Balkanlardaki Köklerimiz 2

Heybedeki Çocuklar ve Anam Emine…

Baba ocağında Sakar Balkan gibi yüce ve bilge babası Halil’in gölgesinde büyümüştü anam Emine. Neşesini duraksamadan paylaşacağı, her türlü derdini dökebileceği Fatma Anası ve dert ortağı kız kardeşi Cemile vardı yanında. Yükü ağır geldiğinde kol kanat gerecek, gücüne güç katacak dört erkek kardeşi dimdik ardındaydı. Korunaklı, sıcak ve kalabalık bir yuvanın nazlı kızıydı.

Fakat 1943 yılında Durgud Ailesi’ne gelin geldiğinde, bu güvenli dünyanın hiçbiri kalmadı etrafında. Yalnızlık bir yana; anasını yeni kaybetmiş genç kocası Ahmet ile kayınpederi Mustafa Durgud’un hizmeti ve evin tüm yükü bir anda onun gencecik omuzlarına bindi.

Yemek pişirmek, sofrayı kurup kaldırmak, evin düzenini eksiksiz sağlamak yetmiyormuş gibi; ahırdaki koyunların, ineklerin sağılması ve bakımı da tamamen onun omuzlarındaydı.

Anamın çilesi bunlarla da sınırlı kalmadı. Rejimin baskısıyla babam Ahmet’in, üç yıl boyunca yaz aylarında zorla götürüldüğü “Zorunlu Çalışma Taburları”, tarladaki yükünü daha da katladı. 

Babam gurbette çamurlu amelelik taburlarında ter dökerken; mısırların çapalanması, ekinlerin bişilip toplanması ve harmanın kaldırılması tek başına anamın nasırlı ellerine bakıyordu. Güneşin altında, tek başına toprağa eğilen bir Balkan kadınının direnişiydi bu.

Evin ve tarlanın ağır yükü yetmezmiş gibi bizler; ilk oğlu Mehmet, yani ben 1944’te, kardeşim Mustafa ise benden bir yıl sonra, dilsiz kuzu Şaban da 5 yıl sonra dünyaya geldik ki anamın yükü katlandı. Üstelik ikimizin, benimle Mustafa’nın, doğumunda babamız o uzak, çamurlu Çalışma Taburlarındaydı. Anam doğumuzu da loğusalığı da yalnız karşılamıştı…

Sakar Balkan’ın heybetli zirveleri, henüz mor bir sis perdesinin arkasında uyuklarken, Karagözler köyünde gün ilk önce Durgudlar’ın avlusunda uyanırdı. Rüzgârın ahşap kepenkleri hafifçe titreştirdiği o dondurucu alaca karanlıkta, Anam Emine çoktan ayağa kalkmış olurdu.

Toprak tabanlı odada sessizce hareket eder; gaz lambasının cılız, sarı ışığı altında nasırlı elleriyle üzerimizi örterdi. Ahıra inip koyunların, ineklerin sütünü sağar, dödüğünde, kuzine üzerine bıraktığı sıcak çorbamızı içerdik.

Güneş Sakar’ın belinden kızıl bir tepsi gibi doğmaya başladığında, mısır tarlasına yapılacak, yol hazırlığı tamamlanırdı. Anam, el tezgahında kendi dokuduğu kök boyalı, kalın nakışlı heybeyi geniş sağ omuzuna yerleştirirdi.

Sağ omuzundaki heybenin ön gözüne iki yaşındaki kardeşim Mustafa’yı arka gözüne de üç yaşındaki Ben Mehmet’i yerleştirirdi… 

İki evlat, bir heybenin iki gözünde dengelenmiş iki ayrı dünya gibiydik. Anamın omuzu bir teraziydi sanki, bir gram fazla kaysa düşecekmişiz gibi. Ama o adımlarını toprağa öyle sağlam ve dengeli basardı ki, heybenin içinde sallanırken içimizi bir korku değil, anamın sıcaklığının huzuru kaplardı.

Tarlaya vardığımızda bizi bir meşe ağacının altındaki serin gölgeye bırakırdı. Heybeden çıkarıp toprağın üzerine serdiği dokuma yaygının üzerine yerleştirirdi ikimizi de. Acıktığımızda bağrından bastığı sütüyle doyurur, başımıza tülbentten gölgelik yapardı.

Sonra çapayı eline alırdı Anam Emine.

Güneş tepemize yükselip toprağı bir fırın gibi ısıtırken, tarlanın ortasında yalnız bir Balkan kadınının tek kişilik mücadelesi başlardı. Çak… Çak… Çak… Çapanın sert toprağa her vuruşunda, nemli topraktan yükselen o derin kokuyu içimize çekerken anamın belinin büküldüğünü, alnından süzülen ter damlalarının çapaya damladığını görürdük.

Mısır yapraklarının rüzgârda çıkardığı hışırtı, anamın içinden söylediği hüzünlü Balkan türkülerine karıştırdı. Arada bir durur, elinin tersiyle alnındaki teri siler, meşe ağacının altına dönüp bize bakardı. O bakışta ne yorgunluk izi vardı ne de bıkkınlık; sadece sarsılmaz bir şefkat ve kayalıkları bile delecek kadar güçlü bir irade…

Güneş batıya doğru devrilip gölge ağacın boyunu aştığında, Anam tarladaki son mısır kökünü de havalandırmış olurdu. Elleri nasırlı, ayaklarındaki çarıklar toz topraktan görünmezdi ama başı dimdikti.

Yine aynı özveriyle bizi toplar, heybenin gözlerine yerleştirirdi. Gün boyu yorulmuş olan o omuzlar, dönüş yolunda bizi taşırken en ufak bir sarkma göstermezdi. Akşamın kızıllığı Karagözler köyünün çatısına vururken, anam evimizin kapısından içeri adımını atardı.

O, çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp tarlayı süren, fırtınalara karşı tek başına duran bir abideydi. Ve biz, o heybenin gözlerinde büyürken, hayata karşı eğilmeyen bir başın ne demek olduğunu kelimelerden önce anamın nasırlı ellerinden öğrenecektik.

Gelin kapıdan içeri adımını attığında, omuzundaki heybeyi incitmekten korkar gibi nazikçe indirir, çocukları rahatlıkla görebileceği serdiği bir şilteye oturturdu.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

Gaz lambasının sarı, hüznü okşayan ışığı ahşap odanın duvarlarına vururken, akşamın ritmi başlardı evimizde: Emine, ahırdaki hayvanların bakımını tamamlayıp geldikten sonra, odanın ortasındaki ocağı yakardı. Çıtırdayan meşe odunlarının alevi, gün boyu tarlada soğuyan bedenleri ısıtırken, Bakır tencerede kaynayan çorbanın buğusu odaya yayılırdı.  Emine, gün boyu tarlada kırılan beline, acıyan kollarına rağmen, bizlerin çorbasını önümüze koyar, ekmeğimizi de önümüze bölerdi.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

O evde, o akşam vakti; manevi yoksulluk vardı, gurbet vardı, çile vardı… Ama, gurbette de olsa, arkamızda Sakar Balkan gibi heybetli babamız vardı.

Anam bizleri yanına yatırmış, üstlerimizi örterken karanlıkta sessizce dışarıyı, babamın gurbetten döneceği yolları dinlerdi. Ellerini duaya açar;

“Yarabbi… Gurbetteki kocam Ahmet’e derman ver, heybemde evlatlarımı taşırken dizlerime güç ver. Bu ocağın tüten dumanını, bu masumların rızkını zalimin eline bırakma…”

Benim anam işte böyle bir kadındı. Çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp tarlayı süren, fırtınalara karşı dimdik ayakta duran tam bir Balkan Kadınıydı… Onun o heybede bize aşıladığı direnç, hayatımız boyunca damarlarımızda akar gibi bizleri ayakta tutacaktı.

Share Button