İstanbul Çapa Öğretmen Okulu öğrencisiyim

18 Eylül 1961 Pazartesi, Çapa…

14 Eylül 1961 Perşembe günü Ekrem Zeki Ün, Halil Bedii Yönetken ve Tahir Sevenay’dan oluşan jüri önünde verdiğim sınavdan başarılı çıkmış ve İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik Seminerinde üç yıl okuma hakkını kazanmıştım.

Millet Caddesi’nden geçenlerin hayranlıkla ve gıptayla baktığı mavi çinili bu anıtsal bina ünlü Mimar Vedat Tek’in Erkek Öğretmen Okulu (Darülmuallimin) için yaptığı yapıtlarından biriydi.

Oldukça yüksek tavanları, kırmızı halıları ve büyük yaldızlı aynalarıyla bir sarayı andırıyordu.

Bir sarayı andıran bu anıtsal yapı, zamanla, kanatları altında Atatürk Eğitim Enstitüsü ile Çapa İlköğretmen Okulu Müzik ve Resim Seminerlerini de barındırır olmuştu.

İki yıl çatısı altında kaldığım Müzik Semineri’nden sonra Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’na seçilmiş ve gittim.

Bu nedenle, başta İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu olmak üzere, ülkemize büyük katkılar yapmasına rağmen kapatılmış olan Yüksek Öğretmen Okulları’nın geçmişini yazma gereğini duydum.

İlk bilgileri hem okul müdürümüz hem de tarih öğretmenimiz olan Niyazi Akşit’ten almıştım diğer sınıf arkadaşlarımla birlikte.

Yüksek Öğretmen Okulları, lise ve dengi okullara öğretmen yetiştiren eğitim kurumlarıydı. İlklerden biri olan İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun tarihi, Dârülmuallimîn ya da Öğretmenevi adlı okulun açılış tarihi olan 16 Mart 1848’e kadar uzanmaktadır.

Benim çatısı altında okuduğum 1961-1963 dönemlerinde, bu tarihi ve anıtsal binamızda; İlköğretmen Okulu, Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen okulu barınıyordu.

Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri de bizim gibi yatılı olup, meslek derslerini okul bünyesindeki sınıflarda, dönemin en ünlü öğretmenlerinden alırken, kariyer derslerini İstanbul Üniversitesinin Fen Edebiyat Fakültesinden görmekteydiler.

Eğitim Enstitüsü öğrencileri de yatılı olup, bütün derslerini, okul bünyesindeki sınıflarda ve devlet kitap yazarı olan öğretmenlerden almaktaydılar.

Niyazi Akşit öğretmenimize göre, 1839’da Tanzimat’la başlayan batılılaşma hareketi en çok eğitime ihtiyaç gösteriyordu.

Çünkü Osmanlı coğrafyasında ve giderek kurulacak olan Cumhuriyetin çeşitli alanlarında düşünülen köklü değişim ve dönüşümler ancak eğitim yoluyla sağlanabilirdi. 16 Mart 1848’de açılan İstanbul Öğretmen Okulu bu amaçla kurulmuştu.

Başlangıçta Erkek Öğretmen Okulu olarak kurulmuş olan yapı zamanla geliştirilerek bünyesinde ilk, orta ve liselere öğretmen yetiştiren kurumları da içine alan Yüksek Öğretmen Okulu adlı kuruma dönüşmüştü.

Türkiye’deki Yüksek Öğretmen Okullarının asıl çekirdeği olan bu kurum, Cumhuriyete kadar sıkça yapı değiştirmiş ve 1915 yılında yeni kurulan Cumhuriyete devrolunmuştu.

*****

İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu

Henüz Cumhuriyet İlan edilmeden, 15 Temmuz 1923 tarihinde, Birinci Bilim Kurulu toplantısında okulun durumu ele alınarak,  “Ecole Normale Superieure” adlı Fransız Yüksek Öğretmen Okulu’nun model olarak seçilmesi kabul edilmişti.

Bu tarih okulun, Cumhuriyet dönemindeki kuruluşu kabul edilerek, 16 Ağustos 1934 tarihinde, Yüksek Öğretmen Okulu’nun onuncu kuruluş yıl dönümü kutlanmış ve adındaki Arapça kökenli sözcüklerden arındırılmıştı.

1930’lu yılların ortalarında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, hedefi olan Fransız Yüksek Öğretmen Okulu niteliğindeki yapıya çok yaklaşmıştı.

1930 ve 40’lı yıllarda, tıp fakülteleri dâhil, üniversitelerin pek çok bölümüne sınavsız öğrenci alınırken, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, sınavla öğrenci alan birkaç okuldan biri durumundaydı.

Yüksek Öğretmen Okulu’nun altın dönemini yaşadığı bu yıllarda, sonraki yılarda Türk Millî Eğitimine yön verecek mezunlar vermişti.

Arif Akçabay, Mesut Talaslıoğlu, Kamil Günel, Selman Erdem, Hasan Erk, Behçet Necatigil, Orhan Dengiz, Nuri Kodamanoğlu, Selman Erdem ve Turan Birinci bunlar arasında yer almaktaydı.

Ne var ki, 12 Haziran 1946 tarihinde çıkarılan üniversiteler yasası, öğretim üyelerinin dışarıda görev almasını yasaklamıştı.

Okulda eğitimin niteliğinin artmasında önemli rolü bulunan müzakereci akademik kadronun bu yasa ile okulla ilişkisi kesilmişti.

Bu gelişmenin ardından okul bir öğrenci yurduna dönüşme sürecine girmişti. Gelişen olumsuzluklar, 1949-1950 yılı başında okulun kapatılmasına kadar uzanmıştı.

Kapalı kaldığı iki yıl içinde önemli ölçüde saygınlık kaybetmiş olan okul, 2 yıl sonra, 1 Mart 1951’de, tarihi ve görkemli bir mekân olan Çapa’daki binada eğitime yeniden eğitime başlamıştı.

Lise Öğretmeni yetiştiren tek kaynak durumundaki Yüksek Öğretmen Okulu’nun verdiği mezun sayısındaki gerilemenin tersine, 1950’li yıllarda, sanayileşmenin hız kazanması ve köyden kente göçün başlaması nedeniyle lise ve lise öğrenci sayısında önemli bir artış başlamıştı. Bu gelişme, dönemin eğitimcilerini, lise öğretmeni yetiştirmede yeni bir öğrenci kaynağı aramaya yöneltmişti.

Köy Enstitüleri’nin devamı niteliğindeki 52 öğretmen okulunda eğitim gören üstün meslek motivasyonu kazandırılmış, yetenekli, daha da önemlisi öğretmenlik mesleğinin erdemleri küçük yaşlarda kavratılmış büyük, heyecanlı bu gür kaynaklar vardı.

Yüksek Öğretmen Okullarına yeni bir öğrenci kaynağı olabilirler miydi?

Olabilecekleri düşünüldü. Ne var ki İlköğretmen Okulu öğrencilerinin Yüksek Öğretmen Okuluna gönderilebilmeleri, dolayısıyla üniversiteye girebilmeleri için önemli bir engel bulunmaktaydı.

O dönemde İlköğretmen Okulu öğrencileri lise mezunu sayılmadıkları için üniversite sınavlarına girememekteydi.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, lise öğretmeni yetiştirmede bu dinamik kaynak göz ardı edilemezdi, edilmedi de.
1950’li yılların ortalarında, Millî Eğitim Bakanlığının üst kademelerinde İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuş ve bu kaynağı çok iyi bilen eğitimciler bulunmaktaydı.

*****

Ankara Yüksek Öğretmen Okulu

1950’li yıllarda sanayileşmenin hız kazanması ve köyden kente hızlı bir göçün başlamasıyla lise ve lisedeki öğrenci sayısında önemli bir artış olmuştu. Lise öğretmenlerine ihtiyaç vardı. Temel kaynak olan İlköğretmen okullarından gelecek öğrencilerin liseyi bitirmeleri gerekiyordu.

İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu 1945 yılında bitiren, 1950’li yılların ortalarından itibaren Millî Eğitim Bakanlığı’nda Talim ve Terbiye Kurulu Üyesi olarak görev alan Nuri Kodamanoğlu adlı genç bir eğitimci soruna çare bulmuştu.

Yüksek Öğretmen Okulu bünyesinde lise bitirme kursları ve sonrasında da hazırlık liseleri açılacak, İlköğretmen okullarından gelen seçme öğrenciler bu liseleri bitirerek üniversitelere girmeye hak kazanacaklardı.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, kendisine açıklanan bu modelden etkilenmişti. Bakanın çabaları ile hükümet de projeyi benimsedi.

Nuri Kodamanoğlu ve ekibi 1959 yılında yeni projeyi yürürlüğe koymayı kararlaştırmış, 03.07.1959 tarih ve 209 Sayılı Talim Terbiye Kurulu Kararı ile Ankara Yüksek Öğretmen Okulu fiilen açılmıştı. Henüz bir mekânı bile bulunmayan okulun kurucu müdürlüğüne de eski yıllarda İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun olan Hasan Erk atanmıştı.

Lise bitirme sınavları için düzenlenecek kurslar 10 Ağustos 1959 ile 5 Ekim 1959 tarihleri arası düzenlenecekti.

Henüz kendine ait bir binası bile bulunmayan Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun açılış töreni, 12 Ağustos 1959 günü eğitimin yapılacağı Atatürk Lisesi bahçesinde yapıldı.

Törene, Millî Eğitim Bakanlığını vekâleten yürütmekte olan Tevfik İleri, Millî Eğitimin üst kademe yöneticileri ve İlköğretmen okulu müdürleri katıldı. Böylece Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun doğumu gerçekleşti.

1964-65 yılında İzmir Yüksek Öğretmen Okulu’nun açılmasıyla birlikte sayı üçe çıktı.

Model tutmuştu. Köylerden, kasabalardan seçilen zeki, yetenekli, kavrayışlı, sorgulayan, irdeleyen, eleştiren, birey-toplum çıkarlarında önceliği daima topluma verecek şekilde yetiştirilmiş idealist topluluk bu yeni modelle üniversite ortamına dâhil edilmişlerdi.

*****

25 Eylül 1961 Pazartesi, Çapa…

Her geçen gün hayranlığımızın biraz daha arttığı anıtsal mavi çinili Öğretmen Okulu’nun ön bahçesinde mermer merdivenlerinin önünde 1961-1962 Eğitim ve Öğretim yılının açılış merasimi için toplandık.

Büyük bir heyecan ve coşku içindeydik. Perşembe günü yetenek sınavları sonlanmış, kazananlar üç yıl süreyle bu çatı altında eğitim görme hakkını kazanmışlardı.

İvriz’den benimle birlikte Müzik Semineri için gelen Akif İken ile Resim Semineri için gelen Halit Armutlu da kazananlar içindeydi.

Bayrak merasimine  üç sınıf katılmıştı. Birinci sınıfı oluşturan bizler yetenek sınavları nedeniyle geçen hafta gelmiştik. İkinci ve üçüncü sınıflar Pazar günü gelmişlerdi.

Aynı çatı altında barınmakta olan Eğitim Enstitüsü ve Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin eğitime başlamaları daha sonraki günlere denk gelmişti.  

Birinci sınıfı oluşturan bizler değişik öğretmen okullarından gelmiştik. Adana Osmaniye Düziçi Öğretmen Okulu’ndan Kadir Karkın, Isparta Gönen’den Şekip Oğuz, Malatya Akçadağ’dan İbrahim Demirel gibi arkadaşlarla tam bir mozaik oluşturmuştu sınıfımız.

Parasız yatılı olan sınıf arkadaşlarımızın dışında, yanılmıyorsam üç ya da dört kız arkadaşımız gündüzlü öğrencilerdi. Adlarını anımsayabildiklerimden Gülay Medetgil ile Betül Öztop Resim Semineri öğrencileri olup, İstanbulluydular. 21 kişilik sınıfımızdaki kızların sayısı erkeklerden bir fazlasıyla 11 kişilerdi.

İvriz’deki Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’un oğlu Feridun Büyükaksoy ikinci sınıftaydı. Pazar günü yatakhaneye yerleştikten sonra Halit Armutlu, Akif İken ve benimle ilgilenmiş, okulu daha çok sevmemizi sağlamıştı.

Değişik İlköğretmen okullarından gelen arkadaşlarla tanışma amaçlı sohbet ederken okul müdürümüz Arif Akçabay, yardımcıları ve gün boyunca dersi olan öğretmenleriyle mavi çinili anıtsal kapıdan görünmüşlerdi.

‘’Günaydın arkadaşlar, yeni eğitim ve öğretim yılı hepimize hayırlı olsun.’’ Andımız okunduktan sonra bir işaretiyle okul bandosunun eşliğinde İstiklal Marşı’nı söylemiştik.

Okul Müdürümüz Niyazi Akşit kısa ve öz olan konuşmasında eğitim ve öğretimin temel amaçları konusunda bilgi vermiş, müzik ve resim seminerlerinde kazanacağımız bilgi ve becerilerle ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in bir özdeyişini vurgulamıştı.

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Özdeyişini hatırlattıktan sonra ‘’ Sanat en genel anlamıyla, yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olduğuna göre…’’ hayal gücünüzü okulumuzun Resim ve Müzik Seminerlerini yöneten yetkin öğretmenlerimizle geliştireceğiz demişti.

Bayrak merasiminden sonra sınıflarımıza gittik. İlk dersimize Türkçe Öğretmeni Enver Naci Gökşen geldi. Kendini tanıttıktan sonra ‘’ İdare ile sınıfınız arasındaki ilişkileri sürdürecek bir sınıf başkanı seçmelisiniz, aday var mı?’’ Dedi.

Bir süre kimseden ses çıkmayınca parmak kaldırarak ‘’Ben adayım öğretmenim.’’ Dedim. Başkaca aday çıkmadığından oy birliği ile sınıf başkanı seçildim. Çapa’da kaldığım iki yıl süresince de bu görevimi sürdürdüm.

Genelde sınıf başkanlıkları angarya olarak görünse de benim için öyle olmadı. Olumlu sonuçlarını gördüm. Her şeyden önce okul idaresinde, başta okul müdürü olmak üzere, müdür yardımcılarını ve çalışanlarını tanıma fırsatı buldum.

Bu kazanımların dışında hem İlköğretmen Okulu hem de eğitim enstitüsü öğretmenlerini yakından tanıdım Bu kazanımlarım Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’na seçilmemde bana yardımcı olacaktı.

1961-62 Eğitim ve Öğretim yılına başlangıcımız mükemmel olmuştu. Burada bulunmaktan çok mutluydum…

*****

30 Eylül 1961 Cumartesi, Çapa…

Okul Müdürümüz ve Tarih öğretmenimiz Niyazi Akşit olmak üzere Keman öğretmenimiz Ekrem Zeki Ün, Piyano öğretmenimiz Halil Bedii Yönetken, Resim öğretmenimiz Selahattin Taran’dı.  Türkçe ve Türk Dil Edebiyatı öğretmenimiz Enver Naci Gökşen olurken Fizik öğretmenimiz Meziyet Çağlayan, Kimya öğretmenimiz Münevver Baç’tı.

Coğrafya öğretmenimiz Muzaffer Danışman, Matematik öğretmenimiz Tevfik Bey ve diğerleri…

Anımsadığım ve anımsayamadığım diğer öğretmenlerimizin tamamı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu mezunu oldukları gibi Avrupa’da kendi dallarında uzmanlık eğitimi de almışlardı. Şanslı öğrencilerdik.

Buluğ çağındaki bizlerin hangi motiflerle yönlendirilebileceğimizin, hangi örneklerin bizlerin ilgisini yürekten çekeceğinin hesabını yapabilmek ve bunu gerçekliğe dönüştürebilmek büyük bir yetkinlik ve birikim isterdi.

Öğretmenlerimizde bu nitelikler fazlasıyla vardı.  Bizlere sahip çıktılar. Kıt olanaklarımızın yolunu açmak için, kimliklerimizi zedelemeden yaptıkları uyarılar ve rehberlikleriyle bizleri hem sosyalleştirdiler hem de kariyer derslerinde yetiştirdiler.

Gerçek eğitim ve öğretim buydu.  Aktif öğretmenlik dönemlerinde hep onları örnek almıştım.

Diğer taraftan, Çapa Öğretmen Okulu Resim ve Müzik Semineri uygulaması bizlerin yaşam öyküsü olmaktan öte çok yönlü anlamlar taşımaktaydı.

İnsana-öğrenciye verilen önemin, ilgi ve tutkular yaratmanın, bu doğrultuda öğrencileri yönlendirmenin ve olanaklar hazırlayarak yollar açmanın ilginç örnekleriyle karşılaşmış ve mutlu olmuştuk deneyimli öğretmenlerimizin elinde.

Büyük gayretleri ve etkin girişimiyle 1947 yılında kurulan ve müzik öğretmenliği eğitiminde bir ilk olan İstanbul Öğretmen Okulu “Müzik Semineri”, Ekrem Zeki Ün’ün ülkemiz müzik eğitimine yaptığı en önemli hizmetlerden biriydi. Ekrem Zeki Ün’ün İstanbul’da başlattığı bu öncü girişim, daha sonraki yıllarda diğer Öğretmen Okullarındaki benzer yapılanmalara model olmuştu.

Bütün hayal gücümü harekete geçirmeme rağmen 21 kişilik sınıfımızdan 12 arkadaşımı soyadlarıyla birlikte, 6 arkadaşımı da adlarıyla anımsayabildim. Diğer 3 arkadaşım hakkında hiçbir anımın olmadığının farkına vardım.

Muhsin Eryılmaz, İbrahim Kazan, Halit Armutlu, Akif İken, Kadir Karkın,  Şekip Oğuz, Lütfiye Oğuz, Ali Özocak, İbrahim Demirel, Gülay Medetgil (gündüzlü), Betül Öztop (gündüzlü), Eşref Aykan, Aydın Denizkuşu, Erol…, İzzet…, Yıldız…Nezahat…,Aysel…, ve Emel… Anımsayabildiğim sınıf arkadaşlarım.

İki yıl içinde barındığım Çapa Öğretmen Okulu binası geniş saçaklı çatıları, yukarıdan aşağı inen aydınlık pencereleri,  mavi çinileriyle ön cephesi, muhteşem giriş kapısı, büyük boy aynaları ve kırmızı halılarıyla bizim masal dünyamızdı.

Bu masal dünyasında bizi geleceğe hazırlamış olan öğretmenlerimizi hep şükran duygularıyla anımsadık, anımsamaya da devam edeceğiz. Bu dünyadan göçmüş olanlar ışıklar içinde uyusunlar…

*****

1 Ekim 1961 Pazar, Çapa…

1961-63 yılları arasında Eğitim ve Öğretim görme ayrıcalığına eriştiğim İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim ve Müzik seminerleri gerçeği üzerinde biraz yazmak gerekir diye düşünüyorum.

Resim ve Müzik, diğer uluslarda olduğu gibi  ulusumuz kültürünün de önemli bir parçası. Kültür, bir toplum ya da ulusun zamanla edinmiş olduğu maddi ve manevi edinimler olarak da tanımlanmaktadır. Eflatun, ulusların sosyal ve ekonomik yapısını değiştirmek isterseniz savaş yerine kültürünü değiştirmelisiniz. Demektedir. Gerçekten de Müzik ve Sanat dalları bu tür değişiklikleri yapmak için kullanılan en etkin araçlardır.

1839’da Tanzimat’la başlayan batılılaşma hareketi en çok eğitime ihtiyaç gösteriyordu. Çünkü çeşitli alanlarda düşünülen köklü değişimle Türk toplumuna getirilecek Yeni Dünya görüşü ancak eğitim yoluyla sağlanabilirdi. 16 Mart 1848’de açılan İstanbul Öğretmen Okulu bu amaçla kurulmuştu.

İstanbul Öğretmen Okulu zamanla geliştirilerek bünyesinde ilk, orta ve liselere öğretmen yetiştiren kısımları da içine alan Yüksek Öğretmen Okulu adlı kuruma dönüşmüştü.

Türkiye’deki Yüksek Öğretmen Okullarının asıl çekirdeği olan bu kurum, Cumhuriyete kadar sıkça yapı değiştirmiş ve 1915 yılında yeni kurulan Cumhuriyete devrolunmuştu.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda çocukların, gençlerin ve halkın sanat eğitimi önemli bir devlet sorunu olarak ele alınmasını istemişti. Atatürk’ün söylev ve demeçleri bu yaklaşımın izlerini taşır.

Atatürk’ün eğitim ve sanat eğitimi ile ilgili sözleri incelendiğinde; onun çok güçlü bir eğitimci ve eğitimbilimci kişiliğe sahip olduğu, çağının eğitsel gelişmeleri konusunda bilgili olduğu açıkça görülür.

O, bir ulusu bütünleştiren ve güçlü kılan temel öğenin kültür olduğu; kültür birliği amacı çevresinde bütünleşen ulusların, ekonomik, politik ve toplumsal alanlardaki sorunları daha kolay çözebilecekleri inancındaydı.

Atatürk “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Sözleriyle sanatın önemini vurgulamıştı. Sanatın her dalı ile ilgili gelişmeleri yakından takip eden Atatürk, müzik konusunda daha ayrı bir özene sahipti.

Görevli olarak Sofya’da bulunduğu dönemlerde çok sesli müziğe ilgi duyan Mustafa Kemal, burada klasik müzik ve opera konserlerine gidip bu müzik türleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmuştu.

Cumhuriyetin ilanı ve yeniliklerin ardından müzik alanında ülkenin gelişmesine katkı sağlamak için çok sayıda yeni düzenleme ve çalışmalar yapılmıştı. Atatürk bu çalışmalarında başında da bizzat kendisi durup ülkemizde müzik alanında gelişmeleri destelemişti.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkının güzel sanatların önemli kollarından resim ve heykeltıraşlıkta da ilerlemesi için birtakım çalışmalar yapılmasını sağlamıştı.

Cumhuriyet Döneminde tüm Türk ressamların cumhuriyet ve inkılapları resmetmelerini sağlayarak, millî birliğin sanat alanına yansıması hedefine ulaşmıştı.

Tüm Türkiye’de heykel ve anıt dikilmesine başlanması da, onun getirdiği yeniliklerden biriydi. Büyük Önder’in bu çalışmaları sonucu, Türkiye’de resim ve heykel sanatları önemli ölçüde gelişme kaydetmişti.

Müziğin insan hayatındaki önemine işaret eden ve dinlenecek müziğin çeşidine dikkati çeken Atatürk, her konuda olduğu gibi Türk Müziği konusunda da yenilikler yapmak istemişti. Bu çalışmalar ölümünden sonra da sürmüştü.

Atatürk’ün sanat ve sanatın önemli kollarından ikisi olan Müzik eğitimiyle Resim eğitimini en iyi anlayanlardan biri Ekrem Zeki Ün olup diğeri Nevide Gökaydın’dı.

Büyük gayretleri ve etkin girişimiyle 1947 yılında kurulan ve müzik öğretmenliği eğitiminde bir ilk olan İstanbul Öğretmen Okulu “Müzik Semineri”, Ekrem Zeki Ün’ün ülkemiz müzik yaptığı en önemli hizmetlerden biriydi.

Ün’ün İstanbul’da başlattığı bu öncü girişim, daha sonraki yıllarda diğer Öğretmen Okulları’ndaki benzer yapılanmalara model olmuştu.

Resim Seminerinin kurucularından biri olan Nevide Gökaydın Selanik 1923 doğumluydu. İlkokul tahsilini, Edirne Alience Francis’te, Fransızca olarak, tamamlamıştı.

Cağaloğlu Kız Ortaokulu’nda eğitim görürken, buradaki resim öğretmeni, değerli sanatçı, Feyhaman Duran ve eşi Güzin Duran, kendisini resim sanatına yönlendiren isimler olmuştu.

Çapa Kız Öğretmen Okulu’nda, eğitimini tamamladıktan sonra, kısa bir süre, Güzel Sanatlar Akademisi, Çallı Atölyesi’nde çalışmıştı.

Daha sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü’ne geçerek, Resim Bölümünden mezun olmuştu. Göreve, kendi isteği üzerine, Savaştepe Köy Enstitüsü’nde, başlamıştı.

Bunu takiben, sırasıyla Kızılçullu Köy Enstitüsü ve İstanbul Resim Semineri’nde görev yaptıktan sonra, Gazi Eğitim Enstitüsü, Resim Bölümü’ne, öğretmen olarak atanmıştı.

Nevide Gökaydın ve Ekrem Zeki Ün’e şükran duygularımızla…

Share Button