı amansız soğuk algınlığı, ishal ve masum çocukları vuran kızamık gibi bulaşıcı illetlerin tespiti için amansız bir inceleme başladı. Teşhis konulan her can, kurtuluşun kapısı olan revire sevk ediliyordu.
Ve beklenen o mukadder hançer, çocuk yüreğime bir kez daha saplandı: Yol boyunca ciğerleri sökülürcesine öksüren, feri sönmüş gözleriyle bize siper olmaya çalışan anam da revire, o beyaz önlüklü şifa askerlerinin yanına gönderildi.
İşte o an, misafirhanenin koridorlarında kopan feryat, göçün en dramatik, en destansı sahnesiydi. Henüz iki yaşını yeni bitirmiş, dünyayı sadece anasının kokusundan ibaret sanan küçük kardeşim Şaban, anamın eteklerinden, o zayıf kollarından sökülürcesine ayrılmak istemiyordu. Cemile Teyzem ve Fatma Nenem, gözyaşları içinde, adeta etle tırnağı ayırır gibi zorla kopardılar Şaban’ı anamın bağrından…
Anavatana ayak basmıştık, dinimiz ve canımız kurtulmuştu; lakin bu mukaddes topraklarda yeni bir hayat kurmanın bedeli, anadan ve yardan ayrı düşen o küçük Şaban’ın gözyaşlarında saklıydı.




