Bulgaristan Göç Anılarımda Elbistan Köyleri

29 Nisan 1951 Pazar sabahı, Edirne…

Birden acı bir çığlık kopmuştu. ‘’Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı.’’ Diye.  Çığlık çığlığa ortalığı birbirine katan iki yaşındaki üç numara olan kardeşim Şaban’dı. Maraş yolculuğu başlamadan önce ‘’ince hastalık’’ teşhisi konularak hastahaneye yatırılmış olan anamı ziyarete gitmiştik. Birkaç ay tedavi görmesi gerektiğini söylemişlerdi doktorlar. Babam da anamla kalacaktı.

Anam Şaban’ı kucağına almadığı gibi, hastalık bulaştırmayayım diye öpmek de istemedi. Kucağa alınmayan ve öpülmeyen Şaban huysuzlanmış, ayrılma saati geldiğinde anasının yatakta kalmasını kabullenememiş ve basmıştı çığlığı. Kardeşim Şaban’ın tepkisi anasız yollara çıkacak olmasınaydı…

Çığlık çığlığa tepinmekte ve ağlamakta olan kardeşimizi Cemile teyzemle anneannem güçlükle yatıştırdılar. Çocuklarla arası oldukça iyi olan Kerim dayım da ilgisini dağıtmakta teyzeme yardımcı oldu. Bu arada anam ağlamaya başlamış, babam da gözyaşlarını göstermemek için bize arkasını dönmüştü.

Gözlerim yaşarmış, haykırarak ağlamak üzereydim ki kendi kendime ‘’Metin ol Mehmet, babam anamla kalacağına göre aile reisliğini sen üstleneceksin. Ağlamamalısın.’’ Dedim ve gözyaşlarımı sildim. 

Bir hafta içinde hayatımız nasıl da değişmişti… Yaklaşık bir hafta önce Karagözler’ deki komşularımız ve çocukluk arkadaşlarımızla hüzünlü vedalaşmalardan sonra şimdi de anam ve babamla vedalaşmak zorunda kalıyorduk.  Üstelik Halil dedemlerle hiç bilmediğimiz bir yere, Maraş’a gitmek üzere ayrılacaktık Edirne’den.

Halil dedem, dayılarım, kardeşlerim ve bazı köylülerimizle birlikte Maraş İli emrine verilmiştik. Amcamla ailesinin Antalya taraflarında bir yere, halamların da Tokat taraflarında bir yere gönderildiğini öğrenecektim sonraki yıllarda. Yolculuğumuz bilinmeyen yerlere ve bilinmeyen bir geleceğe doğru başlıyordu…

3 Mayıs 1951 Perşembe, Maraş…

Uzunca çalan tren düdüğü ile gözlerimi açtım. Konuşmalardan, Maraş garına girmekte olduğumuzu anladım. Gelenek ve göreneklerini bilmediğimiz, zorunlu olarak geldiğimiz, gurbetlik duygumuzun ağırlaştığı Maraş’taydık sonunda. Köyümden, anam ve babamdan beni koparan Maraş’ı sevmemiştim çocuk aklımla…

İnsanların doğup büyüdükleri yerler, akrabalar, arkadaşlar ve anılarla kopmaz bağları vardır.  Yerinden, evinden ayrılan kişi kendini gurbette hisseder. Kalbi hasretle dolar. Doğduğu yere, anılarına, topraklarına dönmek ister.  Maraş’a inince aynen bu duyguları yaşadık Karagözlülerle.

Üstüne üstlük ‘’İnce hastalık teşhisiyle’’ anamın ve ona eşlik edecek babamın da Edirne’de kalmış olması katmerleştirmişti içimdeki gurbetlik duygusunu.

İlk izlenimlerimin olumsuz olduğu Maraş’tan ayrılarak 4 gün öncesine, 29 Nisan 1951 Pazar gününe gidiyorum zihnimde. Edirne Karaağaç Garından başlatmıştık Maraş yolculuğumuzu. İstanbul Sirkeci Garına ulaşıncaya kadar geçen sürede, kardeşim Şaban sıkça ağlama krizlerine girmişti. ‘’Anamı isteriiiim, anamııı’’ Diyerek bizlere kök söktürmüştü. Bereket Cemile teyzemin yanı sıra 4 tane de dayım vardı kardeşimi oyalayabilecek.

Sirkeci Garı demek İstanbul demekti. Üstelik Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapısıydı. Üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’la ilk kez karşılaşıyor olmak heyecan verici bir duyguydu. Ulaştığımız Sirkeci tren garından, araba vapurlarının bir benzeri olan ama sadece tren vagonu taşıyan vapurlardan biriyle, Haydarpaşa Garı’na geçtik.

Vapur görevlilerinden biri Sirkeci ile Haydarpaşa arasında yapılan bu tür seferlerin tarihi epeyce eskilere uzanmaktadır. Demişti Hüseyin dayıma. Söylediğine göre İstanbul’un iki yakası arasında gerçekleşen ilk tren vapuru seferi 5 Ekim 1926’da gerçekleşmişti.

Hayatımızda ilk kez deniz görmenin heyecanıyla bütün Karagözlüler, hava oldukça soğuk olmasına rağmen, Marmara Denizi’ni seyrederek geçtik Anadolu yakasındaki Haydarpaşa’ya.

Avrupa kıtasından Asya kıtasına geçerken üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık.  Vapurumuz Haydarpaşa iskelesine yanaşmış ve vagonlar gardaki demiryoluna aktarılmıştı. Maraş yolculuğu Anadolu’da başlamıştı.

Zamanla birbirimize alıştığımız trendeki görevliler yaklaşık 1300 km’lik yolumuz olduğunu söylemişlerdi Halil dedeme. Halil dedem ve diğer büyüklerimizin trendeki görevlilerle yolculuk boyunca yaptıkları konuşmalarından anladığım kadarıyla, 1948 yılında faaliyete geçen Maraş Tren Garına kadar gidilecek ve Maraş İli emrinde ne olacağımıza karar verilecekti.

Edirne’den Maraş’a kadar geçen 4 günlük yolculuğumuzda tren görevlilerden biri de Maraşlıydı. Onlar Bulgaristan’ı ve göç hareketine neden olan asimilasyonu sormuşlar, büyüklerimiz de Maraş ve ilçeleriyle köyleri hakkında bilgi edinmek istemişlerdi. Maraşlı olan tren görevlisi oldukça ayrıntılı bilgiler vermişti.  

Kulak misafiri olduğum bilgilerden Maraş’ın yanı sıra en büyük ilçesi Elbistan ve köylerinin coğrafi koşullarının yaşama pek elverişli olmadığı duygusuna kapılmıştım. Her ne kadar dedem, ninem, teyzem ve dayılarımla birlikte olsak da küçük iki kardeşle anasız babasız nasıl yaparım? Sorusu beynimi burgu gibi delmeye başlamıştı.

Yolculuğumuz boyunca kömürle çalışan buharlı lokomotifimiz astımlı bir hasta gibi soluyarak ve düdüğünü çalarak, bütün heybetiyle girdiği bazı garlarda kömür ve su takviyesi yapmak amacıyla duruyordu. Diğer taraftan, eğimi oldukça büyük yerlerde de adeta nefesi tükeniyordu. Yürümekte zorlanan astımlı hasta gibi oluyordu. Böyle zamanlarda dayılarımdan bazılarıyla akranlarının vagonlardan inerek trenle yan yana yürüyorlardı hareketsizliklerini gidermek için. Bu nedenle ancak yolculuğumuzun 4. gününde Maraş tren garına giriş yaptık.

Maraş Tren Garındaki bazı görevlilerin de yardımıyla vagonlardaki eşyalarımız indirildi. Gardaki depolardan birine yerleştirildi. Aileler de Maraş İl’inin, Muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılama ve yerleştirme birimi yetkilileri tarafından karşılanıp, korunaklı sayılabilecek bazı çadırlara yerleştirildi.  Kişi sayısına göre ailelere kumanya dağıtıldı.  

Zorunlu bazı ihtiyaçlarımız giderilip, bir süre dinlendikten sonra muhacir ve doğum kâğıtları toplandı. Nasıl ve nereye dağıtım yapılacaktı. Bekleyip, görecektik… 

4 Mayıs 1951 Cuma, Maraş…

Bugün öğleden sonra muhacir kağıtlarımızla birlikte Maraş İli Toprak İskân Müdürlüğü tarafından dağıtım yapıldığımız köyleri gösteren belgeler de verilmişti. Elbistan köylerine, birer aile olarak, dağıtım yapılmıştı. Kurtuldu ailesi Elbistan Karahasanuşağı Köyü’ne gönderiliyordu. Bu şekilde bir dağıtım hiç iyi olmamıştı. Şimdi de Karagözlüler birbirinden koparılıyordu. Ne var ki çıkmıştık bir kere Bulgaristan’dan.

Oldum olası öğrenmeye aç, meraklı bir çocuktum. Konuşulanları dikkatli dinlediğim gibi, soru işaretleri varsa bıkıp usanmadan dayılarıma ve diğer büyüklere sorardım. Edirne’den Maraş’a kadar yaptığımız 4 günlük yolculuk sırasında gönderildiğimiz yerler hakkında anlatılanları can kulağı ile dinlemiştim.

Güneydoğu Toroslarının uzantılarından biri olan Ahır Dağları’nın güney eteklerindeki alçak tepeler üzerine kurulmuş olan Maraş’ın Antik adının Markasi olduğunu öğrenmiştim. Hititlerin dağılma döneminde kurulan Hitit Kent devletlerinden Gurgum’un merkeziydi Markasi. Gurgum kent devleti aralıklarla Urartular, Asurlular, Medler, Persler, Romalılar ve Pontus arasında el değiştirmişti. Bizans döneminde Marasion adıyla anılmış olan Markasi 16. Yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarına katılmış ve 1831’de adı Maraş olarak değiştirilmişti. 

1898’de Halep vilayetine bağlı bir sancak merkezi olan Maraş Mondros mütarekesinin imzalanması ile 22 Şubat 1919 da İngiliz işgali altına girmişti. İngilizler kısa bir süre sonra Musul’a karşılık Anadolu’nun güney kesiminden çekilmiş, 30 Ekim 1919 da Fransız birlikleri Maraş’a girmişti. 21 Ocak 1920’de başlayan Maraş kent savaşları sonunda Fransızlar çekilmişti.

Kurtuluş Savaşı sırasında halkın gösterdiği direnişten dolayı şehre TBMM tarafından 5 Nisan 1925 tarihinde İstiklal Madalyası verilmiş ve 7 Şubat 1973’te adı Kahramanmaraş olarak değiştirilmişti.

5 Mayıs 1951 Cumartesi, Elbistan…

Sabahın erken saatlerinde bize tahsis edilen bir yük kamyonu ve külüstür bir otobüsle Elbistan’a ulaştırılmak üzere yolcu edildik. Maraş’tan ayrılırken, Maraş Göksun arasındaki yol için uyarıldık ayrıca. İyi ki uyarılmışız, sürprizlerle karşılaşmamış olduk.

Doğa koşullarının beklenmedik derecede zorlaştırdığı, aşılması oldukça güç derin vadiler, karşılıklı gelen iki aracın birbirini geçemeyeceği dar yollarda başladı yolculuğumuz. Maraş-Göksun arası şimdiye kadar sürücülerin karşılaştığı en zorlu yol olarak tanımlanmıştı.

Yol güzergâhı coğrafi yapı olarak çok kötüydü. Bu yüzden yöre köylüleri Göksun ile Maraş arasındaki bu sarp dağlara “Şeytan dağları”, bu dağlardaki yola da “Felâket yolu” adını vermişlerdi. Şeytan dağları dediklerinin, Amanosların bir parçası olan Nurhak Dağları olduğunu öğrenecektim sonraki yıllarda.

Maraş Göksun arasındaki dağları aşmakta kullanılan eski yol dik yamaçlı, çok sayıda keskin dönüşlerinin yanı sıra dar ve düşük standartlardaki durumuyla sürücülere çok zor anlar yaşattı. “Akdeniz’in Sibirya’sı” olarak adlandırılan Göksun İlçesi’ne ulaşıldığında sürücülerimiz rahat bir nefes aldı.

Coğrafi olarak Maraş’ın 80 km kuzeyinde olmasına rağmen Amanos dağlarının geçit vermez yapısından ötürü Maraş Elbistan yolu 140 kilometrenin üzerine çıktı. Kâbus gibi 5 saatlik bir yolculuktan sonra, dağlar arasına sıkışmış, Elbistan’a ulaştık.

Bin bir zorlukla ulaştığımız Elbistan, denizden yaklaşık 1200 metre yükseklikte olan bir havzada kurulmuştu. Havzanın etrafı, yüksekliği yer yer 2000-3000 metreyi geçen dağlarla çevrilmişti. İlçenin en geniş ovası, kendi adıyla anılan Elbistan ovasıydı. Elbistan Ovasının yer aldığı bu havza 3000 metreye varan yüksek dağlarla çevrilmiş olup, geçilmesi çok zordu. Derin ve uzun geçitler ve boğazlarla kapalıydı.

Havzanın Batı ucunun yüksekliği zaman zaman 2.500 metreyi geçen Binboğa dağlan ile sınırlanmıştı. Diğer taraftan güney kısmında 3050 metre yüksekliğinde Berit ve 3090 metre yüksekliğinde Nurhak dağı havzanın en yüksek noktalarını oluşturuyordu.

Bizim yolculuğumuzda, Gâvur Dağı olarak anılan aslında Nurhak Dağlarıydı. Gâvur dağlarını zorlukla aşarak ulaştığımız Elbistan hakkında ilginç bilgiler edinmiştim Maraş’ta…

Elbistan 13. Yüzyılda Dulkadiroğluları Devletinin merkeziymiş. Anadolu Beylikleri ‘nden biri olan Dulkadiroğluları 1298-1522 yılları arasında Anadolu’nun güneyinde, Elbistan merkez olmak üzere kurulmuş. Bir Türkmen Devleti olan Dulkadiroğluları Oğuzların Bozok kolundan olup, ilk reisleri de Zeyneddin Karaca Bey’miş.

Bazı tarihçilere göre Antik Ablasta, zamanla Elbistan adına evrilmiş. Köken bilim, Ablasta adının ‘’gür su akıntısı’’ ya da ‘’su geçidi akıntısı’’ olabileceğini söylemektedir. Gerçekten de Elbistan’ın içinden Ceyhan’ın başlangıç kollarından biri, Söğütlü Çayı geçmekteydi.

Yıllar sonra, yörenin demografik yapısını değiştirmek amacıyla Balkan Muhacirlerinin gönderildiğini öğrenmiştim. Geçmişte Alevilerin Saklı Payitahtı olan Elbistanlılar da bunun farkında oldukları için, kızılbaşlar olarak da bilinen, aleviler dışında yapılacak iskanlara pek sıcak bakmamışlardı, bakmadılar da… 6 Mayıs 1951 Pazar, Elbistan…

Elbistan’da ikinci günümüz. Erkenden kalktık, verilen kahvaltıdan sonra, meraklı bir çocuk olarak çevreyi kolaçan ettim. Meraklı gözlerle bizlere bakanların kendi aralarında yaptıkları konuşmaların bizden farklı bir şive ve aksanla olduğunu anladım. Konuşmalarını anlamakta zorlandım. Bulgaristan’daki köyümüzle uzaktan yakından hiçbir benzerliğin olmadığı bir bölgenin yanı sıra dilleri, inanışları, gelenek ve görenekleri bizlerden çok farklı olan bir sosyal topluluk içindeydik.

Soran ve endişeli gözlerle kendisine baktığımı gören Hüseyin dayım, ‘’Buranın halkı Kürt ve Alevi yeğenim, bizler Alevi-Kürt köylerine gönderildik.’’ Dedi. Kürt ve Alevi ne demek ti?  Sorusu kafama takılmıştı. Zamanla öğrendim kavramların hangi anlama geldiğini…

Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, Müslümanları kimin yöneteceği konusunda çıkan anlaşmazlıklar, Kerbela Savaşı’na neden olmuştu. Bu savaşta Hz. Muhammed’in torunu Hüseyin ve yanındakiler Muaviye’nin oğlu Yezid birliklerince kılıçtan geçirilmişti. Bu savaş Sünnilik, Şiilik ve Haricilik şeklinde ilk mezhepsel ayrışmayı beraberinde getirmişti.

Bazı düşünür ve tarihçilere göre Elbistan, Alevi homojen bölgesinin merkezi, payitahtıdır. 1522 yılına kadar Elbistan, bu merkezi yapısını ve amaçlarını sürdürmüştür. Sonrası isyanlarla geçmiş, Osmanlı’ya karşı varlığını koruma savaşları sonunda günümüze kendisini virane olarak taşımıştır.

Özellikle Sultan Selim Yavuz’un 1522’de bölgedeki askeri hâkimiyetiyle birlikte, Alevilerin homojen olarak yaşadığı bu yerleşkesi dağıtılmaya başlanmış, Elbistan geri itilmiş, Maraş ön plana çıkarılmıştı.

Yine bazı Alevi düşünür ve tarihçilerine göre Elbistan, Yavuz Sultan Selim’den günümüze kadar katliamlara uğramıştı. Elbistan, Alevi ayaklanmalarında merkezi bir rol üstlenmiş, bildik tüm direnişlerde yerini belirgin bir biçimde almıştı. Onun içindir ki Osmanlı tarihçileri tarafından kayıtlara “fitne ve fesatın merkezi” olarak geçmişti Elbistan.

Sünnilik, Şiilik ve Haricilik şeklindeki mezhepsel ayrışmalar İslam Cemaatini bölmüştü. Modern İran’ın kurucusu olan Safevi Devleti tarihte ilk kez Şiiliği kabul etmiş olan bir Şii İslam devletiydi. Akkoyunlu Devletinin mirası üzerinde yükselen Safevîlerin, diğer bir ifade ile Şah İsmail’in, İran’da oluşturduğu Şii İslam Devleti Osmanlı Devleti ile sınırdaş olmuştu. Şah İsmail’in İran’da 1500’lerin başında resmen Safevi Devleti’ni kurmasını müteakip, Anadolu’ya yolladığı halifeleri aracılığı ile başlattığı propaganda hoş karşılanmamıştı.

Bu arada Osmanlının Merkezi gücü artarken, Hanedan ailesi ile birlikte toplum üzerinde baskı kuran bir zümre oluşmuştu. Halk üzerinde siyasi ve dini baskı artarken, Devlet Sünni bir ideolojik modele evrilmeye başlamıştı. Diğer mezheplere yaşama hakkı tanınmamış, karşı çıkanları da ya sürgüne göndermiş ya da bir biçimde icabına bakılmıştı.

Diğer taraftan, halk üzerindeki siyasi ve dini baskıya karşı çıkan Şeyh Bedreddin eserlerinde açıkça görülmemekle birlikte, başta Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarları özel mülkiyeti reddetmişler, her türlü mülkün halkın ortak malı olduğunu savunmuşlar, kadın erkek bir arada sazlı içkili ayinler düzenlemişler ve İlahiliği savunmuşlardır. Sünni ve Hanedan bir devlet yapısı içinde olan Osmanlı için bunlar son derece tehlikeli görüş ve davranışlardı.

Osmanlı, Fetret döneminde, üç kardeşten Musa Çelebi’nin Kazaskeri olan Şeyh Bedreddin, Mehmet Çelebi’nin Osmanlının tek hâkimi olması sonrasında, İznik’te gözetim altına alınmıştı. Şeyh Bedreddin 1416 yılında İznik’ten kaçarak, Deliorman civarında etrafına topladığı büyük kalabalıkla Osmanlı Devleti’ne karşı isyan bayrağını açmıştı.

Mehmet Çelebi isyanı bastırmak için Beyazıt Paşa’yı görevlendirir. İsyanı çok kanlı bir şekilde bastırılır, Şeyh Bedreddin yakalanır ve Peygamberlik iddiasında olduğu gerekçesiyle asılarak idam edilir.

24 Nisan 1512’de Osmanlı tahtına Yavuz Sultan Selim geçmişti. Bu arada Şiî propagandası saraya kadar girmiş ve Şehzade Ahmet’in oğlu Murat İran’a iltica etmişti. Sultan Selim bu şehzadeyi şahtan geri istediyse de şehzade geri gönderilmediği gibi giden elçi de öldürülmüştü.

Yavuz Sultan Selim bir an önce Safevi meselesini kesin olarak çözmeye karar vermişti. Sefere çıkmadan önce de Anadolu’da Şah İsmail’e taraftar olduğunu sandığı 40.000 Kızılbaşı ortadan kaldırmıştı.

Kızılbaşlar bu olayı Kerbela’dan sonraki en büyük ikinci Alevi katliamı olarak algıladılar. Bu olaydan sonradır ki yüzyıllar boyunca kendilerini saklama gereğini duydular.

Osmanlı siyasi yaklaşımının devamı olarak Cumhuriyet dönemi, Alevi politikasında pek fazla değişime gitmemiş, bölge insanına aynı gözle, olumsuz olarak yaklaşılmıştı.

Balkanlar ve diğer ülkelerden gelen göçmenlerin Maraş ve özellikle Elbistan bölgesine yerleştirilmesi yoluyla bölgenin etnik-kültürel yapısı değiştirilmek istenmişti.

Bugün Maraş olarak telaffuz edilen, ama tarihi geçmişi ile Elbistan olan bu bölge Alevilerin, özellikle de “Anadolu Alevileri” diye betimlenen Aleviliğin, özgürce örgütlenip, hükmünü sürdürmüş olduğu son yerleşkesiydi.

Alevi Kürtler tarafından buralara gelişimiz; Balkanlar ve diğer ülkelerden gelen göçmenlerin Maraş ve özellikle Elbistan bölgesine yerleştirilmesi yoluyla, bölgenin etnik-kültürel yapısı değiştirilmek isteniyor. Biçiminde algılanmıştı. Öyleydi de zaten.

Sünni muhacirler ile Alevi Kürtler nasıl uyum sağlayacaklardı birbirine? Sorusunun yanıtı kısa sürede ortaya çıkacak ve bizlere Yaşar Kemal’in Çukurovası’na gitmek düşecekti.

Bulgaristan Karagözler Köyünden ayrıldığımız 23 Nisan 1951’den bu yana 14 gün geçmişti. İki haftada ne çok şey değişmişti… Değişmeye de devam edecekti.

7 Mayıs 1951 Pazartesi, Elbistan… 

Sabah kahvaltısından sonra Elbistan Kaymakamlığı tarafından sağlanan bir araçla yolcu edildik. Elbistan’dan yaklaşık 50 km doğudaki Karahasanuşağı Köyü’ne ulaşmak, doğa koşulları ve ulaşım araçlarının yetersizliği nedeniyle, 6 saatten fazla zaman almıştı. İki tarafında yükselen yüksek bozkır tepeler arasında dağınık bir yapılanma oluşturan Karahasanuşağı Köyü’ne girdik.

Geçmiş yüzyıllarda Alevilerin Saklı Payitahtı olduğunu öğrendiğimiz Elbistan’ın Alevi-Kürt köylerinden biriydi Karahasanuşağı. Köy sakinlerinden bazıları biraz hayret biraz da tedirginlikle karşılamışlardı bizleri. Köy muhtarı arandı ve bulundu. Maraş Toprak ve İskân Müdürlüğü evrakları gösterilerek, gelenlere gerekli yardımın yapılması istendi.

Yetkililer gerekli açıklama ve bildirimleri yapmış olmalılar ki köy muhtarı bize konaklayacak yer gösterdi. Ağıldan bozma bir evdi, ev denilebilirse. Kış koşullarında, hele Maraş bölgesinde, yaşama uygun bir yer değildi. Yine de Dedemle birlikte dayılarım hayvan ağılını kısa sürede yaşanacak hale getirdiler.

İlk günlerde biraz meraktan biraz da Elbistan İlçe yetkililerinin direktiflerinden olacak, Karahasanuşağı köylüleri bize olabildiğince sahip çıkıp, yardımcı olmaya çalıştılar. Ne var ki kendilerine bile yardımcı olacak durumları yoktu. Fukara köylülerdi. Bir süre sonra herkes kendi işine döndü.

Köy, karasal iklimin etki alanı içerisinde olup, ekonomisi tarım ve büyük ölçüde hayvancılığa dayalıydı. Ceyhan Nehrinin kollarından biri olan Söğütlü Çayı’nın iki yakasına kurulmuş olan köyün arazi yapısı, hayvancılık için elverişli ancak tarım arazisi sınırlıydı. Sulu alanlar dışında kayda değer bir bitki örtüsü yoktu.  

Söğütlü Çayının iki yakasına kurulmuş olmasına rağmen karasal iklimin etki alanı içerisinde olup, ekonomisi daha çok hayvancılığa dayalıydı. Dağlar ve yarılmış platolardan oluşan bir yapısıyla Karahasanuşağı Köyünün arazi yapısı tarıma elverişli değildi.

Oysa atalarımızın çiftçilikten başka özel bir becerileri yoktu. Halil dedem” buralarda geçinemeyiz, aç kalırız” Demişti.

1951 yılında bu köylerin görüntüsü köy altı yerleşimler olarak bilinen mezralar tipindeydi. Mezralar genellikle küçük ve az nüfuslu olup, su kaynaklarına yakın olurlardı. Dağınık dokulu yapıya sahiptiler. Evler arasındaki uzaklıklar 500 metre ile 1500 metre arasında değişirdi.

İlk bir hafta içinde buralara uyum sağlayamayacağımız anlaşılmıştı…Elbistan köylerindeki Sosyo-ekonomik yapı bizlere her yönüyle çok yabancıydı… Kapana kısıldık duygusuna kapılmıştık.

Buralardan gitmenin, bu köylerden kaçmanın bir yolu bulunmalıydı. Bulunmalıydı ama önce Edirne’deki hastanede kalan anamla babamın bizi bulması gerekiyordu bu kapandan kurtulmak için…

Edirne’deki Göçmen Misafirhanesinden ayrılalı neredeyse iki haftaya yakın bir zaman olmuştu. Halil dedemlerle geldiğimiz Elbistan’ın Karahasanuşağı Köyüne uyum sağlamaya çalışıyorduk.

Bu arada iki yaşını yeni bitirmiş olan kardeşim Şaban yolculuk boyunca iyice üşütmüş olduğundan öksürük nöbetleri de artmıştı. Her geçen gün durumu daha da kötüleşiyordu. ‘’ anamı isteriiiim, ille de anamı isteriiiim’’ diye tutturuyor, debeleniyor ve ağlıyordu…

16 Haziran 1951 Cumartesi, Elbistan…

Söğütlü Çayının iki yakasına yapılanmış mezra tipindeki Karahasanuşağı Köyüne geleli yaklaşık 40 gün oldu. Köyde yaşayanları, 7 yaşındaki çocuk aklımla, tanımaya ve anlamaya çalışıyorum. Başka bir deyişle, köydeki sosyal yaşamı anlamaya çalışıyorum.

Edindiğim ilk izlenimlerimden biri, Alevi Kürtlerinde haremlik selamlık yoktu. Üstelik akraba evlilikleri baskın çıktığından, herkes birbirini yakinen tanıyor ve teklifsizce evlerine girip çıkıyorlardı. Oysa Sünni gelenekte harem selamlık uygulaması vazgeçilemez bir oluşumdu. Teklifsizce gidip gelmek olmazdı. Hele evin erkeği evde yoksa, muhtar dahil olmak üzere hiçbir erkek bu eve giremezdi.

Oysa haremlik selamlık uygulamasının olmadığı köyde, kadınlarımız ve gelinlik kızlarımız bu durumdan oldukça rahatsız olmuşlardı.

Edindiğim diğer bir izlenimim de ekonomik durumları ne olursa olsun, yöresel kıyafetleri hemen göze çarpıyordu. Asırlardır kullanılan ve “kıras fistan” olarak bilinen yöresel kıyafetler, bölgedeki kadınların vazgeçilmez giyecekleri arasında yer alıyordu. Tek parça kadın giysisi olarak bilinen ‘’kıras fistan’’ farklı renk ve tasarımlarıyla hemen dikkatimi çekmişti.

Özellikle düğün ve nişan töreni gibi özel günlerde her yaştan kadının tercih ettiği pullu, boncuklu ya da taşlı farklı özellikteki bu kıyafetler, bazı yerlerde yaşlı kadınlar tarafından günlük olarak da kullanılıyordu. Resmi bayram ve çeşitli etkinliklerde folklor gösterisi sunan kızların giydiği bu rengarenk kıyafetler göz alıcıydı.

Tarihsel süreç içerisinde Kürtlerin dili ve kıyafetleri, halkın varlığını sürdüren iki araç olmuştu. Kürt giysilerinin, diğer komşu halklarınkinden daha renkli ve daha fazla çeşitli oluşunun etkisi büyüktü. Farklılıklarını ortaya koymaktaydı.

Geleneksel Kürt kıyafetleri içerisinde kadın giysileri, erkek giysilerine oranla daha çok renk çeşitlilik göstermekteydi. Bunun yanı sıra kadın kıyafetlerinde bezeme araç ve metotları da bir hayli zengindi. Yeşil, mor ve sarı kıyafetlerinin yanı sıra başlarının etrafında parlak turuncu türbanları vardı.

Diğer taraftan aşiretlerden oluşan topluluklar ki akraba evlilikleri yoğun olarak geleneksel toplumlarda gerçekleşirdi. Aşiret örgütlenmesi, kan bağı ve akrabalık yoluyla ilişkide bulunan insanları içine alırdı. Aşiret, varlığını akraba evliliği yoluyla sürdürürdü. Mülkiyetin parçalanmaması ve aile içinde kalması için akraba evlilikleri gerekli görülmekteydi. Ülkemizdeki akraba evlilikleri, birçok Ortadoğu toplumuyla benzerlikler taşımaktadır. Bu tür evlilikler ailelerin, savunma birimini de güçlendirmektedir.

Akraba evliliklerinin yanı sıra ‘’kuma’’ olarak bilinen, eş üzerine ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü bir eşin getirilmesi ailenin işgücü yönünden önemliydi.

Diğer taraftan feodal topluluklarda kız çocuklarının adı pek olmazdı. İllaki erkek evlat olacaktı zürriyetinin devamı için. Sürekli kız çocuk doğuran kadının, sanki kabahat onunmuş gibi, üzerine kuma getirilerek erkek çocuk doğurması beklenirdi.

Oysa Bulgaristan Muhacirlerinin kara çarşafları vardı. Haremlik selamlık uygulamaları vardı. Kuma uygulaması yoktu. Nereden bakarsak bakalım Karahasanuşağı köylüleriyle hiçbir ortak yönümüz yoktu.

İnce hastalık teşhisi konularak Edirne’de tedavi amaçlı olarak alıkonulan anamla babamdan neredeyse 45 gündür ayrıydık. Üç numara olan kardeşim Şaban’ın sağlık durumu her geçen gün biraz daha kötüye gidiyordu. Ağlama krizlerine girdiğinde ne yapacağımızı bilemiyorduk.

Şırıldayarak akan Söğütlü Çayı imdadımıza yetişti. Tertemiz suyu içindeki çakıl taşları, inci mercan gibi parlardı. Suyu içilecek vasıfta olduğundan, kıyısında ikamet eden Köylülerimizin içme sularını bile karşıladıkları Söğütlü çayı içinde bol miktarda ve ondan fazla balık çeşidi barınırdı. Seyrettikçe insanın içi açılırdı. Kardeşim Mustafa ile Şaban’ı çayın kenarına götürerek oyalamaya başlamıştık.

Yüksek platolar, derin vadiler ve geçit vermez boğazlardan ötürü ulaşımın yanı sıra haberleşmenin de olanaksız olduğu bu köyde anamla babamdan haber almak olanaksızdı. Bir an önce anamın tedavisinin gerçekleşerek bize ulaşmaları için dualar etmekten başka çaremiz yoktu. Gün ola harman deyip, bekliyorduk anamla babamı…

6 Temmuz 1951 Cuma, Elbistan…

Ağıldan bozma evin penceresinden giren sabah güneşi gözüme vurmuştu kalk dercesine. Uykum bitmişti ama yataktan çıkmak istemiyordum.

Dün güzel, güneşli bir gündü. Bahar gelmiş, her tarafta çiçekler açmıştı. Yine, ‘’Anam niye gelmedi, anamı isteriiiim.’’ Diye tutturan üç numara kardeşimi sırtıma alarak çevre gezisine çıkardım. Ardımda Mustafa da vardı.

Yaklaşık 50 metre uzaktaki Söğütlü Çayı’na gittik. Çağlayanlar oluşturarak akan deredeki balıklar ve çağlayanların sesi ile dikkatini dereye odaklamıştık. Ağlamayı kesmiş, biraz da neşelenmişti. Ardından, köye panoramik bir bakış için tepelere de tırmanmıştık. Yorulmuştuk açıkçası…

Tekrar gerinip diğer tarafıma dönmek üzereydim ki yandaki odadan gelen ‘’anam da anaaaam.’’ Seslerinin ardından ‘’kadersiz Yavruuum…Nihayet sana kavuştum, şükürler olsun.’’ Sözleriyle uyandım. Anamın sesine benzetmiştim. Acaba? Dedim. Anamla babam gelmiş olabilir miydi?

Hızla kalktım ve yan odaya geçtim… Gözlerime inanamıyordum, gelmişlerdi gerçekten. Mustafa ile beni uyandırmaya kıyamamışlardı ama anam Şaban’ı almış götürmüştü yanımızdan.

Edirne Göçmen Misafirhanesi sağlık birimlerinde iki ay tedavi gören anam taburcu edilmiş ve Karahasanuşağı Köyünde bizi bulmuşlardı. Ellerini öpüp, hoş geldiniz dedikten sonra anama sarıldım. Babam içinden seven birisiydi, sarılmayı sevmezdi pek. Babasından öyle görmüştü çünkü. Bu nedenle çocukluğumuzda anamıza daha yakındık.  Anamla   hasret giderirken Mustafa da uyanmış, yanımıza gelmişti. 

Aylardır Ana hasreti çeken Şaban’daki sevinci görecektiniz.  ‘’Anaaam da anam” Deyip dizinin dibinden ayrılmıyor, bir taraftan da sürekli öksürüyordu. Şaban’ı bağrına basıp sevip, okşayan anamı Şaban’ın öksürükler telaşlandırmıştı. ‘’Acaba oğlum da mı kaptı hastalığı? Dedi… Yanılmadığı da bir süre sonra anlaşılacaktı.

Babam biraz durgun, yılgın ve moralsiz görünüyordu. Önce Maraş’a gelmişlerdi. Bizi soruşturmuşlar Maraş İl yetkilileri Elbistan’ı adres göstermişlerdi. Maraş Elbistan hattında her daim yolcu otobüsü olmadığından, Elbistan’a ulaşmaları oldukça maceralı ve zor olmuştu… Yardım istedikleri bazı kişi ve kuruluşlar Bulgaristan’dan gelmiş olmamızı pek hoş karşılamadıkları gibi, geldiğiniz yere dönün de demişlerdi.

Elbistan’da önce kaymakamlık makamına uğramışlar, kaymakamlık Toprak İskân Müdürlüğü’ne göndermiş. İlgililerin yaptığı araştırmalardan sonra Halil dedemlerin Karahasanuşağı köyünde olduklarını öğrenen babam, Akıncı Ailesi’nin de Hasanköy’e yerleştirileceğini öğrenmiş.

Asıl zorlu olanı da Elbistan Hasanuşağı Köyü arasındaki 50 km’lik ulaşım olmuş. Elbistan ile köy arasındaki haftada bir olan ulaşım olanaklarından ötürü, yaya çıkmışlar yola. Rastlayabildikleri her araba ve araçtan yardım istemişler. Bazılarında yardım alabilirken, bazıları da yüzlerine bile bakmamıştı…

7 Temmuz 1951 Cumartesi, Elbistan…

Anamla babam Halil dedemlerde bir gece konaklayıp, hasret gidermişlerdi. Yavrusu Şaban’a kavuşmanın yanı sıra anası, babası ve kardeşlerine de kavuşmanın etkisiyle moral bulmuştu anam. Asıl konusu Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler olmak üzere uzunca sohbetler oldu. Sabah kahvaltısından sonra babam ‘’yolcu yolunda gerek, izin verirseniz bize yurtluk olarak gösterdikleri Hasanköy’e gidelim.’’ Deyince Halil dedem ‘’Haklısın Ahmet, bir an önce gidip, yerleşmeniz gerekiyor…’’ Dedi.

Bulgaristan’dan getirebildiğimiz yatak yorgan, kap kacak gibi eşyalarımızı yükleyecek bir araba bulmanın telaşına düşüldü. Ulaşım konusunda Karahasanuşağı köylüleri öküzlerin çektiği bir araba ile bize yardımcı olacaklarını vaat etmişlerdi. En azından, eşyaların yanı sıra anamla birlikte 2 yaşından gün almış kardeşim Şaban’ın taşınmasını sağlayacaklardı. Sağladılar da.

Hasanköy, Karahasanuşağı köyünün yaklaşık 3 km doğusundaydı ama aralarındaki yüksek platolar, derin vadiler ve geçit vermez boğazlardan ötürü yol uzadı. Ters V şeklinde, yaklaşık 10 km’lik yolculuktan sonra Hasanköy’e ulaştık. Babam, Maraş Toprak İskân Müdürlüğü’nce düzenlene evraklarla köy muhtarına gitti. Bir süre sonra da muhtar ve köy bekçisiyle birlikte geldiler.

Muhtarın yüzünden ve tavrından, Hasanköy ‘de pek sıcak karşılanmayacağımız ortaya çıkmıştı. Ne çare ki devletin resmi evraklarını gören muhtar bize ev yeri göstermek zorundaydı. Gösterdi de…Ev diye gösterdiği yer, her tarafı dökülen bir hayvan ahırıydı.  Avlusu olmayan ve giriş kapısı sallanan bu hayvan ağılı hüsrana uğrattı bizi. Muhtar köyle ilgili biraz bilgi verdikten sonra ‘’bir şeye ihtiyacınız olursa beni arayın.’’ Diyerek gitti. Arkasından baka kaldık…

Ev olarak gösterilse de ev diyemeyeceğim hayvan ağılının yanına eşyalarımız indirildikten sonra, Karahasanuşağı köyünden bizi getiren öküz arabasının sürücüsüne şükran duygularımızı bildirerek, geri gönderdik. Ardından babam ağılı gezdikten sonra; keser, kürek ve süpürge bulmak için tekrar muhtara gitti. Anamla birlikte hüzünlenmiş üç çocuk babamı bekledik. Kısa sürede dönen babam ‘’Hadi çocuklar, şu ağılı hep birlikte hale yola koyalım.’’ Dedi. Atom Karınca gibiydi babam. Birlikte, kısa sürede, hayvan ağılı temizlendi. Sallanan kapı sağlamlaştırıldı ve eşyalar olabildiğince yerleştirildi.

Meraklı bir çocuk olarak, eşyalarımız yerleştirildikten sonra, bulunduğumuz yamaçtan köyü baktım. Yaklaşık 100 metre aşağıda, sonraki günlerde Hasanalili Deresi olarak öğrendiğim bir akarsu bulunuyordu. Köy sakinleri derenin iki yamacına yerleşmişlerdi.

Hasanalili deresinin iki yamacında yer alan ağaçların dışında yeşillik yoktu. Köyün iki yamacında yükselen tepeler ve ardında ortaya çıkan dağlar bozkır olarak tabir edilen yapıdaydı. Köyün arazi yapısı belki hayvancılık için elverişli olabilirdi. Ancak tarım arazisi yok denecek kadar azdı.

Çiftçilikten başka bir mesleği olmayan babam ve ailesi için burada ekmek yok diye düşünmüştüm. Pasaportumuzda çiftçi olarak belirtilmiş olmasına rağmen, neden buraya verilmiştik? Sorusuna yanıt bulamamıştım…

Karahasanuşağı Köyü’ndeki Halil dedemin dediği gibi, Elbistan köylerinde bize iş, aş, ekmek yoktu. Ne diye Elbistan köylerine verilmiştik. Yedi yaşında bir çocuk olarak bu tür sorulara yanıt bulamıyordum…

13 Temmuz1951 Cuma, Hasanköy…

Ailemizin yerleşmeye çalıştığı Hasanköy, yaklaşık 700 yıl önce Hasan ve Ali kardeşler tarafından kurulmuş, Hasanalili olarak kayıtlarda geçmişti.  Hasanalili yerine, kısaltılarak, daha çok Hasanali ya da Hasanköy olarak adlandırılıyordu. Benim hafızamda da yıllarca Hasanköy olarak kalmıştı.

Sonraki günlerde öğrendiğime göre, Hasan ve Ali kardeşlerin üç oğlu tarafından oluşturulan üç kabile üç mezranın oluşumunu sağlamıştı. Evler birbirinden oldukça uzakta, köy altı yerleşimler olarak biliniyordu. Küçük ve az nüfuslu olan merkez durumundaki Hasanköy sakinlerinin de fukara insanlardı.

26 Temmuz 1951, Hasanköy Elbistan…

Yürek burkan acı bir çığlıkla uyandım. Anam kucağına aldığı olduğu iki buçuk yaşındaki kardeşimiz Şaban ile deliler gibi odada dolanıp, dövünüp, duruyordu. ” Yavruum… Şabanıııım… Doyamadığım Şabanıııım…” Diye feryat ediyordu. Kötü bir şey mi olmuştu da anam adeta kendinden geçmiş, dövünüp duruyordu.

Hızla kalkıp Şaban’ı kucağından almak istedim, vermedi. Dışarıda odun kırmakta olan babam da ne oluyor? Diye odaya girdi. Dövünmekte olan anamın kucağından Şaban’ı aldı. Kucağında kolları ve bacakları sarkmış olan kardeşimizi yere yatırdı. Cebinden çıkardığı küçük bir aynayı ağzına yaklaştırarak nefesini yokladı. ‘’Nefes almıyor Mehmet…’’ Dedi.

Kaybetmiştik kardeşimi. Bulgaristan göçü sonrasının sefaletine ve bakımsızlığa dayanamamıştı. Babam dini bütün, tevekkül sahibi biriydi.  ”Allah’ım böyle uygun görmüş, oğlumuzun daha fazla hırpalanmasını istememiş olmalı ki Cennetine aldı.” Dedi.

Defin işlemleri ve ölüm belgesi düzenlenmesi için Köy muhtarına haber verildi. Köyde imam olmadığından, köyde dedelik mertebesinde olan birine haber uçuruldu. Ayrıca Karahasanuşağı Köyündeki Kurtuldu Ailesine haber gönderdik. Akşamüzeri başta dedem ve nenem olmak üzere Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımla Cemile teyzem (tetem) Hasanköy’e gelmişlerdi.

Cenaze merasimleri, her kültürün ayrılmaz bir parçasıydı. Asırlar boyunca tarihin belli dönemlerinde kabul edilmiş dini inançlarının etkisiyle, her halkın cenaze merasimleri benzer olmakla birlikte bazı ayrılıklar da taşımaktaydı. Farklı kültür inançlarının izlerini taşırdı. İnsan hayatının önemli geçişlerden biri olan ölüm etrafında birçok tören, inanç, gelenek ve görenek oluşmuştu.

Alevi geleneğinde ölüm olayı ‘’Hakka yürümek’’ olarak tanımlanmaktaydı. Hakk’a yürüyen canın, bir örtü ile kefenlendikten sonra cenaze namazı kılınırdı. Cenaze namazı, bu anlamda hazırlık aşamasından gömme aşamasına geçişi sağlayan bir halkaydı. Cenaze namazını, çoğunlukla cami imamları olmak üzere, Alevi köylerinde dedelerin kıldırdığı görülmekteydi.

Zira bu gibi yörelerde bütün dinî vecibeler, geleneksel olarak dedelerin öncülüğünde yapılırdı. Çünkü manevi imamlığın da ancak bu soya ait olduğu kabul edilirdi. Bu yüzden okumuş cami hocası, imam olarak kabul edilmez ve zorunlu olmadıkça da Sünni hocalara müracaat edilmezdi. Cenaze namazında rükû ve secde bulunmadığı ve ayakta kılındığı için bu namaza “secdesiz namaz” denmekteydi.

Kardeşimiz için de cenaze namazı kılındıktan sonra, gösterilen mezar yerinde usulüne uygun defin işlemi yapılıp, dualar edildi. Hasanköylüler tarafından başsağlığı dilendi. Eve döndüğümüzde ailemizde tarifi imkânsız bir acı vardı.

Sen kalk, Bulgaristan’ın Karagözler köyünden inançlarımızı kurtaracağız, daha özgür olacağız diye gönüllü ve serbest göçmen olarak Türkiye’ye gel, Maraş Elbistan köylerinden birinde ciğer pareni toprağa ver.

Hani, ”ateş düştüğü yeri yakar derler ya.”  Şaban’ın ölümü de Akıncı ve Kurtuldu Ailelerini yakmıştı. Ertesi gün Cemile teyzemle Kerim Dayım dışındaki Kurtuldu Ailesi köylerine döndü. Anam bir hafta kendine gelemedi. Hemen her gün ağladı, mezarına gitti ciğer paresinin. Hastalığının tekrar seyredeceğinden korktuk.

Hasanköy ’deki Sosyo-ekonomik uyumsuzluğun ve işsizliğin üzerine Şaban’ın öbür dünyaya göçü tuz biber ekti acılarımızın üzerine. 

Muhacirliğimizin ilk üç ayında ilk insan kaybımızı verdik. Çukurova’daki pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken gerisi de gelecekti…

16 Ağustos 1951 Perşembe, Hasanköy…

Ailemizin üç numarası Şaban’ımızı 20 gün önce toprağa vermiştik. Bu süre içinde Karahasanuşağı Köyü’nden gelmiş olan Halil dedemler birkaç gün kaldıktan sonra, Cemile teyzemle Kerim dayımı bırakarak, köylerine döndüler.

Cemile teyzem ile Kerim dayım anamın acısını olabildiğince azaltmaya çalıştılar. Ne var ki pek fayda etmedi. Anamın acısı bir türlü geçmiyor, ‘’Şaban’ım da Şaban’ım’’ deyip, sürekli gözyaşı döküyordu. Bunda gurbetlik duygusunun da büyük payı vardı.

Sen kalk, atalarının yüzyıllarca yaşamış olduğu karagözler Köyünden ayrıl; dilini, dinini, gelenek ve göreneklerini bilmediğin Alevi Kürt Köylerinden birinde bir hayvan ağılından bozma bir yerde yaşamaya çalış. Bağ yok, bahçe yok, tarla yok, ekim dikim yok, ailemizi geçindirecek gelir yok…Üstelik köyde cami de yok. Oysa biz dinimizi kurtarmaya gelmiştik!

Babam köy muhtarı ile yaptığı bir söyleşide ‘’geçim derdi’’ üzerinde durmuş. Bağ, bahçe ve tarım arazisinin olmadığı bu köyde nasıl geçindiklerini, nasıl geçineceğimizi sormuş.

Köy muhtarının anlattıklarına göre, eli ayağı tutan köylülerinin büyük bir bölümü, haziran ayından itibaren Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmektedirler. Yaklaşık beş ay süren mevsimlik işçilik döneminde kazandıklarıyla kış aylarının giderlerini karşılamaktaymışlar.

Babam köy muhtarının geçim konusunda söylediklerinden sonra ulaştığı sonuç, Bulgaristan Muhacirleri bir yolunu bulup Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmeli ve geri dönmemeliydi. Köylerdeki Karagözlülerle bilgi alışverişi yapıldı. Kim Elbistan’a inerse, mevsimlik işçi arayanlar sorulmalı ve konuşulmalıydı.

Nitekim Elbistan’a giden bazı Karagözlüler Çukurova’dan gelen, adına ‘’Elçi’’ denilen bazı kişilerin Çukurova’da çalışacak mevsimlik işçi aradıklarını öğrenmişlerdi. Adana Ceyhan tarafından gelen bir ‘’elçi’’ ile anlaşma yapıldı. Bütün Karagözlülere duyuruldu ve hazırlıklar başladı. Mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya gitmek kurtuluşumuz olabilirdi…

25 Ağustos 1951 Cumartesi, Hasanköy…

Eşyalarımızı kamyona yüklemiş olan kan ter içindeki babam etrafına bakındıktan sonra; ‘’Geç kalıyoruz, ananız nerede Mehmet?’’ Dedi. ‘’Buralardaydı baba…’’ Dedim ama anam yoktu ortalıkta. Saat de 9 olmuştu.

Alınan karar gereğince Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitme zamanı gelmişti. Diğer Karagözlüleri Çukurova’ya götürecek olan Elçi’nin kamyonu gelmiş, kamyona binmemizi bekliyordu. Ama anam yoktu ortalıkta.

Nereye gitmiş olabilir di? Aklıma mezarlık geldi ama dün en küçük kardeşimizin mezarını hep birlikte ziyaret etmiş, dualarımızı okumuş ve vedalaşmıştık.

Büyük bir telaşla aramaya başladık. ‘’Anamı gördünüz mü?’’ Diye sorduğumuz köylülerden biri ‘’ananız mezarlıkta’’ Dedi. Anlaşılmıştı… Anam bir ay önce toprağa verdiğimiz kardeşimiz Şaban’ın mezarına gitmişti. Babamla birlikte biz de mezarlığa gittik.

Kardeşimizin mezarı başında ağıtlar yakan anamın gözyaşları sel olmuştu.   ‘’Yavruuum… Şabanıııım… Seni buralarda bırakıp, nasıl gideceğiz? Gitsek de nasıl geleceğiz?’’ Diye ağıtlar yakan anamı zorla ayırdık kardeşimizin mezarı başından…

Anamı neredeyse sürükleyerek götürüp, kamyon kasasına oturttuk. Etrafı tekrar gözden geçirdikten sonra, bizi yolcu etmeye gelen birkaç köylü ile vedalaşarak kamyona bindik de sabırsızlanan sürücü harekete geçti.

Alınan Dayıbaşı olarak da bilinen ‘’elçi’’ Elbistan köylerine dağılmış olan Karagözler Köyü muhacirlerini Adana Ceyhan’a ücretsiz götürecekti. Tarlaya ulaşım ücretini işveren karşılıyordu. Elçi de asgari ölçüde zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılayacak ve yaptığı harcamaları pamuk tarlalarından kazandığımız ücretlerimizden kesecekti.

Hasanköy ‘den ayrıldıktan yaklaşık iki saat sonra Halil dedemlerle birlikte diğer köydekilerin eşyaları da yüklenmişti. Halil dedemler yedi kişilik ‘’Kurtuldu’’ ailesiydi. Biz Akıncı ailesi dört kişiydik. Sonraki yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayımların kayınbabaları olacak aile bireyleri ile diğer muhacirleri sayarsak, 25 kişilik bir mevsimlik işçi grubu oluşmuştu.

Yatak-yorgan, kap-kacak ve diğer zorunlu eşyaların da yüklendiği kamyon kasasında, zor da olsa herkes için oturacak yer bulundu.

Aynı zamanda sürücü olan kamyonun sahibi bu kadar kalabalık ve yük olacağını düşünmemişti. Gâvur Dağlarını aşmakta zorlanacağımızı söyleyip, mırın kırın ettiyse de elçinin işaretiyle yola koyulduk…

Yaklaşık 50 kilometrelik Hasanköy-Elbistan yolunda fazla zorlanmadan 2 saatte Elbistan’a ulaşmıştık. Bir süre dinlenen kaptanımız 70 kilometrelik Elbistan-Göksun karayolunda oldukça zorlandı kamyonumuz. Yolda karşımıza çıkan yaklaşık 30 virajın 5 ya da 6 tanesinde tek seferde araba dönemedi. Elçi bazı virajların çok dar olduğunu söylemişti. Saat 13’e doğru Göksun’a ulaşmıştık.

Asıl problem bundan sonra başlayacaktı. Göksun-Maraş arasındaki Nurhak Dağlarının aşılması gerekiyordu ki felaket yollarından ötürü Gavur dağları olarak da anılmaktaydı.

25 Ağustos 1951 Cumartesi, saat 15,30…

Boşuna Gâvur dağları dememişlerdi… Günümüzde Amanos Dağları ya da Nur Dağları olarak bilinen bu dağları aşmak için kullanılan yol güzergâhı, özellikle Göksun ile Maraş arasında, gerçekten de tam bir felaket yoludur demişti Elçimiz. Gerçi Edirne’den gelirken bu yolu geçmiştik ama, tekrar geçmemiz gerekiyormuş demek ki…

Bu kez daha dikkatli bir gözlemci olarak felaket yolunu gözlüyordum. Göksun’dan uzaklaştıkça, zaten yüksek olan rakım tekrar yükselmeye, yeşillikler de yerini dağlık alanlara, keskin virajlara bırakmıştı. İki aracın yanyana geçemeyeceği darlıkta olan bu felaket yolunda iyi ki karşıdan gelen bir araçla karşılaşmadık. Bazı dönemeçleri tek seferde dönemeyen kaptanımız uzun süre manevra yapmak zorunda kalıyordu. En ufak bir hatada derin vadiye uçmanız işten bile değildi.

Böyle bir manevradan sonra eğimi oldukça büyük, dar ve yanları uçurum olan yola girdi. Zirveye tırmanırken, fazla zorlanmış olacak ki, birden motoru stop etti. Sürücü tekrar çalıştırıp harekete geçmek istediyse de kamyon ileri gitmek şöyle dursun, geriye doğru kaymaya başladı. Büyük bir panik havası yaşandı. Kamyonun yandaki uçuruma kayması an meselesiydi. Çok korkmuştuk…

Başta Halil dedem, birkaç yaşlı ve küçük çocuklar kamyon kasasında kaldı. Diğerleri ile birlikte ben de kamyondan aşağı atladım.

Harekete geçmekte zorlanan kamyonun kaymasını engellemek için arka tekerleklerin arkasına büyükçe taşlar koyduktan sonra hep birlikte ittik. İtme gücümüzle harekete geçen kamyon hızını arttırdı, kazandığı hızını kesmeden zirveye tırmandı ve gözden kayboldu. Kamyonun gözden kaybolması hepimizi telaşlandırmıştı. Paniğe kapılan sürücü bizi buralarda bırakmış olabilir miydi?

Bırakmamıştı… Yarım saatlik bir zorlu yürüyüşten sonra bizi beklemekte olan kamyonun üzerindeki yerimizi aldık. Maraş’a doğru tekrar harekete geçildiğinde yolun bundan sonrası fazla sorun çıkarmaz demişti bizi götüren elçi. Rahatlamıştık.

Gavurdağı’ndaki bu heyecanlı ve korkulu yolculuk unutulmazlarım arasına girmişti. Öyle ki İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıfta iken hikâyesini bile yazmış, sınıfımızın duvar gazetesinde yayınlamıştım…

Share Button