Balkanlardaki Köklerimiz 3
Babam Ahmet Mustafa Durgud…
Köyümüzde zaman, devletin soğuk evraklarıyla ya da resmi kanun maddeleriyle ölçülmezdi. Ne bir Soyadı Kanunu’nun adı anılır ne de bürokrasinin asık suratlı resmiyeti sokaklarımızda karşılık bulurdu. Erkekler, atalarının adını koruyucu bir kalkan gibi kendi isimlerinin sonuna ekler, geçmişin mirasını gururla omuzlarında taşırlardı.
Babam Ahmet de kendi babası Mustafa Durgud’un adını kendine soyadı eyleyince, zamanın yıprattığı nüfus kütüklerinin sarı, tozlu sayfalarına “Ahmet Mustafa Durgud” ailesi olarak mühürlenmiştik. O mühür; sadece mürekkeple atılmış bir isim değil, toprağa, geçmişe ve kimliğe vurulmuş kırılmaz bir bağdı.
Mustafa Durgud Ailesi’nin üçüncü çocuğu olan babam Ahmet, 1924 yılının ilkbaharında, anası Hatice’nin kucağında dünyaya gözlerini açmıştı. Esmer, kara yağız bir çocuktu. Beş yaşındaki ablası Mürüvvet, ilk gördüğünde pek sevememişti bu esmer bebeği. Anası Hatice, zararı dokunmasın diye babamı sakınır, kucağından eksik etmezdi.
O sırada dört yaşında bir oyun çocuğu olan ağabeyi Mustafa ise, etrafında başka oyun arkadaşı olmadığından Ahmet’i kucağına alıp oynamak istemiş ama küçücük bedeni taşıyamayıp yere düşürmüştü. Anası Ahmet’i hemen korumaya alıp bir daha kucağına vermeyince, Mustafa çocukça bir hırsla küstü ve kardeşine bir daha yaklaşmadı. Küçücük bir kırgınlıkla başlayan bu sessiz mesafe, ne yazık ki yıllar boyu sürecek ve günün birinde iki kardeş arasındaki o köklü bağın bütünüyle kopmasına neden olacaktı.
Babam, henüz 14üne basmıştı ki anasını toprağa verdiler. Babaaannem vefat ettikten sonra Mustafa Durgud Dedemi bir an olsun yalnız bırakmayan babam; adeta onun gölgesi, yürüyen ayağı olmuştu. Sabaha karşı toprağa düşen çiğde tarlaları sürmüş; ekmiş, biçmiş, hasadı kaldırmıştı. Babasının bir dediğini iki etmemiş, tüm ihtiyaçlarını derin bir hürmetle karşılamıştı.
Babam, 1943 yılının Mart ayında, 1923 doğumlu anam Emine ile hayatını birleştirdi. Böylece babamın omuzlarındaki ağır yükün bir bölümünü gelini Emine aldı. O da kocası Ahmet gibi, büyük bir hürmet gösterdi kayınpederine. Durgud Dede, Emine’yi bir gelin değil, öz kızı gibi sevip bağrına bastı.
Evliliklerinin henüz dördüncü ayında, haziran ayının ortalarında, bu dünyadan ayrılma vakti geldiğini hissetsetmişti Durgud Dedem. Bu dünyadan ayrıldığında kardeşler arasında problem çıkmasın diye; birlikte oturdukları evi, ahırdaki büyük ve küçükbaş hayvanları ve üzerindeki tarlaları babam Ahmet’e vasiyet etti.
Nitekim çok geçmeden, evliliğinden dört ay sonra Durgud Dede de gözlerini hayata yumdu. Ben ve kardeşlerim henüz bu dünyada değildik, geç kalmıştık Durgud dededimizi görmek ve tanımak için. 1949 yılına gelindiğinde 3 kardeş olarak Ahmet Mustafa Durgud Ailesinde yerimizi alacaktık. Dedemiz hakkındaki bilgileri, ölümünü tevekkülle karşılayan, babamızdan öğrenecektik sonraki yıllarda.
Dini bütün, kalbi tevekkülle çarpan bir adamdı babam. Çalışmayı yeryüzündeki en büyük ibadet sayar, kul hakkından ve haramdan bir zehirden kaçınır gibi korkardı. Hayatın her alanına yetişen, dur durak bilmeyen son derece becerikli bir yapıya sahipti; benim gözümde adeta toprağın bağrında iz bırakan bir “atom karıncaydı.” En karanlık, en çıkmaz durumlardan bile aklıyla süzüp en hayırlı sonuçları çıkarmasını bilirdi.
Onun bu bitmek bilmeyen azminden el almış olmalıyım ki, ben de ömrüm boyunca en zor anlardan, fırtınalı kavşaklardan hep olumlu bir sonuçla sıyrılmayı öğrenecektim. Babamın sessiz mirası, damarlarımda akan bir dirençti.
Kendisine ve insana olan derin saygısından ötürü, büyük küçük demeden herkese nezaketle davranır; kimseyi kötülemez, ötelemezdi.
“Bir başkasını kötüleyerek daha iyi olunmaz oğul…”
derdi hep. Bu sözü, yaşadığım sürece ömrüm boyunca kendime rehber edinecektim.
Yine kendine ve ailesine duyduğu o büyük saygıdan ötürü, ilk önceliği daima evinin ihtiyaçlarıydı. Fakat iş kendine geldiğinde son derece zahit ve cimriydi; evlatlarının nafakasından harcamak olur endişesiyle kahvehaneye gidip bir bardak çay dahi içmezdi.
Bulgar yönetiminin asimilasyon politikalarıyla Türkçe okullar teker teker kapatılmış, babamın ve bir neslin okuma yazma hakkı elinden sinsice alınmıştı. Fakat babam pes etmedi. Yaz aylarında gönderildiği üç yıllık zorunlu çalışma taburlarının o çamurlu, gaz lambası kokan yorgun akşamlarında, kader arkadaşlarından adını yazmayı ve imza atmayı öğrendi.
Zamanla, arada bazı harfler ve sözcükler eksik kalsa da, gurbetten sıla mektupları yazacak kadar ilerletti okumasını. Her satırında eksik bir harf, ama tamamlanmış kocaman bir yürek vardı. Yeterince okuyup yazamamanın burukluğunu yıllarca içten içe yaşayan babam, kurtuluşumuzun yalnızca eğitim ve öğretimden geçtiğine yürekten inanırdı. Bu yüzden Anavatana göçtükten sonra, ne yapıp edip çocuklarını okur yazar yapmaya and içecekti.
Rejimin; dini ve kültürel değerlerimizi yok etme hırsına, ezanın sesini dindirme, dilin rengini ve geçmişin izini silme gayretlerine karşı babam kendince direndi. Yıllarca asimilasyondan kaynaklanan her türlü çileye göğüs gerdi.
Ancak o sessiz, derin ve tevekkül sahibi sabır en sonunda taştı. Evlatlarının geleceği, inancı ve kimliği için doğup büyüdüğü, atalarının terini döktüğü topraklara veda etme kararı alınacak ve Ata Vatanımızndan Ana Vatana göç edilecekti.




